IRKÇILIK, RACİSM, KİM ADINI ARTIK NE KOYDUYSA!
كوردی عربي فارسى
Kurdî Türkçe English

HABERLER GÖRÜŞ RAPOR SÖYLEŞİ EKONOMİ MULTİMEDİA YAŞAM KÜLTÜR & SANAT
x
Hatice Özhan

IRKÇILIK, RACİSM, KİM ADINI ARTIK NE KOYDUYSA!

HATİCE ÖZHAN

Bundan on sene evvel iki hafta öncesinden alınmış bir randevuyla bir devlet hastanesinin ruh hekimine düşürdüm yolumu. Ruhsal olarak epey marazlı olduğum bir dönemdi, sorunlarımın üstesinden gelmem pek mümkün gibi gözükmüyordu o günlerimde; amatör telkinlerin, içinde bulunduğum kaosa bir güç getireceğine olan inancım sıfıra inmişti ve bu yüzden de bir profesyonelin telkinlerine ve reçetesine sadece güveniyordum.  Etrafımdaki duygusallık içeren ve çoğunluğu da insanı sorunlar karşısında indirgemeciliğe gark ettiren telkinlere kulağımı hepten kapatmıştım çünkü. Hâlihazırdaki gözüme dağ gibi gözüken sorunlarımın kaynağı ben değildim, bir profesyonelin beni anlayacağına kendimi inandırmıştım. Bilimsel tabirle ifade etmek gerekirse “çevresel şartların/etkenlerin” marazlısıydım, soluğunu kısa aralıklarla alıp verebilen, nabzının zorlukla hissedilebildiği kurbanlardan biriydim.

Doktorun kapısında bekleyen her biri kendine göre sebeplere sahip yaklaşık on beş kişinin gözleri kapının üstündeki minik monitördeydi, sıramızın gelmesini bekliyorduk. Kapının ardında bize, Alamut Kalesi’nin arka bahçesinde saklı arzularımızdaki afrodizyaklı cenneti verecek psişik bir güç olduğu sanrısındaydık galiba. Onuncu sıradaydım, monitörde sıra numaram ismimle birlikte yanınca doktorun odasına girdim. Oturur oturmaz doktorla baş başa kalmak istediğimi belirttim kibarca, neyse ki sekreter nezihçe dileğimi yerine getirdi. Kendimi Freud’un, Jung’ın ya da yakın nesil ruhperestlerinden İrvin Yalom’un hastalarından biri olarak düşünmüş olmalıyım sanırım? Okurları olarak onların etkisinde çok kalmış olacağım ki öylesi bir ambiyans yakalamaya çalıştım. Belki bir daha yolumun asla kesişmeyeceği sekreterin derdime şahitlik etmesini istememem kısmen egosantrik bir durumdu ama mahremiyete duyduğum ihtiyaç ve de değer basit de olsa bir ambiyans oluşturmamın önünde engel değildi asla.

O ODADAN İYİLEŞEREK ÇIKMIŞ BULDUM KENDİMİ

Masası başında oturan doktorun tam karşısındaki pek de rahat olmayan küçükçe koltuğa oturdum. Doktorum orta boylarda ve kilolarda, ela gözlü, saçları o zamanlar da kendisine kel demenin henüz erken olduğu ama önden hızlıca seyrelmeye doğru yol aldığı biriydi. Henüz anca kırklarında olan doktor keskin bakışlı biriydi ki keskin bakışlı insanlardan kişisel öykümden tecrübe ettiğim kadarıyla ya çok iyi ya da çok kötü insanlar çıkardı. İyilikle kötülüğün ortasını bulanına çok az rastladığımdan, bir obsesif gibi bunu o anki kaotik ruh halimde bile düşünür buldum kendimi. Başlarda kelimelerini tane tane seçerek konuşan, elinde olmayan o keskin bakışlarını yumuşak tutma çabası içerisinde olduğunu bana hissettiren ve de sakin biri havasını bende uyandıran Doktor, “Sorununuz nedir?” sorusuyla girizgâh yaptı hiç vakit kaybetmeden.   

Hiç lafı eğip bükmeden, “ Irkçılık!” dedim tek bir solukta.  O an da bir şaşır gibi oldu doktor, yüz mimikleri yer değiştirdi sanki. Dağılan dikkatini hızlıca toparladıktan sonra, “Nasıl yani, ırkçılık derken nasıl, neyi kast ediyorsunuz?”

Uzun zamandır beklediğim soru hem de derdime deva olacağına inandığım bir bilim insanından doğru ayağıma kadar gelmişken konuşmadan edemezdim. Ki ben zaten oraya konuşmak için gelmemiş miydim?

“ Beş yıldır çalıştığım iş yerinde ırkçılığa uğruyorum. Bir basın kuruluşunda çalışıyorum muhabir olarak. Mezun olduğumda çalışmaya başladım orada, parasal olarak da iyi bir iş ama özellikle de son dönemlerde artan şiddet olaylarından hiçbir ilgim olmadığı halde sırf Kürt olduğumdan uğradığım mobing ve ırkçı tutum artmış oldu. İşten de çıkarılmıyorum, sanki eğlence rahatlama araçlarını kaybetmek istemiyor gibiler, ben de daha fazla direnemedim ve geçtiğimiz ay işten ayrıldım. Ama tortusu üzerimde kaldı, geceleri kabuslarla uyanıyorum, uykularım da pek düzenli değil açıkçası. Üzerimde atamadığım deve hörgücü gibi bir korku var. Uğradığım ırkçılığı yorumlayabiliyorsam da kimyasal olarak üzerimde bıraktığı etkiyi bünyemden çıkaramıyorum.”

Kısa süreli bir soluktan sonra devam ettim, “ Üniversitedeyken bazı ders hocalarımın ırkçı tutumları varsa da demokrat öğrencilerin birleşik tutumu karşısında pek işe yaramıyordu. Memleketimde zaten herkes Kürt olduğundan ırkçılığa uğramak konu bile olmadı. Geriye ekonomik ve her yerde ola gelen basit insanlar arası çekişmeler ve benzerleriydi. Şimdiki aşılır gibi değil, beni iyileştirmenizi istiyorum doğrusu. En azından içimdeki korkudan kurtarın beni, huzurlu olmak istiyorum Doktor bey!”

Konuşurken söyleyeceklerime kanalize olduğumdan doktorun yüzüne odaklanma fırsatım olmamıştı. Konuşmam bittikten sonra doktorun yüzüne baktığımda karşımdaki yüz deminki olmaktan çıkmış, yerini iş yerimdeki ırkçıların öfke ve nefret yüklü yüzlerinin toplaması almıştı. Deminki insancıl ifadelerin barındığı surat yoktu artık, bana keskin gözleriyle ateş eden, nefretle bakan biri vardı. Aptal değildim, bu değişimin sebebini tahmin ediyordum elbette ki. Yüzünün aldığı şekil o an değil ama şimdiki rahatlığımla görülmeye değerdi: sertleşen mimikleri şehrin altından geçen lağım suları gibi ardı sıra beliriyordu. Yağmurdan kaçarken bir Psikiyatri polikliniğindeki “Racism”e yakalanmıştım. Bu doktorun Hipokrat’tan da onun o meşhur evrensel yemininden de haberi yoktu vesselam. 

Burnundan soluyarak birkaç gün önce Şemdinli kırsalında yaşanan çatışmadan, ölen askerlerden beni sorumlu tuttu O da. Kürt’tüm, teröristtim ve katildim onun nazarında. Ben polikliniğe gelmeden önce Türk ırkçılığını bir hastalık olarak nitelendirdiğim, sadece siyasetin değil psikiyatri biliminin ilgilenmesi gerektiğine dair içsel kritiğim tuzla buz olmuştu. Irkçılığın şifasının elinde olduğuna inandığım cenahtan birinin ırkçılığına uğramıştım. Hasta olarak dahi saygıyı hak etmiyordum onun nazarında, her bilgi o gün o odada ayaklarını yere vura vura giden güvensizliğin terkinde yitip kaybolmuştu. Ehven-i şerdir ki ben o gün orada kendimi iyileşir bularak çıktım poliklinikten, bu herkese çok tanıdık gelen anekdotta sayısız Kürdün yaşanmışlığı, uğradığı ırkçılığın izleri vardır, eminim buna. Kıssadan hisse o günden beridir de gayet iyiyim ey dostlar!

KÜRT PENCERESİNDEN UZUN GÖZLEMLER

Seksen darbesinden üç yıl sonra doğdum ve anlattığım anekdot bir yana kendimi bildim bileli kurumsallaşmış bir Türk ırkçılığının cenderesinde hapsolmuş hissettim. Memleketimde, kendi coğrafyamın herhangi bir şehrinde otokton halktan ırkçılığa uğramam düşünülmezdi elbette ki. Televizyon ekranlarından, haberlerden, gazete manşetlerinden gazetelerin üçüncü sayfalarına varana değin kurumsallaşmış bir ırkçılığın hedefiydim şahsen.  Durduğunuz noktadan ırkçılığın dolaylı saldırılarını absorbe etmesi kolaydı da. Hayatımdaki ilerleyen tüm evrelerde dolaylı saldırıların bana öğrettiği bazı şeyleri aşmayı becerdim. Eğitimim, düşüncelerim, arkadaşlıklarım, aşklarım, dünya algım bir noktada hep bu bazı şeyleri becerme odaklılığı içinde sürdü. Tüm bunlar olurken insanları gözlemlemeyi elden bırakmadım, Kürt penceresinden kritik ettim insanları, sistemin tedrisatından geçen zihnimi sisteme öyle topyekun teslim etmediğimi zamanla öğrendim. Türk-Kürt ilişkilerine dair izlenimlerimi, sosyal ve siyasal mesafeleşmemi terazinin Kürdü gören tarafı hep eksik çıktığından asla budalaca bir tarafsızlıkla yapmadım. İhtiyacım olan şeyin Steve Biko’nun “Siyah Bilinç”inde olduğunu talim ede ede bilince çıkardım nihayetinde.

Bir çözüm geliştirmeden evvel sorunun temellerini anlamak gerekir ama kısa bir göz atmayla anlaşılmaz hiçbir sorun. Sadece soruna hatalı bir teşhis atmaktan öteye geçmez kısa bakışlar ve göz gezdirmeler. Son iki gündür, Erzurum’daki öğretmenlerin ırkçı paylaşımı üzerine üzüntülerini dile getiren Kürtlerin öfkelerini izliyorum. Sorunun ne olduğuna kısaca bir göz atmakla son bulacak, çözüm geliştirilecek gibi bir şey gibi de görünmüyor. Marazi durum asla tedavisi mümkün olmayan bir Türk sorununda saklıdır. Poliklinikteki psikiyatrın hastası olduğum halde bana ateş eden gözleri, Konya’da geçtiğimiz aylarda katledilen aile, Erzurum’daki genç öğretmenlerin Kürtçe tabela önündeki ırkçı şovları ve saymakla bitmez bir sürü nice olay daha.   

Kendi biyografik drama filmimizi çeksek yeridir belki de. Kürtlerin de Gizli Sayılar’ı ve o sayıların içerisinde uğradıkları ırkçılığı anlatıldığı bir drama. 2016 yapımı Gizli Sayılar filminde ne mi olmuştu? İzleyenler hatırlarlar, Film Uzay Yarışı'nı kazanmak için NASA'ya yardım eden Afro-Amerikan matematikçi kadınların uğradığı ırkçılığı anlatır. Üçü de birbirinden zeki olan her üç kadını “eşitleri” olan beyaz matematikçiler asla kabullenmezler. Kurum içinde tuvaletleri dahi yoktur, lavabo ihtiyaçları için 800 metre uzaktaki siyahîlere ayrılan tuvaleti kullanmak zorundadır her üç Afro-Amerikan matematikçi kadın. Dayanılmaz bir hal alan ırkçılığa kurumun yöneticisi ve kendisi de bir beyaz olan Al Harrison durumu fark ettiğinde müdahale eder. Sadece bir tokmakla tuvaleti herkesinki yapmayı başarır. Böylesi de dramatik olan Gizli Sayılar’da gözlerim hep bir şeyi ısırır durdu: Türk ırkçılığı. Bunun sonu yok ve insan olmak için sürünerek yürünecek daha epey bir yolumuz var kanımca!

Learn the Truth Here ... لـێــــره‌ ڕاستی بـزانــــــه
Copyright ©2021 BasNews.com. All rights reserved