Göçmenlik Sorununun hikayeleştirilmesi: Adem’in şarabı
كوردی عربي فارسى
Kurdî Türkçe English

HABERLER GÖRÜŞ RAPOR SÖYLEŞİ EKONOMİ MULTİMEDİA YAŞAM KÜLTÜR & SANAT
x
Zeynel A. Göçer

Göçmenlik Sorununun hikayeleştirilmesi: Adem’in şarabı

Zeynel Abidin Göçer

Behrouz Boochani; 'Dost yok sadece dağlar var' derken ne kadar da haklı imiş. Burada geçirdiğim zaman dilimi içerisinde bunu bir kez daha fark ettim.  

İçinde bulunduğum ruh halimi ne ben kimseye anlatabiliyorum, ne de kimse beni anlıyor doğrusu.

Sanırım beni en iyi anlayan, benim gibi göçmen olan Morik olacak. Sıkıntılarımı ve hayat hikayemin bir kısmını Morik’e anlatacam.

Morik de kim? diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Morik Sırbistandan kaçak olarak İsvicreye geçirilen bir sokak köpeği. 

Morik ile sohpet etmeye, dertleşmeye başladığımda, ben daha başlamadan Morik atladı söze. Önce ben dedi kısaca İsvicreye gelirken ve geldikten sonra başımdan geçenleri anlatayım dedi.

Buyur dedim; sen anlat önce.

Morik; Bir gün aniden Ailemden koparılıp, özel bir Araçla uzun yolculuğa çıktık. Altı- yedi saat süren bu yolculuğu hiç mi hiç sevmedim. Kimi zaman acıktım, kimi zaman susadım, kimi zaman çişim ve kakam geldi, hep tutmak zorunda kaldım.

Avrupaya Kaçak gelen insanların, insan tacirleri tarafından da bu tür durumlara maruz bırakıldığını duydum. Hatta kimilerinin çişini, kakasını tutamayıp altına kaçırdığını bile duydum. Veya havasız kaldığı için boğulan insan ve hayvanların olduğunu.

İnsan; insanlığından ve hayvanlığından utanıyor desem yanlış bir tabir olmaz sanırım. Bu nedenle o uzun yolculuktan sonra, araçla yolculuk bende hep travma oluşturur.

Sınırı kaçak geçtikten sonra, başkasına satıldım. Genel sağlık taraması için Veterinere götürüldüğümde, ülkeye kaçak olarak girdiğim anlaşıldı. Aşı kartımda tüm aşılarımın yapıldığını ancak, kuduz aşısının yapılmasından 3 ay sonra uluslararası yolculuğa çıkma müsadesi olduğunu öğrendim. Bende aşının yapılmasından kısa bir süre sonra sınırı geçtiğim için, karantinaya girmem gerekiyormuş. Bir hayvan barınağında 90 gün karantinada kalmam gerektiği belirtildi.

Tabi şansım varsa? barınak bulunursa karantinaya girecektim. . Barınak bulunmasa iğne ile uyutulup öldürülecem. Neyseki ölümden kurtulmak adına şanlı idim. Bir barınak bulunmuş, 90 gün sonunda, kuduz olmadığım anlaşılmış ve yeni bir Aile edindim.

En son Ailem, beni geri almak isterse 7 bin Frank ( 111. bin Türk Lirası ) ödemesi gerekiyordu. Bu şartıyla geri alma hakkına sahip idi. 7 bin Frankı ödeyemeyen Aile, beni barınağa teslim ettiğinde, “ sahip olmaktan vazgeçiyorum” belgesini imzalayıp öyle verdiler barınağa. Benim hikayem bu kadar, şimdi sen anlat bakayım.

Adem; Dokuz fertli bir Ailenin beş numaralı çocuğuyum.

Kaderim, kadersiz ve “ lanetli” bir coğrafyada doğmama neden olmuş.

Ailemin maddi durumunun iyi olmaması nedeni ile, küçük yaşlardan itibaren çalışmaya başladım. Önceleri köyde tarım ve hayvancılık ile uğraşsam da bir dikiş tutturamadım. 16 yaşından itibaren benden bir kaç yaş büyük Abimle birlikte Mezopotamya’dan karadenize çalışmaya gittik.

Önce fındık toplama işine, ardından çay toplama işlerinde çalıştım.

Daha sonra ise, kilim ve Halı satışına başladım. Abimle birlikte sırtımıza alabildiğimiz kadar kilim sırtlayıp mahallelerde kilim sattık. İlk defa o zaman para kazanmış olmanın keyfini yaşadığımı hissettim.  Para kazandım derken, düzenli yemek alacak paramız, derme çatma bir gecekondu olan evimizin kirasını verebiliyorduk.

Kilim satma işimiz geliştikçe daha çok para kazandık. O para ile eski bir Dolmuş satın alarak, sırtımızda yük taşıma işinden de kurtulmuş olduk.

Dolmuş ile daha da mobilize olabildik. Salt şehir merkezinde mahalleleri değil, çevre köylelerine de gitme şansımız oldu. Kendi kendimize yetecek düzeyde maddi olarak iyi bir duruma geldik.  

Altı yıl geçmiş ve ben 22 yaşına gelmiştim. Abim, diğer kardeşlerim, Annem  ve  Babam  artık evlenmem gerektiği, deyim yetindeyse Adem’e bir Havva  lazım diyerek köyümüzden  Ayşe  adlı  kadın ile evlendirdiler beni.

Benim Ayşe’yi veya Ayşenin beni ne kadar sevdiğinin önemi neredeyse yoktu, büyüklerimiz öyle uygun görmüşlerdi sonuçta.

Bir birimizi ne kadar sevdik  bilmiyorum doğrusu?  Buna  rağmen  iki kızım dünya ya geldi. İkisi de sağlıklı ve güzeller.

İşlerim kötü gitmeye başladı. Ev kirası başta olmak üzere, ihtiyaçlarımı giderememeye başladım. Temel ihtiyaçlarımı gideremem evde sorunların daha da çoğalmasına neden oldu. Eşim Ayşe ile  sürekli tartışmalarımız bizi ayrılığa kadar götürdü ve resmen boşanma ile sonuçlandı.

İşlerimin kötüye gitmesi, Eşimle ayrılmamız ve daha önce bir kaç defa genel kimlik kontrollerinde kürt illerinden birinde doğmuş olmam nedeni ile gözaltına alınmış olmam, ayrıca bir kaç kardeşimin zaten önceden İsvicrede olmaları bende de yurt dışına, İsvicreye gitme fikri uyandırdı.

Kürt, Kızılbaş (Alevi) olmam yetiyordu zaten. Genel bir kimlik kontrollünde bu iki (K) ya komünist kimliği de yapıştırılır ve üç K olarak damgalanırsın. Kürt, kızılbaş ve kominist olarak lanse edilirsin bizim topraklarda. Komünist, liberal veya demokrat olmanın bir farkı olmaz eğer diğer iki k’yı oluşturuyorsan.

Dünya da resmi olan istatistiklere göre 175 milyon kişi bulunduğu yerden başka bir yere göç etmiş durumda. Bunlara bir kişi daha eklenirse ne olur du ki? diye düşünerek İsvicreye gitmeye karar verdim.

Kardeşleriminde desteği ile bir şebekeye 5 bin Euro vererek nice zorluklar ve ülkeler geçerek isviçre’ ye ulaştım. Yaklaşık bir hafta evde dinlenme sürecinden sonra Basel’e 50 nolu iltica kabul merkezine başvurdum.

Tahminen 10 gün sonra beni başka bir Alman kantonuna yolladılar. Basel de yaklaşık 200 kişi ile aynı kamptaydım. Dünyanın bir çok ülkesinden ilticacılar bu kamptaydı. Hayatımda ilk defa duyduğum ülke isimleri ve siyah derili veya çekik gözlü insanlarla karşılaşıyordum.

Afrika veya Amerikada ki siyahilere karşı ırkçı tutum, beni onlara karşı sürekli bir sempati duymamı sağlamıştı. Ama kamptaki tavır ve davranışları, rahatlıkları, ortak yaşam koşullarına riayet etmemeleri, yüksek sesle konuşmaları veya yüksek sesle müzik dinlemelerini garipsemiştim. Daha sonra gittiğim şehirdeki kampta uzun süreli birlikte yaşama zorunluluğundan dolayı, kimi kriminal işleri yapmalarına şahit olmam, siyahilere eski sempatimden kimi kırılmaların yaşanmasına neden olmuştu.

Bu tespitim sakın siyahi insanlara karşı bir önyargı olarak görülmesin. Tüm ulus ve ırkların iyi ve kötü, kaliteli ve kalitesiz, IQ ‘su yüksek veye düşük olanı vardır. Bu tüm renkler ve cinsler için geçerlidir. Insanları rengine veya dinine göre değerlendirmek ırkçılıktır. Siyahi renginden dolayı baskı ve zülüm gören Nelson Mandelle Irkçılıkla mücedele ettiği için 27 yıl Cezaevinde kalmıştı.

 Mandela, anti-sömürgeci ve anti-apartheid görüşü ile uluslararası beğeni topladı ve 1993’deki Nobel Barış Ödülü, Amerika Birleşik Devletleri Başkanlığı Özgürlük Madalyası ve Sovyet Lenin Nişanı da dahil olmak üzere 250’nin üzerinde ödül kazandı. Güney Afrika’da “Ulusun Babası” olarak görülür.

Siyahi olduğu için 27 yıl cezaevinde kalan Mandela dünya barışına ciddi katkılar sunarken, keza yine siyahi olduğu için öldürülen Martin Luther king Nobel barış ödülü almış, ırkçılıkla mücadele uğruna suikast sonucu hayatını kayb etmişken, beyaz deri rengine sahip, Adolf Hitler, başta yahudilere karşı olmak üzere 15 milyon insanın hayatını kaybetmesine neden olmuş bir diktatördü oysa.

Nijerja, çad ve Kamerun’da faliyet gösteren islamcı terör örgütü siyahi lider Boko Haram güçleri 20 binden fazla insanın ölümüne milyonlarca insanında yerlerinden göç etmesine neden olmuştu mesela.

Bu örnekler de bir kez daha teyid etmiştir ki ulus ve kültürleri karşılaştırmak, rengine ve dinine göre insanaları kategorileştirmek ırkçı ve şoven yaklaşımlardır.

Yeniden kendime, Adem’e dönecek olursam, aradan geçen 6 yıla rağmen iltica dosyam halen sonuçlanmadı.

Hiç bir umudum ve hedefim kalmadı. Ne Almanca öğrenme çabam ne bir işte çalışma hevesim ve de niyetim yok diyebilirim.

6 yıldır asgari koşullarda yaşıyorum. Altı yıldır kamplarda, İltica evlerinde ve psikiyatri kliniklerinde geçiyor zamanım.

Alkolik oldum dersem abartı olmaz. Gelinen aşamada ne yemek ne temel farklı ihtiyaçlar ne de üstüme giyeceğim elbiselerin önemi var.

Önemli olan tek şey, iki haftada bir aldığım cep harçlığım ile gidip Şarap ve sarmak için tütün alıyorum. Yaşamımdaki en önemli iki Aktivite şarap ve sigara. Alışveriş Mağazasında aldığım şarabın ismini “Ademin Şarabı” ismini taktım. Yıllarca satın aldığım aynı marka ucuz ve güzel olan şarabın ismi nazarımda Ademin şarabıdır.

Meşguliyet (Beschâftigung) programı diye tabir edilen bir çalışma programına yazdılar ismimi. sabahın 06:00 dan akşam 17:00 kadar çalışmam gerektiği söylendi.

Ne iş yapacağımı bilmeden, çalışacak olmam, elime bir miktar para geçecek sevinci ile işi kabul ettim. ama ay sonunda herhangi bir ek maaş almadan bu işi yapmam gerektiğini sonradan öğrendim. Durumun böyle olduğunu öğrendikten sonra işe gitmedim. Bu durum kayıtlara “Entegre olmadı “veya itiatsiz olarak geçti.

Hiç bir ücret almadan sabahın 06:00, akşam 17:00 kadar çalışıp, herhangi bir ek maaş ödenmeden köle gibi çalışımayı kabul etmemek Entegre olamamaksa, evet ben entegre olmadım, olmakta istemiyorum. Entegre olmak emeğe saygıyı gerektir, temel insan hak ve hürriyetine uygun davranmayı gerektirir. Köle olarak çalışmaktansa, bir itiat atmeyen asi, veya entegre olmamış siyah koyun olmayı tercih ederim.

İsvicrede kişi başına düşen milli gelirin 70 bin Frank’a tekabül edildiği söyleniyor.  Hastanede veya klinikte yattığım zaman, günde 2 frank cep harçlığı veriliyor. Hastanede yemek yemiş olmam, cep harçlığımın iki Frank’a düşmesine neden oluyor. Bu durumda 5 gün verilen 2 Frank’ı biriktirip 10 frank olmasını sağladıktan sonra bir Paket Sigara alabileceğim.

Çocuklarıma veya torunlarıma bırakın bir harçlık yollamayı, iyi olup olmadıkalarını öğrenmek için telefon edecek maddi koşullardan bile uzağım.

Anadoludan bakınca, İstanbul için “Taşı,toprağı altın” diye tabir edilirdi  .kimileri ise İsviçre için aynı kavramı kullanıyor. Gel görki kişi başına düşen milli gelir 70 bin Frank olmasına rağmen, ilticacılara hastenede kaldıkları süre içerisinde sadece 2 Frank veriliyor.

Ayrıca Alkol ve uyuşturucu bağımlıllarının, boşanma oranının, intihar girişiminin ve intihar oranı ve Depresyon gibi hastalıkların, Avrupa ülkeleri içerisinde İsviçrenin birinci sırada yer alması, isvicre toplumu açısından da toplumsal huzur ve mutluluk açısından kendini iyi hissetmeme durumu ile karşı karşıya olduğunu göstermiyor mu sizce?

Özellikle sağ partilerin gündeminde sürekli yabancı ve göçmenlerin yer alması, yukarda sıraladığım sorunları görmezden gelmeleri reel gündemden ne kadar uzak oldukalrını gösteren popülist politikacılar olduklarının somut göstergesi değil midir?

Mülteci veya genel anlamda Göçmenleri sürekli “yük “ gören yaklaşım nedenlerden çok, sonuçları ile ilgilenen popülis politikalardır.

Göçmenlerin çalışmayıp, sosyalden (Belediyenin sırtından) geçindiğini söyleyenler kısa bir araştırma ile “yerli” nüfusun ve göçmenlerin yüzde kaç oranında Devlete yük olduğunu öğrenebilirler. Gerçek durum ve kötü propaganda ne yazık ki çok farklı.

Savaş, Şiddet ve Anti- demokratik uygulamalar sonucu göçetmek zorunda kalan insanlar, gittiği ülkeye salt yük değil, bir çok değer ve kalite de getirmişlerdir.

Entellektüel beyin göçü, sporda ve iş yaşamında başarılı insan göçü de ülkenin sosyal, siyasal ve ekonomik yaşama ciddi katkılar sunmuştur.. Bu katkı ve başarı da genellikle yaşama 20’li, 30 ‘lu yaşlardan sonra ülkeye gelip, yaşama sıfırdan başlamak zorunda kalan, o yaştan sonra Dil, Entegrasiyon, meslek ve sosyal yaşama adepte olmaya çalışarak bu başarı kazanılmıştır.

Ana dil insanlarda çaba göstermeden doğal olarak başta Anne Baba olmak üzere sosyal çevrenizin size bir armağanıdır. Bir yabancı dili 30’ lu yaşlardan sonra sıfırdan başlamak, uğraştığınız alana 0-30 yenik başlıyorsunuz demektir.

Kısa bir süre önce basına yansıyan şu haber zor koşullarda mültecilerin ne gibi başarılar gösterdiğine dair küçük bir örnektir.  

Pasifik'te yer alan Manus Adası'nda bir gözaltı merkezinde tutulan Behrouz Boochani isimli İranlı Kürt mülteci, cep telefonuyla yazdığı kitabıyla Avustralya'nın en prestijli ödüllerinden Victoria Edebiyat Ödülü'ne layık görüldü.

'Dost yok sadece dağlar var' isimli kitabıyla dikkatleri üzerine çeken Boochani, bundan 6 yıl önce tekneyle Avustralya'ya ulaşmış ancak anakaraya ayak basmadan Avustralya hükümetince Manus Adası'ndaki kampa gönderilmiş.

 

WhatsApp üzerinden basına açıklama yapan Kürt kökenli İranlı gazeteci ve yazar, "Etrafımdaki bu kadar çok masum insanın acı çektiği bir ortamda ödülü aldığıma sevinemedim bile. Kutlamak istemiyorum." diye konuştu.

Son söz olarak; Ömer Hayyamın dediği gibi;


“ Aşık ve sarhoş cehennemlik olacak!
Bu söz ki gönüllere sanma korku salacak.
Giderse cehenneme tüm aşık ve sarhoşlar;
Küçük yapın cenneti, yarın bomboş kalacak”

Zeynel Abidin Göçer

Learn the Truth Here ... لـێــــره‌ ڕاستی بـزانــــــه
Copyright ©2021 BasNews.com. All rights reserved