Mikail Aslan: Sanatımda, Kirmanckî-Zazakî’nin zenginliğini yansıtmayı seviyorum
English Türkçe Kurdî
كوردی عربي فارسى

HABERLER GÖRÜŞ RAPOR SÖYLEŞİ EKONOMİ MULTİMEDİA YAŞAM SPOR KÜLTÜR/SANAT
×

Mikail Aslan: Sanatımda, Kirmanckî-Zazakî’nin zenginliğini yansıtmayı seviyorum

Ruken Hatun Turhallı

BasNewsUsta sanatçı Mikail Aslan, Kırmanckî-Zazakî’yi bölgelerin sınırlarından evrensel zemine, sanat elçisi olarak, aşkla, özveriyle başarıyla taşıdı ve taşımaya devam ediyor. Bir dilin tarihsel, kültürel arka planını yaşanmış gerçek hikayelerini, ağıtlarını, destanlarını bir hazine şeklinde sanatıyla işliyor.

Zazakî – Kırmancki‘nin sevinçlerini, hüzünlerini doğayla içiçe gelişen ahengini, tembur ve gırtlaktan akan sesten yaratılan ezgileri, duyumsayarak icra ediyor. Adeta bu dilin yakarışını, sahiplenilmesinin zorunluluğunu bizlere aktarıyor.

Kirmanckî - Zazakî’nin farklı şivelerini bir ayrışma değil, tersine renklilik ve zenginlik olarak görüyor. Bu zenginliğin otantik hallerini, sevecenlikle kitlelere taşıyor.

Sanatçı Aslan, nihayetinde Kirmanckî-Zazakî’nin sanat dili olduğunu görünür kıldı ve bu dilin güzelliklerini ustaca bir sunumla, sanat severlerle buluşturmayı başardı.

Usta sanatçı Mikail Aslan ile müzik sanatına yolculuğunu, Dersim’de “Raa Haq” inancının sanatta vucut bulmuş halini, Kirmackî-Zazakî’de mezhepsel ve yöresel farklılıklarının dil üzerindeki yansımalarını, Kirmackî-Zazakî fonetiğinin sanat diline uygunluğu ile birlikte, sanatçının kendi çalışmalarını konuştuk.

Açıklama yok.

Foto: Eda Tanses

Köyünüz Pêkoy‘de yaşadığınız çocukluk dönemini ve coğrafyayı cennet olarak tanımlıyorsunuz. Evinizin önündeki büyük taş üzerinde aile olarak toplanışlarınızı, belleğinizde önemli bir anı sahnesi gibi hissettiğinizi söylüyorsunuz. O taşın üstünde ve etrafında nasıl bir yaşam hikayesi örülüyordu? Neler konuşuluyordu? Önemsenen ve kutsanan şeyler nelerdi?

Hozat’ın Taux köyüne bağlı Pêkoy “Dağ ardı” adındaki cennet gibi bir köyde doğdum. Köyümüzün etrafı çok güzel dağlarla çevriliydi. Geceleri uzanarak gökyüzüne baktığımda pürüzsüz, berrak ve masmavi gökyüzü ile göz göze geldiğimde, bu gök maviliğinin bir perde olabileceğini düşlerdim. Hatta yüksek dağların en yükseltilerine çıktığımda sanki o perdeye dokunabilirim gibi bir hayalim olurdu. Ne yazık ki şu an bu cennet tamamen boşaltılmış durumda.

“Welat denilince Pêkoy’daki çocukluk hayallerim aklıma gelir

Pêkoy’ün eşsiz ortamı bana cenneti andırırdı. Bu konuda şanslı bir çocuktum ve güzel bir aileye sahiptim. 8 kardeştik. Büyükten küçüğe her birimizin altından kalkabileceği sorumlulukları vardı. Akşamüzeri hayvan sürülerimiz eve döndüklerinde ve sağım yapıldıktan sonra, evimizin önündeki büyük taşın üzerine oturup, günün yorgunluğunu atardık. O taşın üzerinde ailemizin yemek yemesi, çaylarını yudumlaması benim için her gün ayrı bir güzellikti. Güzel sohbet ve muhabbetler bu taşın üzerinde ve etrafında gelişirdi. Tabi buna bağlı yaşam hikayelerimiz örülürdü.

“Çocukluğumuzda taşla, toprakla doğayla kutsal bağlar geliştirirdik

Çocukluğumda akranlarımla, taşla, toprakla ve doğayla kutsal bağlar geliştirirdik. Elbette çocukluğumuz sanıldığı gibi güllük gülistanlık içinde geçmedi. Hem yoksulluk hem de çok çetin kış koşulları yaşardık. Ancak, o el değmemiş, bakir coğrafya bütün zorlukları, imkansızlıkları insana unutturarak, büyük bir yaşama sevinci oluştururdu. Sonra büyüdüğümde, hayatın aktif akışına kendimi kaptırdığımda, her daim o çocukluğumdaki “Welatımı (Yurdumu) özlerim. Bu döneme ait olan her şey benim için kutsaldır.

“Köyümüzde Türkçe’ye Zonê Nizamo yani askerlerin dili denirdi.”

Pêkoy’da bir araya geldiğimizde, sohbetler geçmişin yaşanmış gerçek hikayelerinin masal tadındaki anlatımıyla geçerdi. Bir araya gelirken, çoğunlukla rahmetli babam 3 telli temburuyla klamlar söylerdi. Yine bazı kitaplardan aldığı deyişler ve beyitleri müzik yaparak çalardı. Babamın biz çocukken en çok ilgilendiği, bizlere de öğrettiği şey arıcılıktı. Zaten geçimimiz daha çok arıcılık üzerineydi. ekseri yaşamımız arıların içinde geçiyordu. Bu dönemler farklı sol hareketlerde yer alan gerillalar da köye inerlerdi. Köyde Türkçe konuşulmadığı için, kimse doğru düzgün Türkçeyi bilmezdi. Öğrenim gören abilerimiz, ablalarımız vardı ama, köy halki Türkçeye hakim olmadığı için onlar da o dili konuşmazlardı. Köyümüzün eğitim görmüşleri de Türkçe bilmelerine rağmen, aralarında Kırmancki/Zazakî konuşurlardı. Türkçeyi ya köye gelen askerlerden ya da o zamanlar köyümüze gelmeye başlayan sol örgütlerin gerillalarından duyardık. Zaten halam Türkçe için “Zonê Nizamoyani “Askerlerin Dili” derdi.

“Devrimcilerin anlattıkları sosyalizmin, arıların kovanlarda kurdukları sistemle özdeşleştirirdim

Köyümüze gelen devrimciler, kurmak istedikleri sosyalist sistemi anlatırlarken, arıların yaşamı gözümde canlanırdı. Hatta devrimcilerin hayal ettikleri sosyalizmi arılar kendi kovanlarında kurmuş diye düşünürdüm. Zaten arılarla ilgili babamın bir anektodunu hiçbir zaman unutmam. Rahmetli babam Hz. Muhammed’e dayandırılan bir anektodu sürekli olarak bizlere söylerdi. Gerçi daha sonra bunun nerede yazıldığını ve nasıl yazıldığını merak ettiğim için araştırdıysam da bulamadım. Babam Hz. Muhammed’in bir söylevinde, bu dünyada iki şeyin sırrını çözemediğini, birincisinin arı, diğerinin de Hz. Elî olduğunu gururla söylerdi.

Açıklama yok.

Dersim’in tarihsel ve toplumsal yönünden bahsederken, Sunni hakim sistemle problem yaşayan farklı dini inanca sahip kesimlerin; Ezdi Kürtlerin, Ermenilerin, Yahudilerin, Süryanilerin, farklı etnik yapılardaki Hristiyanların, Türkmenlerin toplandığı bir coğrafik mekan içinde oluşmuş bir Dersim kimliğinden bahsediyorsunuz. Dersim’in bu tarihsel ve toplumsal özelliği hakında daha ayrıntılı bilgiler verebilir misiniz?

Sunni mezhebine dayalı sistemle problemleri olan farklı etnik veya inanç kökenli halklar, bulundukları yerlerde barınamadıkları, kendilerine yöneltilen baskılara karşı duramadıkları için bir kesimi göç ederek, Dersim’e sığınmışlar. Çünkü, o dönemlerde mevcut sistem ve iktidar güçleri, Dersim’in dağlık, engebeli, sarp yapısından dolayı bu coğrafyaya hükmedemiyorlardı.

“Dersim tarih boyu farklı inanç ve etnik kökene sahip kesimler için güvenlikli bir liman olmuş

Egemen iktidarların baskıcı ve katliamcı uygulamalarından kaçanlar için Dersim korunaklı bir yaşam alanı, sığınılacak güvenli bir liman olmuştur. Ermeniler, Hristiyanlar, Yahudiler Kürt Ezdiler Dersim’e gelirken, belki ilk düşünceleri bir süre burada kalmak, uygun ortamlar oluştuğunda, tekrardan alanlarına dönmekti. Ancak sistemin uzun bir süre değişmemesi, ortamın müsait hale gelmemesi nedeniyle buralarda kalıcı olarak yerleşmek zorunda kaldılar. Zaten şimdi de Dersim’in toplumsal ve fiziksel yapısına bakıldığında, çok farklı simalarla karşılaşırsınız. Buraya yerleşen bazı aşiretler veya aşiretlerin içerisine dahil olmuş bazı kesimlerin geçmişte hangi milletten ve hangi inançtan oldukları bugün bilinmiyor. Ama göç ettirilmek zorunda kaldıkları, ötekileştirilmiş kimliklerini buraya gelerek korumaya çalışmışlar.

“Kirmancîya Surbelleke yani Rengarenk Kirmancîyê adiyla yeni bir birlik düzeni kurmuşlar

1915 Ermeni soykırımı esnasında binlerce Ermeni’nin Dersim’e sığındığı ve daha sonra imkan bulduklarında buradan Rusya, Avrupa, Amerika vb. yerlere gittikleri bilinen bir gerçek. Bu anlamıyla Dersim için bölgenin güvenlikli limanı, geçici sığınak belirlemesi yanlış olmasa gerek. Tarih boyunca iktidardaki sistemlerle problem yaşayan bütün mağdurların çok rahatlıkla ve hiç tereddütsüz sığınabilecekleri bir limandır Dersim. Göç edenler yerel halkla birlikte, belli bir zaman içerisinde Kirmancîyê fikri etrafında birlik ve aidiyet oluşturmuşlar. Bu dil birliği daha sonra yaşam birliğine de dönüşmüş. Burada yaşayanlar bu birliktenliği tarif etmek için Kirmancîya Surbelleke yani Rengarenk Kirmancîyê tanımını kullanmışlar.

Açıklama yok.

“Alevilerde tembur keyif ve raks için çalınmaz. Bizim için onu çalmak bir ritüeldir. Onunla sadece beyitler çalınır ve söylenir. Bizde davul ve Zurnayla raks yapılır” diyorsunuz. Bununla Kürt Aleviliğinin önemli bir özelliğinden söz ediyorsunuz. Tembur etrafında gelişen ibadeti ve ritüelleri bize anlatır mısınız?

Tembur daha çok Cemler de ibadet için çalınan bir enstrüman olarak kabul edilir. Hatta mesela Silo Qiz ile yapılan bir röportajda, Silo Qiz keman çalarak klam söylediği, cenazelerde bile bunu bu şekilde yapmış birisi olduğu halde, kendisine keman ile tembur arasındaki fark sorulduğunda, temburun yerinin çok ağır ve kutsal olduğunu söyler. Özellikle kendisi tembur çalmadığı halde, tembura böylesine ağır bir anlam yükler. Temburların 3 tellileri haricinde farklı birçok formu vardır. Mesela; bazı tembur formlarında büyük üstad Rencber Eziz’in "Way Way Nînna’sı, Elqajîye” hatta bazı govend şarkıları da çalınıp söylenebiliniyor.  Fakat, en son Fırık Dede, Zeynelê Qeramanî gibi ozanlar tarafından kullanılan 3 telli tembur, bugün de ibadet müziğinin en temel enstrümanı olarak görülmekte.

“Dersim’de Heq için yapılan müzik diğer bütün müziklerin üzerinde durmuş”

Avrupa’da Hak ve Hakikat için çalınıp söylenen müziğe Tanrı için yapılan, kutsal yani Sakral müzik deniliyor. Bizde bu ayrım şu şekilde oluyor; Dünyevi ve dünyevi olmayan, Tanrı için yapılan müzik şeklinde ayırıyoruz. Dünyevi müzik daha çok eğlence, keyif vb. içeriklerde yapılırken, dünyevi olmayan müzikler de ağırlıklı hakikat arayışı, Heq’e ulaşma müziği olarak, karşımıza çıkıyor. Hatta, çoğu kez temburla müzik yapan ustalarla karşılaştığımda ve sohbet ettiğimde, tembur dışında başka enstrümantallerle yapılan müzikleri basit gördüklerini ve küçümsediklerini gördüm. Bu da gösteriyor ki; Heq için yapılan müzik, diğer bütün müziklerin üzerinde gibi. Bu müzik analizinde de görüldüğü üzere, Pirlerin toplum içerisindeki konumları ve toplum üzerindeki etkileri çok önemli. Pirler toplum içerisinde statü gereği, dominant konumdaydılar. Müzik üzerindeki etkileri de bu şekilde yansımıştır.

“Ben de Heq için ya da hakikat için çaldığım parçaları temburla çalıyorum”

Ben de Heq için ya da hakikat için çaldığım parçaları temburla çalıyorum. Bunun yanında temburun farklı formlarını da çalabiliyorum. Elbette eski dönemlerde Pirlerin belirlediği tarzda bir tembur çalma stiline kendimi zorunlu kılmıyorum. Mesela; onlar tembur çalarlarken, ateşe girer gibi,rütiel şeklinde yaparlar. Biz toplum içerisinde şimdi aynı ritüelleri uygulayamıyoruz elbette. Bu daha çok tarihsellik içerisinde insanlarımızın tecrübe ile kazandıkları bir yetenek. Yazık ki, günümüze ulaştırılamadı bu birikim. Biz de, şimdi tembur çalarken itikat üzerinden bazı resimler veriyoruz ama, onlar gibi ateşe girme cesaretimiz yok. Pirlerin sanatı, tarihsel süreç içerisinde kazanılmış kültürümüzün bir parçası olarak, görülmeli ve kabul edilmelidir.

Açıklama yok.

Kürt Alevi geleneğinden geliyor olmanız, erken yaşta müzik sanatıyla tanışmanızı sağlamış. Tembur ve müzikle tanışma hikayenizi ve bu alandaki arayışlarınızı anlatabilir misiniz? Zaza müziğinin tartışmasız otoritesi olarak kabul görüyorsunuz. Mikail Aslan bu noktaya nasıl geldi? Ne tür deneyimlerden geçti?

Otorite belirlemesi biraz ağır bir sorumluluk, bu biçimde belirlemeniz biraz zor şimdi.  Kanımca, daha çok tarihe bırakmak gerekiyor. 18–19 yaşlarında anadilimde müzik yapma çabam aslında politik bir refleks olarak gelişmedi. Tembur çaldığım zamanlar, içimden gelen ses, tabii olarak Kirmanckî–Zazakî oluyordu. Daha 10 yaşlarımda zorunlu olarak, Kayseri’ye göç etmek zorunda kaldık. Kürt-Zazaların hiç olmadığı bir Türk mahallesine yerleştik. Dersim’den götürebildiğimiz sadece kırık dökük bir iki tane Mahmut Baran kasetleriydi. Memleket hasretini gidermek için, eve kapanır o kasetleri dinler, ağlardık. Tabi zamanla Aşık Veysel, Arif Sağların çevresinde gelişen Alevi müziklerini de dinledik.

“Erivan Radyosu’nun sanat hayatımda yük bir etkisinin olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim”

Bireysel olarak çalıp söylemeye başladığımda, ağırlıklı kendi anadilimle söyledim. Almanya’dan köye getirilmiş kaset çalar radyodan Erivan Radyosu’nu dinlerdik. Benim sanat hayatımın başlaması ve gelişmesinde Erivan Radyosu’nun etkisinin büyük olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Şehir yaşamının içine girmek bende asimilasyona neden olmadı. Tam tersine asimilasyona direnme, ona karşı durma özelliğimi daha fazla geliştirdi. Lise yıllarında Erzurum–Hınıs’lı bir arkadaşımla kurduğumuz ilk grubun ismi asimilasyona inat “De Lori”ydi. Zülfü Livaneli, Ruhi Su gibi usta Türk sanatçılarını dinliyorduk ama, biz her şeye rağmen kendi anadilimizde müzik yapmak istiyorduk. O dönemler var olan çay ve türkü bahçelerinde, Hınıslı arkadaşımla birlikte çalmaya başlamıştık. Daha çok popüler olan halk türküleri ve protest müzikleri söylüyorduk ama, yan yana geldiğimizde kendi anadilimiz olan müzikleri söylemeye ağırlık veriyorduk. Zaten ilk denemelerimi daha 17–18 yaşında yapmaya başladım.

“ilk ezgilerimi de Kirmanckî (Zazakî) olarak icra ettim.”

Müziğe ilk adım attığımda, hiçbir çevreden destek görmedim. O dönemler destek verebilecek çevreler de zaten kendi ideolojileri, siyasetlerine denk düşen müziklere destek veriyorlardı. 1992’de Malatya İnönü Üniversitesi’nde sol örgütleri haricinde farklı Kürt siyasi görüşleriyle tanışma imkanım oldu. Onların anadile sahiplenme yaklaşımlarını görünce cok heyecanlandım ve benzer düşünenlerle karşılaşmak beni mutlu etti. Anadilimizi canlandırma,yaşatma yaklaşımları, düşünceleri beni heyecanlandırdı. Adeta içimdeki Seyît Rıza, Şahan Ağa, Alişer Efendi’nin duygu ve düşünceleri hayat buluyor gibi bir his uyandırdı. Anadilimde müzik yapma istemimi üniversite çevresindeki Kürt siyasi görüş sahibi kişilerin desteklemeleri, beni biraz daha kamçıladı ve kendim için en doğru yolun bu olduğuna karar verdim.

Şive farklılıkları sadece Kirmancki – Zazakî’de değil, bütün dil ve lehçelerde mevcuttur. Bu bir zenginlik”

Kirmancki–Zazakî müzik yapma kararını üniversite ortamında aldığımı belirtebilirim. Zaten Kirmancki–Zazakî lehçesinin sadece Dersim’de değil, geniş bir coğrafyada konuşulduğunu erken yaşlarda fark ettim.   İlk albümde, Mamosta Malmisanij’ın kitabından seçtiğim bir şiiri müziğe dönüştürdüm. Bingöl, Siverek, Diyarbakır’da şive farklılıklarıyla birlikte anadilimde konuşulduğunu görünce, bunun nedenlerini araştırmaya başladım. Bu arayışla birlikte, kendi şivesini doğru, diğer şiveleri yanlış görme eğiliminin doğru olmadığını ve cahilce olduğunu fark ettim.  Ağız farklılıkları sadece Kirmancki–Zazakî’de değil, bütün dil ve lehçelerde mevcut. Aslında bu bir zenginlik. Varto, Siverek’te farklı şivelerle karşılaştığımda heyecanlandım, sanatım için bunun faydalı bir zemin oluşturacağını, değer katacağını farkettim.

“Piran yöresine ait ilk deyêr yaptığımda, Dersim’deki bazı sanatçı arkadaşlar bana, yöremizin dilini bilmediğimi ve bozduğumu iddia ettiler”

Farklı şivelerdeki eski klamları köylerden toplayarak, onları işlemek istiyordum. Kirmanckî–Zazakî'nin sadece Dersim sınırları içerisinde konuşulan bir lehçe olmaktan öte büyük bir coğrafyada, daha geniş kitleler tarafından konuşulan bir lehçe olduğunu görmek, mutluluk vericiydi. Aynı şekilde Kirmanckî–Zazakî lehçesiyle konuşmalarına rağmen, mezhep inançları Alevi veya Suni olan kişilerin bunu farklılaştırmaya çalışmalarını, yüzeysel ve çok dar bir yaklaşım olarak gördüm. Bütün bu gerçekler, çok erken yaşlarda hafızama yerleşti. Hatta Piran yöresine ait ilk der yaptığımda, Dersim’deki bazı sanatçı arkadaşlar benim, yöremizin dilini bilmediğimi ve bozduğumu iddia ettiler. Merak edip bu şive farklılıklarımızı araştırmadıkları için dilimizin zenginliğinin farkına varamamışlardı.

Açıklama yok.

Dilimizdeki şive zenginliğini ve renkliliğini çok seviyorum.”

Bu yönlü eleştiri geliştirenlere şunu belirtiyorum; müziklerimde ifade ettiklerim yörelerimize ait şiveler, bu da dilimizin renkliği, zenginliğidir. Şayet müziğimde, sanatımda bir gelişme kaydedebildiysem, bir yerlere ulaşabildiysem, bunu toplumumuzun farklı zenginliklerine ve renklerine borçlu olduğumu, içtenlikle söyleyebilirim. Şive zenginliğimizi ve renkliliğini çok seviyorum. Mezhepçi ve şive farklılıklarını ön plana çıkaran yaklaşımları asla taassup etmediğim gibi, doğru da bulmuyorum. Birlikte yaşadığımız, aynı havayı soluduğumuz Ermenileri, Ezdileri gördüğümde, kendimi onlarla da hissediyorum. Şive, lehçe, halk vb. gibi farklılık gözeten yaklaşımları hiçbir zaman doğru görmedim, görmüyorum. Bu tür yaklaşımlarla karşılaştığımda hayrete düşüyorum ve şaşırıyorum.

Müzik sanatı sizde bir alan çalışması gibi.  Asıl kaynağa ulaşma, onu estetize ederek, günümüz değerleriyle sunuyorsunuz. Bunu nasıl başarıyorsunuz? Burda ne tür sorunlarla karşılaşıyorsunuz? Özellikle Vengê Royî albümleri ve Rençber Eziz parçaları üzerinden değerlendirirseniz; Dersim, Bingöl, Diyarbakır ve Siverek klasik Zazaca müziklerindeki içerik ile biçimdeki benzerlikleri ve özgünlükleri nelerdir?

İnsan bir şeyi severek yaptığında, muazzam gelişmeler ortaya çıkartabiliyor. İşimizi yaparken kesinlikle önyargılardan uzak durmalıyız çünkü; önyargılar insanı daraltıyor, kilitliyor diye düşünüyorum. Vengê Royî albümünü yaparken, çok güzel, değerli şeyler kazandım. Vengê Royî bir müzik yolculuğuydu.  Oradan bir albüm çıkmış gibi görünebilir ama hazırlamak için Siverek’e gitmek, Rencber Aziz’in mezarını ziyaret etmek, Bingöl’ü dolaşmak, tanımak adeta evrene yolculuktu. Bu yolculuktan sonra melodi, deyiş, klamlar ortaya çıktı. Diyebilirim ki; bizim orada yaptığımız bir albüm olayının ötesinde, kendimizi anlamak, toplumu anlamak ve dokunmaktı. Tüm bunlar müzikle, albümle birleşince, muazzam tecrübeler ortaya çıktı. Tek tek köylere gitmek, insanlarla birebir konuşmak, birlikte yaşamak ve kültürel benzerlikleri harmanlamak çok anlamlı ve güzel tecrübelerin ortaya çıkmasını sağladı. Bu nedenle Vengê Royî albümü benim açımdan sadece bir albüm değil, o yöre insanlarıyla bir bağ kurmak, o kültürle daha fazla içli dışlı olmaktır. Daha güzel şeylerin yapılabilmesi için güçlü bir zemin yarattı.

“Dersim, Bingöl, Diyarbakır Siverek şiveleri farklı aslında birbirlerini tamamlar niteliktedir”

Dersim, Bingöl ve Diyarbakır yöresinde konuşulan Zazaca’nın hem içeriğinde hem de biçiminde belli bir farklılığın olduğu doğru. Ancak birbirlerini tamamlar niteliktedir. Örneğin; Dersim’de yapılan müzik geçmişte yaşanan katliamların etkisiyle, biraz daha dramatik ve acı içerikli olurken, Diyarbakır ve Bingöl’de yapılan klamlar daha pozitif, daha keyifli, ritmik ve daha hafif olabiliyor. Bu durum benim için  hem daha güzel tecrübelere hem daha pozitif çalışmalara imza atmama yol açtı.

“Diyarbakır, Dersim, Bingöl’deki melodik yapılar birbirine çok yakın”

rmancki–Zazakî müzikte bölgeler arasinda cok büyük farklılıklar bulunmuyor. İfadelerde, özellikle melodik vurgularda, nefeste bazı farklılıklar söz konusu. Ama temeli itibariyle ve güncel anlamda, Diyarbakır, Dersim, Bingöl vb. coğrafyada ki melodik yapılar birbirine çok yakın. Bunun dışında Dersim de kaybolmuş bir makam başka bir yerde karşımıza çıkıyor, örnek Hicaz dediğimiz makama artık Dersim’de karşılaşamazsınız fakat Diyarbakır’da halen bazı müziklerde hicaz kullanılmaya devam ediyor. Bir bölgemizde kaybolmuş bir makamı başka bir bölgemizde bulabiliriz. İşte bu birbirini tamamlayan etkenlere yol açıyor. Dar bir yaklaşımla. "Bu bizim makamımız değil, bu makam bize olmaz veya bizim şivemizde değil." denilirse faydası olmaz, aksine daraltır ve zararı olur.

Sonuç olarak; müziği dünyevi ve inanç olarak iki kategoriye ayırdığımızda, Dersim’de icra edilen müziğin diğer bölgelere nazaran Alevilik'ten kaynaklı ortaya çıkan bir itikat müziği bulunmakta. Bu da, diğer bölgelerdeki müziklerden farklı bir durumu ortaya çıkartıyor.

Kürt-Zaza müziğinin gelişmesinde büyük katkıları olan ve sanatlarını yakından tanıdığınız, parçalarını icra ettiğiniz, Ap Silêman (Silo Qiz) ve Rençber Eziz’in müziklerini nasıl tanımlarsınız? Zazaca müziğinin gelişimindeki rolleri nedir?

Dersim'in dengbeji Sili Qiz ile ilgili görsel sonucu

Silo Qiz daha eski bir kaynak olarak karşımıza çıkıyor. Klasik bir dengbej sanatını icra ediyor. Bu nedenle ona bir Zaza dengbeji diyebiliriz. Örneğin, Silo Qiz’in söylediği parçalarda Kirmanc dengbejlerin sanatına yakın bir stil var. Silo Qiz yaşanmış, gerçek hikayeleri çok geniş ele alıyor. Coğrafya tasvirlerini en ince ayrıntılarına kadar veriyor. Müziğinde yavaştan hızlıya, hızlıdan yavaşa geçişleri çok güzel ayarlıyor. Melodilerin içerisinde çok kapsamlı anlatımlara yer veriyor. Eserlerinde olayları ve olguları çok geniş, kapsamlı tasvir ediyor. Müzikal olarak bir ana tema kuruyor ve sürekli olarak geçişler yaşıyor.

“Rencber Eziz’in müziğinde protest bir tarz söz konusu”

Rencber Eziz ise yaptığı müzik itibariyle biraz daha modern bir döneme denk gelen bir sanata imza attı. Kısmen modern ideolojilerden etkilendi diyebiliriz. Zaten Rencber Eziz’de kendisini Kominist ideolojiyi savunan birisi olarak tarif ediyor. Eserleri ağırlıklı olarak kısa metinler şeklinde ve düzenlidirler. Çok büyük bir serbestlik yok içerisinde. Bir ara çalması var ve zaten bu da bildiğimiz “Lauk-Deyîr” şeklindedir. Fakat temaları farklıdır. Çünkü Rencber Eziz’in müziğinde “Protest” bir özellik söz konusu. Toplumsal problemleri müzik aracılığıyla ele alma çabası var. Bunu çok radikal hatta bazen uç bir çizgide dile getiriyor. Rencber Eziz’in çok korkusuz ve cesur bir yapısı vardı. Silo Qiz’in ve Rencber Eziz’in benzer özellikleri; ikisi de büyük sanat üstatları, kendi coğrafyalarından, kendi toplumlarından besleniyorlar.

Rençber Aziz ile ilgili görsel sonucu

“1938’de askerler Silo Qiz’i, müziğiyle onları eğlendirsin diye öldürmüyorlar”

Silo Qiz 1938’de keman çalma yeteneği sayesinde askerler tarafından öldürülmüyor, canı bağışlanıyor. Askerler; “bunu öldürmeyelim, bize oyun havaları çalar, bizi eğlendirir” diye düşündükleri için, öldürmeme kararı alıyorlar. Silo Qiz’in eserlerini söylemek çok zor. Komplex bir anlatım biçimi söz konusu. Her sanatçının okuyabileceği bir müzik türü değil. Şakiro’nun dengbejlik eserlerini söylemek gibi. Dengbejlik eserleri serbest stil ve çok uzun oldukları için, onları bir bütün ezberlemek ve söylemek çok zor. Dersim’le ilgili sanattan bahsedildiğinde, Ap Silêman’ın bıraktığı kaynaklar çok önemlidir.

“Rencber Eziz, Bingöl’ün bir Zaza şehri olduğunu net olarak ortaya çıkardı ve gösterdi”

Bingöl’den bahsedildiğinde akla ilk gelen isimlerden birisi Rencber Eziz’dir. Bazen şunu düşünmüyor değilim; Şayet Rencber Eziz’in Bingöl’e kattığı sanat değerleri olmasaydı, Bingöl’ün Zazalığı’ndan ne kalabilirdi? Bingöl’ün bir Zaza şehri olduğunu net olarak ortaya çıkaran, gösteren bu anlamıyla Rencber Eziz’dir. Rencber Eziz olmazsa belki Bingöl’de geçmişten günümüze gelen Zazaca sanat eserleri kaybolabilirdi. Elbette daha öncesi de var.  Malesef kayıt altına alınmadığı için geçmişin değerleri, çoğunlukla günümüze ulaşamadı. Sonrasında da sahip çıkılamadığı için, kayboldular.

“Rencber Eziz anadilimizle olan bütün eserleri, emek katarak daha güçlü hale getirdi”

Rencber Eziz çalışmalarını kayıt altına alarak, geniş kitlelere ulaştırınca bu coğrafyada kaybolmaya yüz tutmuş anadilimiz yeniden canlandı. Eğer o olmasaydı Bingöl veya Elazığ gibi kentlerde halkımız İzzet Altınmeşe gibi anadilimizi asimile etmeye çalışan sanatçılara yönelirdi. İzzet Altınmeşe bölgenin eserlerini Zazaca’dan veya Kırmanci’den Türkçeye çevirerek, anadilimizin asimile edilmesine, zengin kültürümüzün çalınmasına vesile oldu. Kültürel ve sanatsal çalıntıya karşı Rencber Eziz, bölgede anadilimizle olan bütün eserleri, emek katarak daha güçlü hale getirdi. Rencber Eziz’in; “Feqîrê Çolik mi vîr ra neşînna” sözü hiçbir zaman unutulmamalıdır.

Kîlîtê Kou (Dağların Anahtarı) Albümünü 2003 yılında yaptınız ve çok ses getiren bir albüm oldu. Özellikle albüm Hemedê Mirzê Silî hikayesinden adını aldı. Sizin açığa çıkarttığınız bu hikaye, edebi eserlere konu oldu. Bu parçadaki sözler o dönemde dile gelen doğaçlamalar mı, yoksa o döneme ait ezgiler mi? Siz bu hikayenin kaynağına nasıl ulaştınız? Bu parçanın ve albümün konseptini nasıl oluşturdunuz?

2002–2003 yılında Kîlîtê Kou albümünü bitirmiş ama henüz albüme verecek ismi bulamamıştım. Yani albüm tamamdı ve piyasaya sürülmeye hazırdı. Ancak, albüme verilecek ismi henüz netleştirememiştim. Tam o dönemde Cemal Taş’la karşılaştık. Bu albümde kaybettiğimiz tarihi, kültürel ve mitolojik her şeyi yeniden canlandırmayı amaçlıyordum. Cemal’le karşılaştığımızda bana “Mi kîlîtê kou kerd vîndî hikayesini anlatınca tüylerim diken diken oldu. Ve Cemal’e teşekkür ederek, uzun zamandır isim aradığım albüme isim bulmamı sağladığını söyledim. Orada anladım ki; biz  Mi kîlîtê kou kerd vîndî ” yani “Ben Dağların anahtarini Kaybettim Sembolik olarak “Dağların Anahtarı” kaybettiğimiz tarih, mitoloji ve kimliğin bütününe karşılık gelen bir tanımlama, isabetli bir metafor.

Mikail Aslan Mi kilidi kou vire kerdo ile ilgili görsel sonucu

“1938 ‘de kaybettiklerimizi en iyi anlatan hikaye; “ Mi kîlîtê kou kerd ”

Buradaki dağların anahtarının hikayesi; Demenan aşiretinden olan bir direnişçinin kaybettiği oğludur. Tarihsel bütün kayıplarımızı, ben o kelimede buldum diyebilirim. '1938’i, orada kaybettiklerimizi en iyi anlatacak hikaye ve cümle budur.' diye düşündüm. Yüzyıllardır kesintisiz yaşadığımız dağlarımızda, bir nevi her şeyimizi kaybeder bir hale gelmişiz. Tarihler boyunca, dinsel, inançsal, kültürel ve etnik olarak bütün varlığımızı bu dağlarda korumuş ve bugüne getirebilmişiz. Direnişçilerin söylediği sözleri, müzikal olarak dile getirmeye çalıştık. Kullandığımız sözler direnişçilere ait o zamanın doğaçlama sözleridir.

"Dışardan kimliğimizi Zaza olarak adlandırırlar. Bizde kendi içimizde; Kirmanç, Dimilî, Kird, vb. olarak isimlendiririz." diyorsunuz. Bu tespit ve tanımlamanız ne tür tepkilerle karşılaştı? Zazaların mezhep ve şive farklılıkları Zazaca dilini ve sanatını nasıl etkiliyor? Sizce Zazaca dilinde bir standardizeye gidilmeli midir? Zazacanın yazılı edebiyat ve sanat dili olarak gelişmesi için neler yapılmalıdır?

Kirmanc, Dimilî, Zaza, Kird isimleri, her bölgemize göre kendimizi isimlendirdiğimiz ifadeler. Sosyal yaşam biçimleri, farklılıklar isimlendirmelerde belirleyici rol oynamış. Bu isimlendirmelerin tümünde kendine has anlamları var.  Hiçbiri yoktan var edilmemiş. Bu isimleri birer renk, birer bileşim olarak görmeliyiz. Ben bu şekilde görüyor, bu şekilde kabul ediyorum. Örneğin; Dimilî kelimesi bana diğerlerinden daha fazla ilginç geliyor. Neden? Bunu bir örnekle açıklamak istiyorum; Halam sürekli olarak; Ma Kirmancî me, kokê ma Dimilî yo”, “Biz Kirmancız kökenimiz Dimilî‘dir” diyordu. Eskiden köyümüze Palolular gelirlerdi, büyük halam onlarla konuştuğunda; “Bunlar bizdendir, bunlarda Dimilîdirler” derdi. Hatta köyümüze gelen Palolu çerçilerden birisi köyümüzde yaşayan bir kıza aşık oldu. Köy büyükleri kızı verip vermeme konusunu görüşmek üzere cemaat kurdular. Dedem cemaate; “Bunlar Palo’dan gelmişlerse Dimilîdirler, bizdendirler” demiş. Yine Palolu bir yaşlıyla konuştuğumda, bana Dezeyê ma yê”, “Derezalarımız-Kuzenlerimiz” diyerek sarıldı. Dersimlileri böyle görüyorlardı.

“Dimilî” tanımının diğer bütün tanımlardan daha eski bir tanım olması yüksek bir olasılık”

Bütün Alevi Zazalar olmasa bile Hozat ve Çemişgezek’teki yaşlılarımız Dimilî ifadesini kullanırlardı. Aynı şekilde “Dimilî” Siverek vb. yerlerde de kullanılıyor. “Dimilî” kelimesinin diğer bütün tanımlardan daha eski olması yüksek bir olasılık diye düşünüyorum. Onun için bana kalsa “Dimilî” tanımının kullanılmasının daha doğru olacağını düşünüyorum. “Zaza” tanımı dışarıdan bizim için kullanılarak, daha popüler bir hale gelmiş, yer edinmiştir. Aynı şekilde “Kirmanc” tanımı kullanıldığında, “Kurmanc” tanımıyla çok yakın bir konumda olduğu için kavram kargaşasına yol açma ihtimali bulunmakta. Bu nedenle çoğu zaman bizde kendi içimizde Zaza tanımını kullanmak zorunda kalıyoruz. Sonuç olarak; keşke Zaza tanımı yerine Dimilî tanımı olsaydı. Benim bireysel olarak daha çok benimsediğim tanım bu.

“Siverek’e gittiğinizde konuşulan dile Dimilkî, Bingöl’de buna Kirdki, Dersim’de ise Kirmancki deniliyor”

Siverek’e gittiğinizde konuşulan dile Dimilkî, Bingöl’de buna Kirdki, Dersim’de ise Kirmanckî deniliyor. Yani kısacası şunu söylemek istiyorum; bütün bu tanımlar birbirine zıt veya karşıt değiller. Bazıları bu tanımlar üzerinden farklı uç noktalara çekmeye çalışıyorlar ama bu eğilimler, yaklaşımlar zarar veriyor.

“Dimilkî, Zazakî, Kirmanckî tanımlamalar siyasete alet edilmemeli”

Vengî Roye” albümünü yaptığımda Kürt basınından bir gazeteye albümün tanıtımı için basın bülteni gönderdim. Biz basın bültenine Dimilkî diye yazmıştık ama onlar Dimilkî tanımını çıkartarak yerine Kirmanckî diye yazmışlardı. Bende kendilerini aradım ve onlara şunu söyledim; ben şimdi Dersim’den Siverek’e doğru “ Vengê Royî albümünün tanıtımı için gideceğim. Siverek’tekiler kendi anadili için Dimilkî diyorlar. Siz bizim basın bültenimizdeki bu tanımı değiştirmişsiniz ama bizim buna hakkımız yok. Onlar kendilerine Dimilkî dedikleri için biz bu şekilde tanımladık. Siz neden bunu değiştirdiniz. Bana verdikleri cevap ilginç; karar verdik, Dimilkî değil Kirmancki dediler. Yani albümü yapan Mikail Aslan bunu değiştirme hakkını kendinde göremiyor ama onlar bir karar aldık ve değiştirdik diyebiliyorlar. Bu nedenle diyorum bazı şeyler siyasete alet edilmemeli.

“Zazaların şive farklılıkları kanımca mezhep farklılıklarından kaynaklanmıyor”

Zazaların mezhep ve şive farklılıklarına geldiğimizde; Zazaların şive farklılıkları benim düşünceme göre mezhep farklılıklarından kaynaklanmıyor. Örneğin, Çemişgezek ve Hozat’ta konuşulan şivelerle Erzincan veya Dersim merkez çevresinde konuşulan şiveler birbirine tamamen benzemiyor. Oysa bu yörelerde bir mezhep farklılığı yok ama şive farklılığı var. Ya da Dersim merkezde konuşulan Zazaca ile Varto’da konuşulan Zazaca’da da şive farklılığı var. Koçgiri’de konuşulan Zazaca da birbirinden farklıdır. Bu nedenle birey olarak ben şive farklılıklarının mezhep farklılığından ötürü ortaya çıktığına inanmıyorum.

“Bilinçli toplumlarda şive farklılıkları kültür, sanat ve edebiyata çok büyük katkılar sağlar”

Zazaca’da farklı şivelerin sanat üzerine etkisine geldiğimizde; belirttiğim gibi şive farklılıkları sadece Zazaca’da yaşanmıyor. Kurmanci’de ve Ermenice’de, var. Mesela ben şimdi Almanya’da yaşıyorum ve Almanya’nın Doğusu ile Batısında da şive farklılıkları var. Yani bütün diller de şive farklılıkları mevcut. Bu nedenle bilinçlenen toplumlarda şive farklılıkları kültür, sanat ve edebiyata çok büyük katkılar sağlar. Biz Zazalar için de aynı durum geçerli. Bilinçlendiğimiz oranda, şivelerimizi kültür, sanat ve edebiyatta bir zenginlik, bir başka renk olarak olarak algılayabiliyoruz.

“Zazacanın 5 farklı şivesinde klam söylüyorum”

YouTube’de Dersimli biri videonun altındaki yorum kısmına, " Mikail Aslan bizim dilimizi bilmiyor, biz onun söylediklerini anlamıyoruz." diye yazıyor. Oysa, Zazaca'nın 5 farklı şivesinde klam söylüyorum. Yorumu yazan, kendi köyünde konuşulan Zazacayı yada yaşadığı çevrede konuşulan şiveyi biliyordur. Buna rağmen yorum yaparken, Zazacayı herkesten daha iyi biliyormuş gibi yazma hakkını kendinde bulabiliyor. Benim Zazaca bilmediğimi iddia ediyor. Maalesef toplumumuzun yüzde 70’i bu şive farklarının bilincinde olmadığı için rahatça yargılayabiliyorlar. Türkiye’de mesela, Karadeniz'de söylenen bir türküyü dinleyin, Burdur’a gelin oradaki bir türküyü dinleyin, Türkiye’nin birçok yöresindeki insanlar bu şiveleri anlayamayabiliyor. Diğerlerine, " Siz Türkçe bilmiyorsunuz, bu türkü Türkçe değil." demezler. Bu örnekler farklı ülkelere de indirgenebilir. Anlayıştaki fark ne? O toplumlar bunu zenginlik olarak ele alıp, ona göre değer veriyorken, bizim gibi toplumlarda negatif bir yaklaşım olarak yansıyor.

 “Zazaca’nın gelişimi için standardize olması şart”

Standardize konusu çok önemli bir konu. Ben Vate grubu çalışmalarını 20 yıldan beridir elimden geldiğince yakından takip etmeye çalışıyorum. Mamosta Malmisanij, Munzur Çem ve burada isimlerini tek tek ifade edemeyeceğim birçok insan muazzam çalışmalara imza attılar. Şiveler arası standardize çalışmalarını ilk defa onlar başlattılar. Halen bu standartlaşmaya karşı çıkanlar var.  Kürt televizyonlarına bakıyorum Kurmanci’de de bir standartlaşma süreci yaşandı ve şu an bu standartlaşmaya uygun bir dil kullanılıyor. Kurmanci’de şive farklılıkları yok mu? Bir Dersim Kurmancisiyle, Mardin, Maraş, Hakkari vb. kentlerde konuşulan Kurmanci şiveleri arasında farklar var. Ancak televizyonlarda hem spikerlerin kullandığı hem altyazılarda kullanılan dile bakıyorsun standardize edilmiş bir durum karşımıza çıkıyor. Zaten bir dilin gelişimi için standardize olması şart. Elbette Kürt televizyonlarını izleyen bir Maraşlı veya Dersimli dinlediği dile baktığında doğal olarak, " Bu benim şivem değil, Diyarbakır, Mardin veya Botan şivesidir."diyebilirler. Sonuç itibariyle standardize olayına bir yerde de başlamak gerekiyor.

“Zazaca da standartlaşmaya giderken Siverek ve Varto Zazacasının temel alınması halinde ciddi bir rahatlama olacağı kanısındayım”

Zazaca da bu standardize gelişmek zorunda. Mesela Dersim Zazacası ile Bingöl’ün ki birbirinden çok farklılıklar arz ediyor. Örneğin Siverek’te konuşulan Zazaca hem Dersimliler hem de Bingöllüler tarafından anlaşılıyor. Bu nedenle Zazaca da standartlaşmaya giderken Siverek ve Varto Zazacasının temel alınması halinde, ciddi bir rahatlama olacağı kanısındayım. Tabi şunu da belirtmem gerekir ki; ben bu görüşlerimi sadece tecrübelerime dayanarak söylüyorum. Bu iş tamamen filologların işi. Zazaca’nın ölmemesi için kesinlikle bir standartlaşmaya gitmek gerekiyor.  Vate çevresinin bu alanda oluşturduğu mükemmel bir çizgi var, başaracaklarına da inanıyorum.

“Dilin otantik yapısını kaybetirmeden, standardize çalışması yapılmalı

Diğer taraftan bir dil standardize olduğunda kendi otantik yapısını kaybediyor. Böyle bir ikilem de var, bu doğru. Bu çalışmaları yapanların buna dikkat ettikleri kanısındayım. Şuna benziyor; bir dengbej serbest stille bir klamı söylediğinde verdiği ruh ve duygu nasıl farklıysa bu klamı alıp enstrümanlarla icra ettiğinde daha farklı bir yapı alır. Zira, serbest stilin aksine enstrümanlarla icra, metoda, ritme çekmek zorunda bırakır, klam otantik yapısını kısmen kaybedebilir.  Fakat yazı dili ve bölgeler arası birliği sağlayabilmek için bu gerekli. Dil bilimcilerimiz eminim bu hususlara bizden çok dikkat ediyor, mümkün mertebe dilin otantik yapısını bozmadan yapmaya çalışıyorlardır. Standartlaşmaya karşı olanlar için de şunu belirtebilirim; Zazaca’nın sadece folklorik bir dil olarak kalmasını ve gelişmemesini istiyorsanız, dilimizin haber, siyaset ve yazı dili olmasını istemiyorsanız elbette karşı çıkabilirsiniz.

“Siyasal görüşleri farklı olanlar dillerinin hatırı için ortak ve organize bir dil yaratma konusunda birlikte çalışma tahammülünü geliştirmeliler”

Zazaca‘nın son yıllarda ciddi anlamda ve gözle görülür bir şekilde edebiyat alanında bir gelişme yaşadığına, ilerlemeler kaydettiğine tanık oluyoruz. Özellikle son 30–40 yılda gelişen Kürt mücadelesiyle birlikte bu gelişiyor. Şüphesiz Zazaca‘yı Kürtçe’den ayrı bir dil olarak gören ve ayıran bazı cevreler de var.  Bu çevrelerin siyasi görüşleri, dil konusundaki düşünceleri farklı olsa bile, dile karşı geliştirilmiş ciddi bir sorumlulukları varsa ortak alanlar yaratılabilir. Aşırı ayrıştırıcı bakış açıları ve yaklaşımlar dilin gelişmesine zarar veriyor. Oysa   organize bir dil yaratma hedefiyle birlikte çalışma tahammülünü yakalamalak gerekiyor. Bu katılımcıların kendi siyasal fikirlerinden vazgeçmeleri anlamına gelmiyor.

“Kurmanci dilinin geliştirilmesi çalışmalarının bir benzerini Zazaca’da göremiyoruz, Zazaca yayın yapan bir televizyonun olması çok önemli

Bu çalışmalar sadece elit bir kesimin çalışması gibi görünüyor. Halk içinde bir duyarlılık, onu katma görünmüyor. Kıyaslamıyorum ancak, Kurmanci çevresindeki dilin geliştirilmesi çalışmaları benzerini Zazaca’da göremiyoruz. Zazaca çalışmalar elitist biçimde ilerliyor, halka indirgenemiyor. Halka mal olmayan bir çalışma da   istenildiği düzeyde verim alamaz. Wate ve benzeri çevrelerin yaptığı çalışmalar çok değerlidir. Bunların halka ve günlük yaşamada yansıması gerekiyor. Aksi taktirde dil yok olmayla yüz yüze kalabilir, harcanan emekler boşa gidebilir. Dilin gelişimi için televizyon, dergi, gazete ve basın çalışmaları çok önemli. Sadece Zazaca yayın yapan bir televizyonun olması bu açıdan çok önemli.  

Zazaca dil yapısı ve fonetiği müzik sanatının icra edilişinde hangi özgünlüğe sahip? Zazaca'da dünyaya açılmış biri olarak, Zazaca müzik sanatına rağbet nedir? Bu dilde sanat nasıl değerlendiriliyor?

Nasyonalist Türk tarihçisi Hasan Reşit Tankut, Mustafa Kemal ve İsmet İnönü tarafından 1938’den önce Dersim’e alan çalışması için gönderiliyor. "Zazalar üzerine Sosyolojik Tenkitler" isimli bir kitabı var. Kitabında Zazaca konuşanların çok güçlü bir fonetiğe sahip olduklarına değiniyor.

“Nasyonalist Türk tarihçisi Hasan Reşit Tankut Kürtlerin Türkleştirilmesini, Zazaların üzerinden başlatılması gerektiğini bilimsel bir tez olarak tavsiye eder”

 Tankut, Zazaca’nın hem Doğudan Arap, Fars hemde Kuzeyden Kafkas dil fonetiğini kullanabildiğini söyler. Zazaların Kurmanclara göre diğer dilleri daha hızlı bir şekilde öğrendiklerini belirtir. Şu tespitte bulunur; Kurmanclar iki kuşak sonra bile Türkçe konuştuklarında şivelerinden hemen fark edilir oysa Zazalar bir kuşak sonrasında bile Türkçeyi çok iyi konuşabilir. Bu durumu Zazaların çok zengin bir fonetiğe sahip olmasına bağlar. Zaten bütün bu değerlendirmelerine bağlı olarak Kürtlerin Türkleştirilmesi çalışmasını Zazaların içerisinden başlatılması gerektiğini bilimsel bir tez olarak tavsiye eder. Yani asimilasyonun Zazalar üzerinden daha hızlı sonuç alabileceğini tavsiye eder.

“Avrupa’da vokal ses İtalyanca’dır bizim coğrafyamızda vokal ses Zazacayla özdeşleşir”

Kirmanckî - Zazakî fonetiği müzikal açısından değerlendirildiğinde hem boğazdan hem gırtlaktan çıkan sesler aynı zamanda dil ucuyla ifade edilen seslerle birlikte bu fonetik yapıyla çok daha karakteristik bir şarkı okuma durumu gelişiyor. Doğal olarak fonetik şekilleniş, bir farklılıkta yaratmakta. Bu nedenle çevre halklar yani sanatla ilgili olan Türkler, Ermeniler vs. her zaman Zazaca’nın müziğe çok güzel uyum sağladığını söylerler. Bu doğru bir tespit. Örneğin, Avrupa dilleri arasında da en iyi vokal sesi İtalyancadır. Avrupa’daki diğer dillere, Almanca, Fransızca, İngilizce vb. göre şarkı söylemeye müzik yapmaya daha yatkın bir dil. İşte Avrupa’daki bu gerçeklik bizim coğrafyamızda da Zazacayla özdeştir.

“Zazacanın kendisini yaşatma çabaları bütün etnik çevreler tarafından hayranlıkla karşılanıyor ve örnek alınıyor”

Dünya genelinde belki Zazaca müziğe yeterince ilgi olduğu söylenemez ama Avrupa’da Ermeni, Fars ve en önemlisi Kurmanci müziğin yanında Zazaca müziğin de etkisi giderek artmaya başladı diyebiliriz. Zazaca müzik yapan sanatçıların son yıllarda daha geniş kitlelere ulaşmak ve daha zengin müzikler yapmak için sınırları zorladığını gözle görülür bazı ilerlemeler yakaladığını belirtebiliriz. Zazaların yaşadığı Türkiye coğrafyasında sadece Zazaca değil aynı zamanda diğer etnik diller; Ermenice, Süryanice, Asurice, Çerkezce, Lazca gibi diller de asimilasyona uğramış ve yasaklanmış olduklarından veya en iyi haliyle yok olmaya bırakılalarından kaynaklı, sanatsal etkinliklerde çok zayıf, hatta hiç yok denecek durumdalar. Bu gerçeklik içerisinde Zazacanın kendisini bu şekilde var etme, yaşatma çabaları bütün bu etnik çevreler tarafından hem hayranlıkla karşılanıyor hem de örnek alınıyor diyebiliriz.

Müziğinizde çok zengin bir dil yapısıyla karşılaşıyoruz. Deyîr-Lauklarinizda doğadaki varlıkları canlandırma ve diyaloglarına yer veren bir doğa dili hakim. Zazaca bir doğa dili midir? Söz ve bestesi size ait olan “Çem Vano” parçanızla adeta Nehir üzerinden uygarlıkları anlatıyorsunuz. Bu parçanızın oluşum hikayesi nedir?

Zazaca doğa dilinden öte belki de dağların dili olarak kabul edilebilir. Dağlı halklar bildiğiniz üzere sistemlerin dayattıkları modern yaşama biraz uzaktırlar. Buna bağlı olarak doğaya daha yakın ve daha iç içedirler. Dolayısıyla tabiatın iç sesini, iç armonisini duyabilen içlerinde hisseden bir gerçeklikle karşı karşıyadırlar. Bu nedenle yaptıkları müziklerde, sanatta tabiatın birleşik halini bütün ayrıntılarını rahatlıkla görebiliriz. Her şeyleriyle doğayla bütünleşerek yansıtmayı çok iyi becerirler.

“Tabiatı dikkate almayan yaklaşımlara tepki olarak “Xoza” isimli albümü yaptım”

Munzur Çayı’nın çıktığı gözeler halk açısından kutsal bir ziyaret. Buralarda adaklar adanır, kurbanlar kesilir. Güneşin doğuşunda ilk vurduğu yere biz “Veroz–Veroj” deriz. Bu alanlar halkımızca kutsal olarak kabul görür. Bu yönüyle Doğu felsefesi, Batı felsefesinden ayrılma noktaları yaşıyor. Batı’da örneğin, tabiat taş, toprak vs. şeyler ağırlık olarak maddi dünyaya aittir. İnsanlarla birlikte yaşayan gerçeklikler olarak görülmüyorlar. Oysa Doğu felsefesinde, doğadaki her şeyin bir canı ve ruhu vardır. Hepimiz şu veya bu şekilde karşılaşmış yada duymuşuzdur; bizim coğrafyamızda ağacı kesen birisi ağaçtan özür diler. Tabi şimdiki gençlik modern hayata çok hızlı bir şekilde adapte olduğu için belirgin olmayabilir. Dersim’de bile gençler bu ve benzeri şeyleri her ne kadar yaşlılarından dinleseler de gereklerini yerine getirmiyorlar.  örneğin, materyalist bir bakış açısıyla, ziyaret olarak kabul gören Munzur, Düzgün Baba gibi yerleri sadece bir taş, su, toprak olarak görüyorlar. Oysa, buraların kendisine has bir farklılığı, özgünlüğü var. Buralara gider, onlarla konuşur, derdini, üzüntünü, sevgini anlatırsın. Dilek tutarsın. Karşındakine canlı muamelesi yaparsın çünkü; o tabiatı temsil eden bir gerçekliktir. Tabiat da zaten canlı bir varlıktır. Bundan hareketle insan tabiatın bir parçası olduğu kadar, tabiat da insanın bir parçasıdır. O halde kutsallık sadece insana bahşedilmiş değildir. Büyük kutsallık aslında tabiatın kendisidir. Bu duruma bir de devletin yaklaşımı yani; barajlar kurma, siyanürle altın çıkarma vb. şeylerle, Dersim merkezdeki çarpık kentleşme de eklenince, durum daha da vahim bir hal almakta. Halkımızın da tabiatı dikkate almayan yaklaşımları fazlalaşınca, buna tepki olarak “Xoza” isimli bir albüm yaptım. Bu albümde, kapımıza dayanan ve tabiata düşmanlaşan gerçeklikleri gözler önüne sermeyi hedefledim. “Çem Vano” yani “Nehir Söylüyor”u bu gerçekliklere dikkat çekmek için 2013–2014 yıllarında besteledim.

Çem vano ile ilgili görsel sonucu

“‘Çem Vano’ parçası, önüne set çekilmiş bir nehirle olan diyalogu içeriyor”

“Çem Vano” parçasının içeriğini kısaca şu şekilde özetleyebilirim; Herkes bilir, baharın bizim coğrafyamızda karlar eridiğinde ve yağmurlar yağdığında derelerimiz, nehirlerimiz coşar ve şahlanır. Coşan ve şahlanan bu dere ve nehirlerimiz bulundukları coğrafyadaki toprağın rengini, özünü kendi bünyelerine katarlar. Bu yönüyle, bu dere ve nehirlerde akan coşkun suları insanlara benzetiyorum. Nasıl ki dereler ve nehirler coşkun bir şekilde daha büyük bir göle, denize, okyanuslara ulaşmak istiyorlarsa, insanlar da içlerinde sürekli olarak barındırdıkları o potansiyelle, daha büyük hedeflere ulaşmak istiyorlar. Aynı şekilde dere ve nehirler belli bir mesafe kat ettikten sonra nasıl ki, durgunlaşmaya ve berraklaşmaya başlıyorsa, insanoğlu da belli bir hayat tecrübesinden sonra hedeflere ulaşma konusunda daha temkinli ve daha açık ufuklara sahip oluyor. İşte “Çem Vano” parçasında önüne set çekilmiş bir nehirle sohbet ediyor ve ona farklı sorular soruyorum. O da benim sorduğum sorulara kendi açısından cevaplar veriyor. Örneğin bir soruda ben nehre şunu soruyorum; Ey nehir senin rengin çok kirli, sen bu kirli renginle nasıl berrak, masmavi denize karışacaksın? O da bana şu cevabı veriyor; Herkes kendi toprağının rengiyle büyük resme dahil olur. Ayrıca burada, önüne çıkan hiçbir engele takılmadan, sürekli olarak akan ve denizlere ulaşmaya çalışan bir nehir betimlemesi var.

“Toprakla, suyla, ağaçla, taşla tabiatla konuşma yaklaşımı bizim kültürel genlerimizde var”

Kısacası, toprakla, suyla, ağaçla, taşla bir bütün tabiatla konuşma yaklaşımı bizim kültürel genlerimizde var. Ben müziklerimde bunu fazlaca vermeye çalışıyorum. “Çem Vano, Adirê zerrê ma” vb. parçalarda ağırlıklı bunları işlemeye çalışıyorum. Yazık ki; bu parçaların içeriğiyle ilgilenen insanlar çok az. Etrafımda çok politize olmuş insanlar var ama o insanlar bu türden parçaları ağırlıklı yarım kulakla, çok ilgili olmadan dinliyorlar. Bir nevi kendilerine devrimci diyen, sistemlerin problemleri ile ilgilenen ama, bu türden tabiatla alakalı parçaları bile ilgisizce dinleyen insanlar ile politik boyutları olmayan ama, sanat–kültür gözleri açık insanların bu parçalar karşısındaki refleksleri kendisini açıkça gösteriyor. Bu da ayrı bir problem.

Müzik sanatı yanısıra kitap yazarlığınızda var. Doğup büyüdüğünüz Dersim coğrafyası üzerinde yaşanmışlıkları konu edinen “Hayig” ve Xayîs ” adlı deneme kitaplarını yazdınız. Yazar tarafınız ve kitaplarınızdan bize biraz söz eder misiniz?

Mikail Aslan'ın kitapları ile ilgili görsel sonucu

Müziğin yanısıra bazen yazılar da kaleme alıyorum ama, zamanımın ağırlıklı kesimini müziğe veriyorum. Zaten yazmak çok sancılı bir gerçek, yerli yerine oturtmak çok zor bir şey. Daha önceki dönemlerde 2 kitap yazdım.  Maalesef çok fazla ilgi görmediler. Zaten Zazaca dilinde kitap okuyanların sayısı bir elin parmak sayısını geçmeyecek kadar az. Bu durumda, çok büyük bir ilgi beklemek de gerçekçi olmayacaktı. Kitabın okunup okunmaması içten gelen bir durum. Okuma istemi olan insanlar ulaşıp okuyabilirler.

Mikail Aslan'ın kitapları ile ilgili görsel sonucu 

“Hayig” ve “Xayîs” kitablarımda “Çem Vano”dakine benzer tabiatla diyaloglar var”

Örneğin; “Hayig” kitabında “Çem Vano”dakine benzer bir şairi anlatıyorum. Şairi bir ağacın ağlayan gözüne benzetiyorum. Çocukken hepimiz yaşamışızdır, ağacın önüne oturur onun gözünden yaşlar aktığını hissederdik. Ağaç neden ağlıyor diye düşünürdük. İşte böyle ağaçların önünde oturduğumda ağacı, dallarını vs. halka, insanlara ağacın gözünü de bir hozana benzetirdim. Bu haliyle de halkın, insanların çektikleri bütün acıların hozanın gözünden yaş olarak aktığını düşünüyordum. İşte bu kitabımda bu hozanla konuşuyor ve onu dinliyorum. Xayîs kitabında da benzer şekilde kuşlarla, böceklerle vb. canlılarla sohbetler mevcut. Uzun bir aradan sonra köyüme ilk kez gittiğimde ve orada avazı çıktığı kadar bağıran bir serçe kuşuyla karşılaştığımda, sanki serçe kuşu bana: “Neredesiniz, neden bu toprakları terk ettiniz. Neden bizi sahipsiz bıraktınız” dedi. En azından ben böyle hissettim. Kuş öyle ötünce ben hüngür hüngür ağladım. Birlikte gittiğim arkadaşlarım neden ağladığımı sorduklarında, doğrusunu söyleyemedim çünkü; delirmiş olabileceğimi sanmalarından çekindim. Onlara kuşun bana söylediklerini o anki tabiatın bende dile gelmiş halini nasıl anlata bilirdimki…?