Başkale’den yükselen çığlıklar dert midir?
كوردی عربي فارسى
Kurdî Türkçe English

HABERLER GÖRÜŞ RAPOR SÖYLEŞİ EKONOMİ MULTİMEDİA YAŞAM KÜLTÜR & SANAT
x
Hatice Özhan

Başkale’den yükselen çığlıklar dert midir?

Hatice Özhan

Van’ın Başkale ilçesinde yaşanan ve sosyal medyaya yansıdığı gibi viral olan jandarmanın gövde gösterisine dair görüntüler tüyler ürpertici derecede korkutucu ve de vahşiceydi. Sosyal medyada paylaşılan görüntülerde, bir soruşturma kapsamında hakkında arama kararı bulunan bir köy sakinini gözaltına almak üzere köye baskına gelen jandarmanın köy ahalisine korku dolu anlar yaşattığı ayan beyan görülüyor. Sosyal medyada gezindiğim bir esnada ilk başlarda bir savaş filmi sahnesi sandığım ancak haber içeriğindeki Başkale ipucundan videonun gerçek/aktüel olduğunu anlamış bulundum. Kanımca çok sayıdaki insanda ilk intibaı benimkiyle benzerlikler barındırıyordur. İçinde yaşadığımız gezegen, coğrafyam her ne kadar güllük gülistanlık bir mekân olmaktan uzaksa da yine de kötülüğü ve yüksek olabilirlikli olumsuz hakikatleri hep kendinden uzakta düşlüyor, zannediyor insan. Zihnimizin bize oynadığı, artık pek de masum sayılmayan, oyunlardan biridir, belki de, bu yanılsamalar. Kötülüğü sadece anlam dünyamızın feylosofik sınırlarından ibaret bilmek, tehlikenin rahmindeki zihnimizi biraz olsun açtığımızda dışarıdaki hayatın da bir o kadar tehlikeli olduğunu görebiliriz hâlbuki. Korunaklı kişisel alanlarımızın, mahremiyet zırhına büründürdüğümüz dünyalarımızın asla uzağında olmayan bir yerlerde kötülük kol geziyor oysaki. Bir videonun içinde, profesyonel kötülüğü görünür kılan amatör bir elin kadrajında, basit bir ‘on the record’ ile bir yerde kopan çığlık duyulur olmuştur. Öylesi bir anda da, “Yok, artık bu kadar da olamaz”  nidası sarar insanı, sanırım ki kaynağını insanın kişisel, temelsiz ve de yapay iyimserliğinden aldığındandır iyilik istenci. İyilik istenci de tıpkı güç istenci gibi insan iradesinin kontrolden çıktığı bazı hallerde hükmünü yitirir.

Kürt kadınlarının göğe ulaşan çığlıkları

Sayıca kalabalık olan mezoformik tipteki kolluk güçleri yüzlerindeki sırıtışla uzun süre havaya ateş açıp duruyorlar görüntülerde. Özellikle de gözaltına alınan kişinin yaka paça zırhlı araca bindirildiği esnada köy halkının buna engel olmak istemesi sırasında açılan ateşler, pervasızlığı daha da şiddetlendiriyor. Jandarma ekibinin dakikalarca havaya açtıkları ateş çığlıklar, yakarışlar içerisindeki kadınların yüreklerine düşen ateşi alazlandırıyordu. Köye salınan korku, silahların gölgesinde geçen ve ilerlemekte kararlı olan tüm dakikalar, zırhlı araca bindirilen o köyden birilerinin evladı, eşi, dostu ya da akrabası olan kişinin tıpkı daha öncekileri gibi sağ dönemeyeceğini bilmek, dönse bile asla tek parça olamayacağını hissediyor olmak çok acı bir durum. Sıradan bir korku değildir hissedilen, atılan çığlıklarsa herhangi bir korkunun eseri asla değildir. Bu korku ebediyen kaybetme korkusudur, zulme uğramanın korkusudur, sıradan bir güne uyanamamanın verdiği eseftir; öfkesi neşesi gibi derinden gelen, çığlığıysa zılgıtı gibi yeri göğü inleten Kürt kadınlarının göğe ulaşan çığlıkları sömürge düzenlerindeki isyan halinin bir parçasıdır. Cesaretlerini ellerindeki ağır silahlara borçlu olan ekibin köyde sergiledikleri gövde gösterisi karşısında erkek ihtiyarın biri jandarmayı ikna etmeye uğraşıyor besbelli. Toz ve dumandan ibaret bir duygusallık var yüzünde ihtiyarın. Barbarlık karşısında sessizliği tercih ettirmeyen insanlardaki cesaret duygusu medeniyetle vahşilik arasındaki hesaplaşmaya dairdi o ikna çabası. Daha önceden de bolca talim ettiklerinden olsa gerektir kuytuluklara saklanma gereği duymadan barbarın önünde duran bu insanlar, benim gibi fildişi kulesinden izleyenlerin dışında, söz konusu görüntülerde tabiri caizse kahramanca bir duruş sergiliyorlardı. Ne bir çakıları ne de bir hançerleri vardı ellerinde kendilerini savunmak adına; vahşileşmeden bir cesaret haliyle korktular korktularsa, çığlıklarını kopardılar, isyanlarını dile getirdiler. Ancak bu seslerden hiçbiri muhataplarına ulaşmadı ve buna şaşırmadık doğrusu! Cumhuriyet tarihinden de eski olan bu çığlığın ulaşmadığı ilgili valilik doksanlar ruhunda retro bir açıklamada bulunmuş. Jandarmanın havaya ateş açmasının bazı sosyal medya hesaplarından farklı yansıtıldığını iddia eden valilik, halkın jandarma araçlarına taş atması üzerine kalabalığı dağıtmak üzere jandarmanın havaya ateş açtığını açıkla-“mış”. Hakikati simüle etmek değildir de nedir böylesi bir açıklama?  

Hakikati simüle etmek

Mademki Kürtleri ilgilendiren, canlarına kast eden olayların sonrasındaki üst düzey her açıklama insanda “-mış” duygusu uyandırıyorsa bu hakikatin simüle edildiğini düşündürtecektir pek tabi ki!  

Böylesi bir açıklamanın hakikati ters yüz etmek olduğu, jandarmanın yüzlerindeki korkutma hazzının eseri sırıtış, ellerdeki swap izi kadar somuttur, ispatlıdır. Hakikati gizlemenin de ötesindedir. Gizlemek sahip olunan bir şeye sahip değilmiş gibi yapmaktır ama simüle etmek ise bunun bambaşkasıdır. Jean Baudrillard felsefesi sadece feylesofik düşünmeye çok şey katmadı, her kim hakikati bulma bağlamında ihtiyaç hissettiği konu üzerinde kafa yoruyorsa yardımı dokunmuş bir felsefedir. Bu felsefenin gizlemekle ters yüz etmek arasındaki farkı bulup çıkarmaktaki yardımıyla yalanla dolanı birbirinden ayırt ediyor insan kolaylıkla. Sahip olunmayan şeye sahipmiş gibi yapmak olan simüle etmek valinin açıklamasında kabak gibi ortadadır. Fanon’un çakısından başka öyle kallavi silah, mühimmat sahibi olmadıkları, bu yüzden de savunmasız olduklarından kendilerine “”sivil” denilen insanların olduğu bir yerde ne olursa olsun kolluk kuvvetlerinin pervasızca silaha sarılması, sarılmanın da ötesine geçilerek şov yapılması dünyanın neresine gidilirse gidilsin insanlık dışıdır, hukuksuzluktur, işgalciliktir. Gerçeğe gizlenme payı hatta gereği bile duydurtmayan kocaman bir  “-Mış” gibinin dolaylarında Kürtler öldürülme ve yok edilme tehlikeleri altında yaşatılmaya mahkûm bırakılıyor. HDP’den yapılan bir açıklama ise kendi bağlamı içinde yorumlandığında en az valilik açıklaması kadar simüle bir mahiyet taşıyor.

Devleti cicili bicili tasavvur eden Vekil Muazzez Orhan, yaşanılanları AKP terörü olarak nitelendirmiş. “Faşist AKP’nin güvenlik güçleri” diyerek ne olur olmaz araya küçük bir “iyi hal indirimi” olasılığı sokuşturan Orhan tüm yaşanılanları AKP karşıtlığına tahvil ediyor. Bu işgalci tutumun AKP’den öncesi yokmuş gibi devleti aklayıcı bir tutuma giren vekilin yorumundan insanın şöylesi bir basit Aristo mantığına sürüklenmesi işten bile değil. Sanırsınız ki mağdur köylüler AKP’ye oy vermedikleri için öfkeyi üzerlerine çektiler. AKP düştükten sonra Kürtleri çok cici bir devlet bekliyor düşüncesinde olup da Ağrı’yı, Zilan’ı,Dersim’i balık hafızalarında demlendirenlerle Kürtlerin başından dipçiklerini esirgemeyen barbar zihniyet hakikati balçıkla sıvamakta ne de ustadırlar öyle. Başkale’de yükselen Kürt kadınlarının çığlığı sadece herhangi bir siyasi rütbesi olmayan sıradan, eli kolu öylece bağlı Kürtlere ulaşmışsa da dert değil. Çocuklar korkmuşsa, ihtiyarlar gözlerinin önünden eski bir film şeridindeki gibi geçen hayatlarının kötülükte eskisini aratmadığını o an da fark ettikleri için kahrolmuşlarsa bu da dert değil. Ağaç dallarında tüneyen serçelere, ömürleri Kürtlerin huzurundan da uzun olabilen kelebeklere silah sesleri ürperti vermişse yine dert değil. O dert değil, bu dert değil…. Geriye, dert olmaya aday ya da layık bir şey kaldı mı? Onu da ben bilmiyorum doğrusu!

Learn the Truth Here ... لـێــــره‌ ڕاستی بـزانــــــه
Copyright ©2021 BasNews.com. All rights reserved