Ben Dengbêj Şakiro - I
English Türkçe Kurdî
كوردی عربي فارسى

HABERLER GÖRÜŞ RAPOR SÖYLEŞİ EKONOMİ MULTİMEDİA YAŞAM SPOR KÜLTÜR/SANAT
×

Yücel Emrah

Ben Dengbêj Şakiro. Yeryüzünün en kutsal topraklarında gözümü açtım bu yasaklı dünyaya. Ağrı Dağı’nın hemen yanı başında.

Bu görkemli dağ şimdi olduğu gibi geçmişte de biz Kürtler için kutsaldı. Dilimiz yasaklanmadan önce “Gilîdax” derdik. Eski inancımıza göre tanrılar dağın zirvesinde yaşar ve dünyayı oradan yönetirlerdi. Dualarımızı, yakarışlarımızı ve şikayetlerimizi dağın zirvesine bakarak dile getirirdik. Bu yüzden Gilîdax’dı adı. Antik Yunan’ın Olimpos’undan ve on iki büyük tanrısından daha kadim ve daha kutsaldı Gilîdax. İşte ben böyle yüce bir dağın eteklerinde dünyaya geldim.

Babam Bedîhê Zîlê tanınan bir dengbêjdi. Gözlerinde ki derinlik yaşadığı acıların alnındaki çizgiler ise yorgunluğun deliliydi. Acılarını bizimle paylaşırdı ama paylaşmadığı ne kadar dert ve keder vardı kim bilir?

Dedim ya babam dengbêjdi. Çoğu zaman evimizin büyük odasında dîwan kurulur, şewberklerde babam ve diğer dengbêjler kilam söylerlerdi. Ama babam hep başköşe de otururdu. Beni bir başka sevdiğinden her zaman yanında oturturdu. Güneş, ışığıyla Ağrı Dağı’nı ısıtana kadar arşa ulaşan sesler oda da yankılanırdı.

Bazen babam gözleri kadar derin düşüncelere dalardı. Ne düşünürdü bilmem ama o an hiç beklemediğimiz bir anda elini kulağına götürerek kelimeleri dudağından boşaltırdı acı acı.

Allah’ın bir armağanı olarak ses ile büyümüştüm. Her tarafımda dengbêjler bulunuyor, her saniye kilam işitiyordum. O kadar etkilenmiştim ki bu seslerden bende bir dengbêj olmak istiyordum. Bende söylemeye başlamıştım artık. Ama dîwanlarda değil, bazen geceleri yorganın altında çok kısık bir sesle bazen de avazım çıktığı kadar bağırarak söylerdim. Bu şekilde dengbêjliğe adım atmıştım.

Büyüdükçe dîwanlara daha çok katılır olmuştum. Ama eskisi gibi sadece dinlemiyordum, dengbêjler kilam söylerken onların jest ve mimiklerini de takip eder olmuştum. Söyledikleri her kilamı sanki birer birer yaşamış gibiydiler. Bazen yüzleri gülüyor bazen de ağlar gibi oluyorlardı. İstemsiz bir şekilde kilamın verdiği heyecana kapılıyorlardı.

Bir gün evimizin büyük odasında her zamankinden farklı bir dîwan kurulmuştu. Büyük dengbêjlerin geleceğini hissediyordum. Ve öyle de oldu sadece bizim köyden değil civar köylerden de konuklar gelmişti. Oda misafirlere yetmemiş bazı konuklar odanın dışında oturmak zorunda kalmışlardı. Kilamlar artarda dudaklardan dökülürken sıra Ağrı Dağı direnişini anlatan kilama gelmişti. Kilamı söyleyecek kişi babamdı. Diller kilitlenmiş, gözler ise dengbêjin üzerindeydi. Babam kilama başladıktan kısa bir süre sonra gördüm ki konukların gözlerinden yaşlar damlıyor. Acı dolu. Gözüm babama iliştiğinde o da ağlamaya başlamıştı. Hem kilam söylüyor hem de ağlıyordu. Odanın ortasında yanan sobanın mı yoksa kilam söyleyip ağlayan babamın mı daha çok alev aldığını çözemiyordum. Oda da ki  ise kin, öfke, dert ve keder doluydu. O gün anlamıştım ki dengbêjler sadece sözün değil aynı zamanda acılarında ustası.

Babamın ağladığı günden sonra daha derin düşünmeye başlayarak kilamları tek tek inceliyordum. Dağların, ovaların, yaylaların, akarsuların ve aklınıza gelebilecek her yerin adını aklıma kazıyordum. Her gün yeni bir olayı dinliyor bu sayede her gün yeni bir tarih öğreniyordum. Yeni isimler, yeni kahramanlar ve atalarımız.

Bu şekilde günler geçerken bir şeyin farkına varmıştım. Kürt tarihi ve kültürü kilamlarda gizliydi. Milli bilinç bu şekilde sağlanmıştı. Çekilen acılar dengbêjlerin sayesinde ilk günkü gibi taze kalıyordu. O anı görmeyen biri bile kilam dinlerken kendini acının içinde buluyordu. Bu da kolektif yani toplumsal belleği oluşturuyordu.

Bu düşünce deryasına daldığım o an da hayatımın dönüm noktası olacak olan olay gerçekleşmişti. Ne olup bittiğini anlamadan askerler tarafından evden çıkarılmış ve Adana’ya sürülmek üzere yola koyulmuştuk.