Devrimci Kürd Kabadayı
English Türkçe Kurdî
كوردی عربي فارسى

HABERLER GÖRÜŞ RAPOR SÖYLEŞİ EKONOMİ MULTİMEDİA YAŞAM SPOR KÜLTÜR/SANAT
×

 Veysel Göker

Kürdçe ismi Kanireş, Kaniyareş diyede bilinir, 80 yıldan fazladır Karlıova diyorlar. Önceleri Bingöl diye bir köydür. Bintane göl olduğundan değil  eski çağlardan kalan volkanik bir gölün altında kıraç bir köy olduğu için, ismi gölün altı anlamına gelen Bingöl olarak kalmış, taki 27 temmuz 1938 yılında Reisicumhur Kemal Atatürk emredene kadar.

Havası Soğuk insanı serttir, Cesurdur, bir o kadarda mert.

Gün kar yanığı yüze vuranda,

Debreşir gökçe yürek,

Kasketi keder,

gömleği kan  Sevdası bir uçurumdur.

Gözleri kor tanesi,

gözleri hançer,

Gözleri cesarettir.

Krizantem çiçegidir emegi gülüm,

Elleri cesur vede hünerlidir der, kıymetlimiz Orhan Kotan.

Üzerine korkunç masallar anlatılan Kara Cehennem Ormanları tamda eteğindedir bu dağ gölünün.

Koca Efsanevi Dağın gölgesi gibidir bu ormanlar, karanlıktır. O dağ ki kadim zaman hikayelerinde altın dağ olarak anılır,  gölgesinde uçsuz bucaksız balta girmemiş, tarih öncesinden kalma ağaçlar saklar. Altın dağdır, çünkü bağrında Altın, Elmas, Gümüş, Bakır, Yakut ve binbir türlü değerli taş rezervleri saklar.  Güneşin bile saygı duyduğu, doğarken ilk selamı verdiği, sessizce rahatsız etmeden, yanından fısıldayarak sedasız geçtiği bir dağdır. Şimdilerde ise  Tarih Öncesi köpekler havlamaktadır.

Herkes bilmez, Rüsteme Zal’ın Mührü saklıdır o dağın zirvesinde.

Kimleri saklamadıki o dağlar.

Kimler geçmediki o dağlardan. 

Yusuf Ağa’ye Darayeni,

Simkoye Şikaki,

Şeyh Ali Rıza Efendi ve Rus Harbinin kahramanı Seyyit Rıza...

Kadim zaman hikayecileri Beritanlı Kürdleri bu dağlarda tanıdı.

Şerefhanların, Meneşkurd mirlerinin, Cibranlı Halitin, Yadin Paşanın, İhsan Nuri’nin, Hatip Demiralp’ın, Murat İlikman ve daha yüzlerce kahramanın hatıralarını saklayan karanlık koridorları vardır o dağ ormanlarının. labirent gibidir. Sonsuzluğun labirenti gibi.

Şeytanın orada prangaya vurulduğu anlatılır. Bazan başıboş ürkütücü bir uğultu gelir o dağ ormanlarından. Cehennem Zebanilerinin Şeytanı kurtarma ayini diye kalmış hafızamda.

Dedim ya havası soğuk insanı serttir, Cesurdur ve bir o kadarda mert.

Gün kar yanığı yüze vuranda

Mor dağların türküsü gelir.

Onlar güneşin bağrında ateş

Yer yüzünde bir taze çiçektiler.

Namluda namusun fişengi

İsyanda yürek kara düşte

Bembeyaz gerçektiler.

Diye yazmıştı onlar için Orhan Kotan

Bu yüzden gidecekleri heryerde daha onlar gitmeden, namları konuşulurdu.

Soğuk kış gecelerinde, buz gibi nezarethanelerde gizli heybelerinde moral saklayanlardı onlar.

İşte Mehmet Karakaya’da  en iyisiydi onların.

Kısa sürede örgütlemişti sokakları, İstanbul’da her semtte, her mahallede, her sokakta ayrı bir grubu vardı.

Grupların çoğu birbirini tanımazdı. Kendisine Ölümüne bağlı Fedailer yaratmıştı,

Hasan El Sabah gibiydi adeta.

Papaya Suikastten yargılanan, Derin bir Ülkücü Teröristi, Sağmalcılara daha girerken Rehin almıştı,

Dışarda Vatan, Bayrak, Millet edebiyatı çeken terörist çetelerin galerilerini, pavyonlarını, Otoparklarını, Otellerini, Benzin İstasyonlarını, Çay bahçelerini, Lunaparklarını, Kumarhanelerini kendisine bağlamıştı.

İstisnasız Susurluk teröristlerinin tamamına diz çöktürmüştü 

Uyuşturucu işine bulaşanlara tahammülü yoktu, ağır haraçlar kesiyordu.

İstanbul’un her iki yakasında, devasa  araç bakım istasyonları vardı,  İstanbul Emniyet Müdürlüğünün bile tüm araçlarının servis bakımları dolaylı olarak onun tezgahından geçiyordu. Sene 1997’ydi.

Siyasi bir kimlikten, Adli sicili kabarık bir Kabadayıya evrilmişti artık.

Ok yaydan çıkmıştı.

Hayalleri arasında Barzan’a, Mergasor’a, Hewreman’a gitmek vardı.

Hewler’de bir ev almaktan tutunda,

Diyarbekir’de Aram Dikran’a, Mehmet Uzun’a komşu olmak bile vardı.

Kabına sığmıyordu. Zaman yetmiyordu ona. Zamansızlığın efendisiydi o.

Çukur Filmini izleyenler bilirler.

İdris Koçovalı’yı. İdrisin Aleme girerken birlikte yürüdüğü yoldaşları vardır.

Mehmet Karakaya’da yoldaşları ile vardı, Fatih Uzunyayla, Bitlisli Nuri Acar, Sarı Turgut, Zeki, Cemal, Duran, ihsan ve diğer ismi kayıp cesur yürekler. Hepsi onunla beraber şimdiki yaşamlarına evrilmişti.

Her biri bir Destan, her biri bir denklem, her biri bir atom çekirdeği, her biri bir çakmak, her biri bir kıvılcım, ve her biri bir dinamit gibiydiler.

Evet, Beradayi bir kavgaydı medya topraklarında aşk, Behtareş bir yazgı, ilmi bir öğreti ve fecaaten bir ölümdü belkide. Ve ihanet kara bir beddua, ecnebi bir küfür, trajik bir intihar gibiydi.

Burs sağladığı öğrencilerden, ekmek kapısı açtığı garibanlara, hakkını kolladığı tersane işçilerinden, cezaevlerinden yeni çıkmış özgürlük mahkumlarına kadar herkese yüreği açık biriydi.

Sadece Yola çıktıkları değil, yolda buldukları da vardı artık hayatında.

Kalabalık bir ortamda yalnız bir Aslan gibiydi, kükremelerini duyuramadığı zamanlara girmişti, zamanın ötesindeydi. Etrafını kuşatanları göremiyor, sezgilerini yavaş yavaş kaybediyordu.

Hıza ve Surata meraklı, Sürekli koşmak isteyen, koşmak isteyen bir yüreği vardı.

Ona yaklaşamayanlar zaaflarını avlamaya başlamıştı, fırsat  kollayan kollayanaydı, bütün kötüler birleşmişti,

Vakit gelmiş, ölümcüler yola koyulmuştu.

Uzaktan kumanda ile fren boşaltma sistemleri o vakitlerde devletlerin moda bir suikast yöntemi olmuştu.

Prenses Diyana ile başlayan furya, Susurlukla Türkiye’ye girmiş, Mehmet Karakaya Suikasti ile devam ediyordu.

Ölümcüler Silivri yolunda pusu kurmuştu ona  !

Zaman çok yakın zamandı 21 Temmuz 2005‘ti.

Silivri yolunda sessiz bir suikast işlenmişti.

İstanbul’un en güzel abilerinden biri katledilmişti.

Kürdlerin  Devrimci Kabadayısı Mehmet Karakaya.

Işıklar içinde uyusun.