Araştırmacı Yazar Kazım Gündoğan: Dersim, Türkiye Cumhuriyeti’nin kara kutusudur
English Türkçe Kurdî
كوردی عربي فارسى

HABERLER GÖRÜŞ RAPOR SÖYLEŞİ EKONOMİ MULTİMEDİA YAŞAM SPOR KÜLTÜR/SANAT
×

Araştırmacı Yazar Kazım Gündoğan: Dersim, Türkiye Cumhuriyeti’nin kara kutusudur

Ruken Hatun Turhallı

BasNews Dersim, 83 yıl önce Kürt ve Alevi (Kızılbaş) kimliğinden dolayı sistemli bir soykırımdan geçirildi. 1937-1938 kıyamı ile birlikte adeta Kürdistan’daki yaşam kalesi Dersim, Türk etnisitesi tarafından yok edildi. 

Dersim Tertelesi, Kemalist sistem tarafından Türkiye ve Dünya kamuoyuna Dersim’e medeniyet götürme konsensüsü ile gerçekleşti. Medeniyetlerin dayanışması kisvesi altındaki Avrupa’nın Türkiye’ye sunduğu zehirli gazlarla, Dersimli kadınlar, çocuklar ve yaşlılar katledildi. Dersim hafızası, yaşanan vehşeti şöyle kaydetti: “Terteleo verên û Tertele peyên”, “Osmanlı Dönemi soykırımı ve Kemalist Cumhuriyet dönemi soykırımı” 

Yazar ve Belgesel Yapımcısı Kazım Gündoğan ve yazar, yönetmen Nezahat Gündoğan birlikte yürüttükleri meşakatlı çalışmalar sonucunda canlı tarih tanıkları ile bire bir görüşerek kayıt altına aldıklarını, belgesel film ve kitap çalışmalarıyla o dönemde yaşananlara ışık tuttular. Üstü örtülmüş vahşetin, tüm detaylarını Kürdistan, Türkiye ve dünya kamuoyuna büyük bir emekle sundular ve halen bu değerli çalışmalarını derinleştirerek sürdürüyorlar.

Araştırmacı,Yazar ve Belgesel Yapımcısı Kazım Gündoğan ile Dersim Tertelesi öncesi durumu, Dersim Jenosid planının karar vericilerini, planın uygulanma amacını, harekatın askeri içeriğini ve uygulama aşamalarını, harekatın sonucunu ve Kara trenle başlayan sürgünlerdeki esaretini, Dersim Tertelesi’nin Kürt ve Türk sol hareketlerinde okuma biçimlerini, soy kırımın uluslararası platform ve Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne taşınabilirliğini konuştuk. 

Dersim Tertelesi ve kayıp kızları üzerine bir alan araştırması yaptınız. Belgeseller hazırladınız. Kayıp bir tarihi çalışmalarınızla görünür kıldınız. Çalışmalarınızı yürütürken sizi motive eden etkenler nelerdi? Ne tür zorluklarla karşılaştınız? Burda esinlendiğiniz bir tarihsel çalışma oldu mu?

Dersim doğası, çevre, barajlar ve toplumsal yaşamı üzerine başlattığımız çalışma süreci bizi Dersim tarihine, dolayısıyla Dersim Tertelesi’ne (Soykırım) doğru bir yolculuğa çıkardı.  İlk çalışmamız olan “Munzur Akmazsa” belgesel filmi döneminde bugüne dair sorduğumuz soruların çoğuna 1938 bağlantılı yanıtlar alıyorduk. Gördük ki yası tutulmamış acılar her zaman taze ve kuşaktan kuşağa aktarılıyor.  Bu başlı başına sarsıcı bir durumdu. Bunun nedenini sorgulamalı, araştırmalı ve öğrenmeliydik. Birinci motivasyon buydu.  İkincisi ise resmi tarih ve ideolojiyle hesaplaşmanın zorunluluğuydu.  Resmi tarih yazımı ile yaşanan gerçekler arasındaki derin uçurumu yerelden/alandan gördüğümüzde, doğrudan tanık ve mağdurlardan dinlediğimizde, şahsen yüzüme şamar yemiş gibi oldum; sarsıldım. 

Açıklama yok.

“Dersim’de dede ve ninelerimizin tanıklığında yaşananlar kişisel tarihimizdir”

Yıllarca “Dersim isyanı” olarak bildiğimiz ve savunduğumuz tez sadece toplumsal tarihimiz değil, aynı zamanda “Kişisel Tarihimizdi” Babalarımızın, annelerimizin, dede ve ninelerimizin tanıklığında yaşanmıştı. Bırakalım ruhlarındaki travmaları, bedenlerinde ki kurşunların ve süngülerin yaraları hala kanamaya devam ediyordu.  Failler son derece küstahça “İsyan ettiler ve kırdık” derken, mağdurlar “biz isyan etmedik, bu devlet geldi bizi kırdı” diyorlardı. Peki bizler kime inandık, kimin tezini savunduk? En önemliside neden savunduk? Kendimize, toplumumuza, ailemize ne kadar yabancılaşmıştık; Türk/İslam sentezci resmi ideoloji aygıtları bizim düşün dünyamızı nasıl bu kadar derinden zehirlemişti? Şimdi bunlara yanıt verme zamanıydı. Resmi idelojiyle hesaplaşmanın ve kendimizle yüzleşme sürecinin eserleridir yaptıklarımız: Filmler, kitaplar, konferanslar, makaleler.

“Dersim isyanı” söylemi konusunda düşüncelerimiz berraklaştıkça bunun bir soykırım olduğu görüşüne vardık.  Soykırımlarla mücedele de dünya deneyimlerini araştırdık. BM soykırım belgeleri vs.

“Avustralya’nın yerli Aborjinlere, Almanya’da Nazi’lerin ari ırk yaratma programları, Latin Amerika’daki sosyalist muhaliflere ve Türkiye’de Dersim’in Alevi Kürtlere uygulanan soykırımın ortak yönü; kız çocuklarının asimilasyon amacıyla alınmasıdır”

Bu arada aynı dönem İstanbul film festivalinde izlediğimiz birkaç film çok denk geldi ve ufuk açıcı oldu. Biri Avustralya’nın yerli Aborjinlere uyguladığı soykırımda kız çocuklarının asimilasyon amacıyla alınması ve onların beyaz ırka dahil edilmesi sürecini anlatan “Çit” filmiydi. Diğeri de Latin Amerika da askeri faşişt diktatölük döneminde işkence de öldürülen ve kaybedilen Sosyalist muhaliflerin çocuklarına el konulmasına dair “Ben Kimim?” filmi. Her ikisi de çok sarsıcı ve yol göstericiydi.   Ortak yanları, sömürgeciliğin ve faşizmin çocuklar üzerinden uyguladığı soykırımdı.

“Dersim Tertelesini (Soykırımını) çocuk ve kadınların yaşanmışlıkları üzerinden dünyaya anlatmak istedik”

Tüm bu birikimler sonucunda Dersim Tertelesini çocuklar ve kadınlar üzerinden dünyaya etkili biçimde anlatabileceğimiz düşüncesine vardık. Biliyorduk ki; bütün soykırımcılar kendilerini haklı ve meşru göstermek için “isyan ettiler”, “onlar saldırdı” vb yalanlara başvuruyorlardı. Peki savunmasız kadınlar ve çocukları neden kırdınız? sorusuna verebilecek yanıtları yoktu. Verdikleri yanıtlarla kimseyi inandıramıyorlardı.

Yaşadığımız zorluklara gelince; amacınıza ulaştığınızda hiçbir zorluk, zorluk olarak görünmez…  En büyük sorunumuz bu insanları tespit etmek, iletişim kurmak, ikna etmek ve öykülerini kayıt altına almaktı. İlk zamanlar bulup ulaştığımız kadınların yani “O dönemin çocukları” görüşmeyi ve konuşmayı kabul etmedi. Zaman zaman bu yönde çaresizliğe düştüğümüz oluyordu. Ancak sabırla, ısrarla ve yeni yöntemlerle aştık bu zorlukları.

Türkiyenin 30 ilinde ve pek çok ilçesinde, Dersim’ın onlarca köyünde, Avrupa’da yüzlerce kişi tespit ederek görüşmeler yaptık. Yaklaşık 400 kişinin öyküsü kayıt altında ve İyi bir Dersim Arşivi oluştu diyebilirim. 

Açıklama yok.

Dersim Tertelesi, Türk etnisite tarihinde anlatıldığı üzere bir askeri harekatmıdır? Türk ve Kürt sol hareketleri de 1938’i isyan ve katliam olarak tanımladı. Neden bu düzeyde farklı okuma biçimleri ile karşılaşıyoruz? 

Dersim Tertelesi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’in karakutusudur.  Bu karakutu açıldı ve içindeki bütün ırkçı, dinci, tekçi politikalar açığa serpilmiş oldu. Osmanlı’da Kızılbaşlar ve Müslüman olmayan toplumların yaşadıkları kırım ve zulüm, uluslaşma süreciyle birlikte de Ermeni, Ezidi, Süryani Rum soykırımları.  Bunların hepsi bir ideolojik-politik zincirin halkalarıdır. Öncelikle bu tarihsel bütünlüğü ve devlet aklının devamlılığını vurgulamayı gerekli görüyorum.  Bunların hepsinin bir plan dahilinde ve açıkça uygulandığı yer ise Dersimdir. Gerek inanç kimlikleri, gerekse etnik kimliklerin bir arada kırımı…

Yukarıda anlatmaya çalıştığım perspektiften bakıldığında Dersim Tertelesi sadece bir “askeri harekat” söylemine sığmayacak kadar derin ve kapsamlı bir ideoloji ve politikadır. Askeri harekat bunun sadece bir aşamasıdır. 

“Türk ve Kürt sol hareketlerinin Dersim Tertelesi’ni anlayamaması ve “İsyan” olarak tanımlamasının birkaç nedeni vardır”

Birincisi; Türkiye sol hareketi resmi idelojiyle (Türk/İslam) köklü bir hesaplaşma içinde ve tarihsel kopuş yaşayarak oluşmadı.  Türkiye ve Kürdistan tarihinin gerçekliğinden kopuk, daha çok dünyadaki ideolojik akımların güçlü etkisi ve indirgemeci tarzla şekillendi. Bu onun resmi idelojiye karşı zayıf yanıydı ve fazlasıyla resmi ideoljinin kavramlarıyla düşünüyordu. 

İkincisi; Kürdistan Sol hareketi için de benzer problemler üzerine tartışılabilir. Ancak Kürtlerin Dersim konusunda ki en büyük handikapının Nuri Dersimi’nin “Kürdistan Tarihinde Dersim” kitabının tek ve tartışmasız referans olarak alınmasıdır.  Her ne kadar değişik zamanlar da bazı Kürt sosyalistleri “Dersim İsyanı” yerine “Dersim Direnişi” ya da “Dersim katliamı” gibi tanımlamalar yapsa da genel anlamda bu meselede Nuri Dersimi’nin “Dersim isyanı” teziyle düşünsel bir hesaplaşma yapılabilmiş ve bu aşılabilmiş değildir.  Buna Kürtlerin kolay sorgulanamayan ve aşılamayan “resmi tarih tezi” demenin yanlış olmayacağı kanısındayım.  

Üçüncüsü; Türkiye devletinin hem şiddet aygıtı olarak, hemde ideolojik aygıtlarıyla son derece sistemli çalıştığı ve bırakalım toplumun düşün dünyasını, muahaliflerin ve sosyalistlerin düşün dünyasını bile dolaylı olarak etkilediği, hatta bazıları açısından belirlediğini kabul etmek ve söylemek gerekir.  

Dördüncüsü; 1915 Ermeni, Süryani, Rum ve Ezidi soykırımına gözünü kapatan ve bunu “tarihsel haksızlık” olarak gören ve soykırımcı Türkçü zihniyetle hesaplaşmayan bir Sovyetler Birliği, TKP ve Komüntern’in güçlü ve aşılamayan etkisi var. Eğer 20’inci yüz yılın bu ilk aleni soykırımlarıyla sosyalist hesaplaşma olsaydı bu bir gelenek haline gelebilirdi. Dolayısıyla etnik kimlik vurgusunu kaldırarak söylemeliyim ki; soykırımları görmeyen, hesaplaşmayan ve yüzleşmeyen sosyalist bir geleneğin yükünden bugün bile henüz yeterince kurtulabilmiş değiliz.

Dersim Tertelesi ve Kayıp Kızları çalışmasından önce bizde, geleneksel sol düşüncenin bir parçasıydık elbet. Sonra hesaplaştık, yüzleştik ve özeleştiri olarakta bu çalışmaları yaptık. 

Dersim Tertelesi kavramı Dersim hafızasına neler yükledi? Dersim genelinde katledilen insanlar hakkında gerçek istatistik ve rakamlar var mıdır? Dersim Tertelesinde yakılan yıkılan köylerin sayısı, Dersim Tertelesi sürecinin bir arşivi var mıdır? 

“Dersim Tertelesi” kavramına epeyce itirazlar oldu.  Bazıları bunun Dersim genelinde kullanılmadığı için, bazıları bunun soykrım kavramına denk gelmediği için karşı çıktı.  Oysa Dersim ve Dersimliler dışındaki düşün dünyasında çok anlamlı ve etkili bulunuyor bu kavram.   Dersim köylerinin büyük bir kısmında araştırmalar, roportajlar yaptık. Bu kavram bağlamında 1915 soykırımına “Terteleo verên” (önceki/ilk Tertele), 1937-1938 Tertelesine ise “Tertele peyên” (sonraki/son Tertele) diyen çok sayıda insan dinledik ve bunun kavramlaştırmak gerektiğini düşündük. Tabi bunu sadece biz değil, öneren, kullanan çok sayıda Dersimli kişi ve kurum oldu o dönem.

Dünya soykırımlar literatürüne soykırıma uğrayan halkların kendi dilinden yaşadıkları acıyı tanımlamaları ve yeni bir kavram kazandırmalarının önemli olduğunu düşünüyorum.  Şimdiden ciddi anlamda bir Tertele literatürü ve belleği oluşmuş durumda.

Açıklama yok.

“Dersim Tertelesi’nde katledilen insan sayısı 35 ile 40 bin civarında olduğu söylenebilir”

Bir tertelede ne kadar insanın öldürüldüğü konusunda net bir rakam verebilmek olanaklı değildir.  Ayrıca tertele/soykırım politikasının uygulandığı yerde sayılar üzerine durmak yerine temel politikayı tespit etmek ve buradan soykırımı anlatmanın doğru bir yöntem olduğunu düşünüyorum.  Bu konuda BM, 1948 sözleşmesinin “insanlığa karşı işlenmiş suçlar” bölümünde soykırım kriterlerine bakılabilir.  Tertele rakamlarla değil, uygulanan poltikalarla kanıtlanabilir ve anlatılabilir bir olgudur…

Tüm bunlarla birlikte elbette toplumun ne kadırının yok edildiği hakkında yaklaşık rakamlar verilebilir.  Dersim Tertelesi’nde Genel kurmay belgelerinden elde edilen ve Kalan Müzik arşivinden edinerek “İki Tutam Saç-Dersim’in Kayıp Kızları” belgesel filminde kullandığımız belgede 13.806 kişinin öldürüldüğü yazılıydı. Ancak bu sayının gerçeği yansıtmadığı yaptığımız araştırma ve akademisyenlerin 1935-40 yılları arası nufus tespit ve artışı konusunda yaptığı çalışmalar,Tertele sürecinde daha çok yetişkin erkek nüfusun kaydedildiği, öldürülen kadın ve çocukların çoğunlukla kaydedilmediği vb. etmenlerin yanı sıra, 1935 nüfus sayımında toplam nufusun yaklasık 100 bin civarında olduğu göz önünde bulundurulduğunda, Dersim’de öldürülen toplam insan sayısının 35 ile 40 bin civarında olduğu söylenebilir. 

Nuri Dersimi’nin referansıyla 70-80 bin, daha başka kimselerin de soylediği 100 bin gibi afaki rakamlar herhangi bir araştırmaya dayanmadığı için gerçeklikten çok uzak diye düşünüyorum. 

Yakılan ve boşaltılan köylerin sayısı konusunda da bazı araştırmalar var. Ancak şu anda o araştırma sonuçlarına ulaşamadığım için bir şey söylemem doğru olmaz.  Öldürülen ve sürgüne gönderilen nüfus hesaplandığında Dersim köylerinin yarısından fazlasının yakıldığı, boşaltıldığı ve yasak mıntıka ilan edildiği söylenebilir. 

Arşiv meselesi; devletin değişik bakanlıklarında ve kurumlarında ayrı ayrı arşivler vardı. Dersim tartışmalarının kamusal alana taşınması ve TBMM’de “Dersim Komisyonu’nun” oluşmasıyla bütün bu ayrı arşivler orada toplandı. Biz bunların bir kısmını gördük. Ancak araştırmacılara açılmadan kapandı o süreç.  Orada ki görevlilerin anlatımına göre on binlerce sayfadan oluşan bir arşiv bulunmaktadır...

1800’lerden itibaren Osmanlı İmparatorluğu Dersim’i Kürt ve Kızılbaş Dersim diye karşıt olarak kodluyor ve bu geleneği aynı biçimde kendine laik ve modern diyen Türkiye Cumhuriyeti devralarak aynı kodlamayı yapıyor. Dersim karşısında bu her iki sistemin ortak kodlamaya dayalı saldırılarının benzerliklerini günümüz gözüyle nasıl okumalıyız?

“Dersim meselesi” sadece bir Türk uluslaşması veya Cumhuriyet dönemi meslesi değildir.  Uluslaşmanın geçmişi ve sorunları 150 yıllık bir hikâye. Oysa Dersim meselesi yüzyıllardır süren bir Kızılbaş meselesidir.  Ben bunu bir “İslam meselesi” olarak görüyorum. Zira bu toplum islam öncesinden var olan bir inanç toplumuydu. Kızlbaşların İslamlaştırılması Osmanlı Hilafetçilerinin başlıca sorunuydu. 

“Dersim sorunu, İmparatorluktan ulusçu devlete devredilen bir sorundur”

Dersim sorunu; İmparatorluktan ulusçu devlete devredilen bir sorundur.  Osmanlı’da 1800’lerin ikinci yarısına kadar ulus sorunu, dolayısyla Türk, Kürt, Ermeni vs. sorunu yoktur. Oysa aynı tarihlerde Kızılbaşların ve Hristiyanların islahı ve İslamlaştırılması sorunlarından kaynaklı pek çok kırım ve zülüm görürüz.

Bu yaklaşımla elbette uluslaşma sürecinin sorunlarını görmezden geldiğim anlamı çıkarılmamalıdır.  

İttahat ve Terakki ile sistemleşen, TC. ile devletleşen Türk ırkçılığı beraberinde yeni sorunlara neden oldu. Kürt sorunu esas olarak Lozan Antlaşması sonrası sistemli olarak ele alındı. “İslam kardeşliği” nedeniyle bütün bir Osmanlı İmparatorluğu’nda küçük çaplı bölgesel sorunlar olsa da bunlar esasta “ulus sorunu” değildi.

Türk/İslam sentezi üzerine inşa edilen Cumhuriyeçi idelojiye göre “Vatan toprağı üzerinde bulunan herkesin Türkleştirilmesi ve İslamlaştırılması” gerekiyordu. Buna ilk itiraz eden Kürtler, 1925 ile 1930 arası katliamlarla etkisiz hale getirildi.

Sonra yola gelmemiş olan Dersim Kızılbaş Kürtleri, Zazaları ve geride kalmış Ermeniler haledilecekti. Ve 1925 yılında başlayan Dersimi halletme politikası 1950’lere kadar devam etti. 

1931 yılında Türkiye Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak, “Dersim evvela bir koloni gibi ele alınmalı, Kürtlük eritilmeli ve ondan sonraki aşama öztürk hukukuna tabi tutulmalıdır” diyor. Sizce Dersim Tertelesi’nde Kemalist sistem dünyadaki hangi uygulama biçimlerinden beslendi? Onlardan farklı olarak nasıl bir uygulama geliştirdi?

Kemalist devlet, Dersim Tertelesi’ni iki temel dayanak üzerinden gerekçelendiriyor. Biri Kürtlüğü Türk kimliği içinde eritmek, diğeri ise Kızlbaşlığı İslama dönüştürmek. Raporlarda, yazışmalarda sayısız örneği var bu söylemlerin. Aslında bu raporlar incelendiğinde “Türk ve Türkçü olmayanların sistemli biçimde kesilip atılacağı” düşüncesi çok net olarak belirtiliyor. Dolayısıyla Dersim Tertelesi’nin sadece 1937 yılında başlatılan ve 1938 de bitirilen fiziki imha, askeri harekat süreciyle sınırlandırılması yanıltıcı olur.

Soykırım denince Almanya ve Hitler akla gelir. Dolayısyla soykırımcı Türk devletininde Hitlerden etkilenmiş veya onu model almış olabileceği yönünde bir algı veya görüş var. Oysa ben tam tersi bir durum olduğunu düşünüyorum. Zira Türk ırkçılarının ve Türk İslamistlerinin tarihi kırımlar ve soykırımlar tarihidir. İslam’ın varlığı ve yayılması diğer inançlardan toplumların yurtlarını fethetme, kadınları da dahil bütün varlıklarına el koyma üzerine değil midir? Bundan daha köklü bir soykırımcı gelenek olabilir mi? 

“Nazi partisine ideolojik rehberlik yapan pek çok kadro 1914 ile 1918 yıllarında İttahat ve Terakki’ye danışmanlık ve Türk ordusunda komutanlık   yapmış”

1915 Hiristiyan soykırımı yapıldığında Hitler yoktu. Ancak daha sonra Nazi partisine ideolojik rehberlik yapan pek çok kadro 1914 ile 1918 yıllarında İttahat ve Terakki’ye danışmanlık, Türk ordusunda komutanlık yapmıştı. Dolayısıyla Cumhuriyeti kuran kadro ile Nazi Partisini kuran kadro aynı soykırım deneyimine sahipti.  Bu anlamda 1915 Türk soykırımcılığı, Hitler’e ilham kaynağı olmuştur.  Türkler Ermenileri yok etti, hesap soran oldu mu ki bizden de hesap sorulsun rahatlığıyla milyonlarca insanı yok etti Hitler...

“Naziler o zehirli gazları toplama kamplarında kullanmadan önce Kemalistler o gazı, Dersim’in oramanlarında, samanlıklarında, mağaralarında kullanmışlardı ve bu deneyimlerini paylaştılar”  

Bakın, Naziler o zehirli gazları toplama kamplarında kullanmadan önce Kemalistler Dersim’in ormanlarında, samanlıklarında, mağaralarında kullanmışlardı ve bu deneyimlerini paylaştılar.  

Elbette pek çok sömürgeci ve emperyalist devletin yaptığı soykırımlar vardır.  Ancak asırlara dayanan TC devlet geleneği bu konuda hiç birinden daha geri kalır durumda değildir; tam tersine çoğundan daha fazla soykırım suçu işlemiş ve işlemeye devam ediyor. 

Hukuki anlamda değil belki ama politik olarak İslam tarihi ile soykırımlar tarihini yeniden ve birlikte incelemek gerektiğini düşünüyorum…

Açıklama yok.

Dersim’e harekat hangi amaçlarla hedeflendi? Nasıl bir planlama ile hareket edildi? Harekat hangi kurum ve kişilerin onayı ve imzası ile planlandı? Harekat coğrafik olarak nereleri kapsadı? 

Dersim’e yönelik harekatın hangi politik ve ideolojik amaçlarla yapıldığını yukarıda anlatmaya çalıştım. 

Askeri harekata gelince; Cumhuriyet döneminde 1937 yılından önce daha sınırlı ama iki önemli harekat yapılıyor Dersim aşiretlerine yönelik. Biri 1926 yılı Qocan aşiretine yönelik “Koçuşağı tedibi” diğeri ise 1930 yılında “asayişamaçlı”   ‘Pülümür Harekatı’dır.

1925 yılından itibaren değişik alanlardaki hazırlıklarla Tertelenin düşünsel alt yapısı oluşturuluyor. Neredeyse her yıl hazırlanan raporlarda bunu görmek mümkün. Sonra kanunlar çıkartılıyor. Buda, Umumi müfettişlik kapsamına alınması ve mahkemeler şeklinde gelişiyor. 1934 yılı “İskan Kanunu” doğrudan Dersim Tertelesi için çıkarılmış iki kanundan biridir. Diğeri ise “Tunçeli kanunu’dur. Ve sonrası pek çok hazırlık.

“Türkiye Cumhurbaşkanı Atatürk ile Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’ın katıldığı bakanlar kurulu kararıyla fiziki imha süreci başlatılıyor. İnönü asimilasyona ağırlık verilmesinden yanadır”

4 Mayıs 1937 yılında Cumhurbaşkanı Atatürk ile Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’ın katıldığı bakanlar kurulu kararıyla fiziki imha süreci başlatılıyor. 1937 yılında daha çok “Aşiret reisleri” ve “İnanç önderleri” hedefleniyor. Bunların neredeyse hepsi teslim oluyor. 1937 yılında Sey Rıza’nın Erzincan’da tutuklanmasından sonra   İnönü’nün meclise sunduğu bilanço da ölü saysı 290 kişi civarındadır. İnönü “Dersim’in dağları, Ankaranın sokakları kadar temiz ve güvenilirdir artık” diyerek aslında askeri harekatı yeterli görür ve asimilasyona ağırlık verilmesinden yanadır. 

Mustafa Kemal ve F. Çakmak “Oraya bir temizlik harekatı gerekir” görüşündedirler.   İnönü istifa eder, Celal Bayar Başbakanlığında 1938 yılı yediden yetmişe on binlerce insanın katledildiği ve bir o kadarınında zorunlu iskana tabi tutmak için Batı da Türk ve Müslüman köylerine sürgüne gönderildiği yıl olur.

“Harekatın kapsadığı coğrafya esas olarak bu günkü Dersim il sınırları ve kısmen Erzincan’dır”

Harekatın kapsadığı coğrafya esas olarak bu günkü Dersim il sınırlarıdır. Ancak Erzincan’da yoğun bir Dersimli nufus birikmiş, ekonomik ve sosyal alanda etkileri artmış olduğundan oradan da çok sayıda insan toplanarak “Zini gediği” denilen yerde toplu halde katledilir ve geride kalanlar sürgüne gönderilir. 

Hedef kitle Kızılbaş Kürtler, Kızlbaş Zazalar, Kızılbaş Türkmenler ve Ermenilerdi. Şafi ve Sünni hiç kimseye dokunulmamıştı.

Dersim soykırımını uygulama düzeyinde ordu içinde ve dışında öne çıkan belirgin isimler kimlerdir? Bu plan kaç aşamalı olarak, nasıl yürütüldü?

Kısaca şunu söyleyebilirim: 1937 yılı kendi içinde aşamalara ayrılmış ve 1938 yılı da kendi içinde bir kaç aşamaya ayrılarak harekat sürdürülmüş.

Merkezi Erzincan’da bulunan 3’üncü Ordu Komutanı Kazım Orbay harekatı pratik olarak yürütüyor. Elbette tüm yetkiler doğrudan Atatürk tarafından görevlendirilen tek yetkili 4. Umumi Müfetteşi general Abdullah Alpdoğan’dır. Ancak 1938 temizlik/süpürme harekatında Diyarbakır’dan 4’üncü Ordu’nun da katıldığını belgelerden görmekteyiz.

Toplam 40 bin askerin katıldığı uçakların, ağır silahların, zehirli gazların kullanıldığı bir savaştan bahsediyoruz. Bu savaş kime karşı yapılmış? Silahlarını 1936 yılında teslim etmiş ve “liderleri yakalanmış” ve “idam edilmiş” ve İnönü’nün deyimiyle “Muti” yani itaatkar bir topluma karşı.

Cumhurbaşkanı’ndan, Genelkurmay, Başbakan, Bakanlar, Umumi Müfettişer, Valiler, özel yetkili, askeri ve sivil bürokratlar, Gazeteciler vs. vs. görev almışlardır bu kırımda… Yani top yekün bir devlet

1938 Dersim neden bir jenosiddir? Jenosid tanımlaması içerisinde belirgin olarak hangi koşulları 1938 Dersim’inde görüyoruz?

Dersimde yaşananları politik ve hukuki olarak hem ulusal, hemde uluslararası düzeyde tanımlamak için sistemli ve bilimsel çalışmalara ihtiyaç var. Aşırı politize ve parçalı bir toplum olması nedeniyle Dersim Tertelesi’nin yeterince doğru ve etkili biçimde anlatılamadığını düşünüyorum. 

Hukukçu Raphael Lemkin’in Ermeni soykırımından hareketle üzerinde çalıştığı tez BM 1948 sözleşmesiyle kabul edilir. 

Buna göre; 

1) Grup üyelerini öldürmek;

2) Grup üyelerine ciddi fiziki veya zihinsel zarar vermek;

3) Grup üyelerini bilerek tamamen ya da kısmen fiziksel yok oluşa götürecek yaşam şartlarına tabi tutmak;

4) Gruptaki doğumları kasıtlı olarak engellemek

5) Grubun çocuklarını zorla başka bir gruba transfer etmek

Sözleşmeye göre bir eylemin soykırım olarak kabul edilebilmesi için belirli bir insan topluluğunun; milliyeti, ırkı, etnik kökeni veya dini dolayısıyla tümünün ya da bir bölümünün yok edilmesi niyetinin olması gerekiyor. 

Dersim Tertelesi’ne bakıldığında hazırlanan bütün raporlarda bu “niyet”in açıkça dile getirildiğini ve yukarıda ki 5 maddenin de çok yüzeysel bir araştırmayla bile görülebilir olduğunu söylemek mümkün…Bunların dördüne dair pek çok bilgi ve itiraf vardı raporlarda.  Ancak “Grubun çocuklarını zorla başka bir gruba transfer etmek” konusunda somut bir belge yoktu. Bizim Dersim’in kayıp kızları çalışmamız bu eksikliği tamamladı ve  yüzlerce “canlı belge”yi ortaya çıkardı…

Dersim Tertelesi sürecinde harekatı planlayanların, Dersimin Batısı’na ve Doğusu’na farklı uygulamaları ve Aşiretler arası çelişkileri derinleştirerek yerel milis güçleri oluşturarak kazandığı belirtiliyor. Dersimli ve aynı zamanda saha çalışması yürüten biri olarak, bunu bize nasıl değerlendirir siniz?

Dersim Tertelesi’nin 1925 yılından başlayarak 1950 yılına kadar devam eden bir süreç olduğunu söylemiştim. Bu süreçte devlet adeta bir labaratuvarda çalışırcasına her şeyi son derece ayrıntılı düşünüp, planlar yapıyor. Aşiretlerin yapısı iç işleyişi, ilişki ve çelişkileri, bu çelişkileri nasıl derinleştirip çatışmaya dönüştüreceği ve bunun için “içlerinden çok sayıda unsuru satın alıp kullanma” kararları vs.vs. 

Geçmişten beri devletle sorun yaşadığı halde Cumhuriyet döneminde bu sorunları görüşmeler yoluyla çözmeye çalışan aşiret sayısı oldukça fazla.  Uzlaşmayan aşiret sayısının çok az olduğunu hem yaptığımız araştırmalara, hemde İnönü’nün “Cumhuriyetin imar ve iskan programını kabul etmeyen 5-6 aşiret” belirlemesine dayanarak söyleyebilirim. Tabi bunların her birine dair devlet özel planlamalar yapıyor.1928 yılından itibaren Aşiet reislerinin en yakınındaki kişileri satın alarak kullanıyor. Sey Rıza’nın yeğeni Raybere Qop, Saan Ağa’nın üvey kardeşi bunlardan ikisi.

“Devlet harekatta yerel milis kullanıyor, bazı milisler para karşılığı bu işi yaparken büyük bir bölümü baskı ve ölüm tehditleriyle yapmak zorunda kalıyor”

Çok sayıda milis kullanılıyor. Bunların bir kısmı gönüllü ve para karşılığı bunu yaparken büyük bir bölümü baskı ve ölüm tehditleriyle yapmak zorunda kalıyor. 

Sey Rıza ve diğer ileri gelenler yargılanıp idam edildikten sonra devlet hiç bir ayrım yapmadan “kökünü kazımak, temizlemek” istiyor Dersimlilerin.  En “muti” yani itaatkar ve “işbirlikçi” aileler bile çoluk çocuk demeden yaşadıkları evlerinde, toplanıp götürüldükleri dere, uçurum kenarlarıında öldürülüyor.

Tamamen “kahraman” veya “hain” aşiret yoktur Dersimde. Kahramanlık ve hainlik üzerinden kurulan cümlelerin her biri toplumu bölen ve hakikati görmemizi perdeleyen cümlelerdir. Yaptığımız alan çalışmalarına dayanarak söylüyorum; doğru bildiğimiz pek çok konunun yanlış, yanlış bildiğimiz pek çok konunun ise doğru olduğunu gördük. Tıpkı “Dersim isyanı” gibi.

Açıklama yok.

Dersim halkı o süreçlerde kendini hangi şekillerde korudu? Nerelerde barındılar? Zorunlu ihtiyaçlarını nasıl karşıladılar? Kalanlar tesadüfen mi sağ kaldılar?

Dersimlillerin önemli bir kesimi devletin onlara kötülük yapacağı düşücesinde değillerdi. Çünkü “eşkiyalık yapan”, “devlete karşı gelen” 5-6 aşiret vardı. Sorun onlarla devlet arasında görülüyordu. Dolayısıyla önemli bir kısmı evlerini terketme, kaçma, saklanma ihiyacı duymamıştı. Zaten 1937’de böyle bir görüntü verilmişti. Ancak sıra kendilerine geldiğinde kaçacak ve saklanacak ne zamanları kalmış, ne de yerleri.

“Dersim’de büyük kitlesel kırımı, evlerinden çıkmayan ve kaçmayanlar yaşadı”

Bu anlamda büyük kitlesel kırım evlerinden çıkmayanlarda yaşandı. Kaçanlar ve saklananlar yakalandıklarında veya mağara, orman vb. yerlerde sıkıştırıldıklarında katledildiler. Ancak kaçan ve saklananların önemli bir bölümü sağ kaldı.  Askeri kırım bittikten sonra “kırım yok, sürgün var, gelin teslim olun” denildiğinde gruplar halinde inip teslim olanların büyük bölümü sürgüne gönderildi…

Kaçıp saklanan aşiretlerin bir kısmı silahını teslim etmemiş, saklandıkları yerlerde silahla direnmiş ve kendilerini korumuşlardı.  Bu tam olarak nefsi müdafaydı. Bu anlamda kısmi bir silahlı direnişten bahsedilebilir..

Aylar süren açlık öyküleri; yakılan ekinlerden yanmış buğday taneleri veya evdeki gıdaları geceleri gelip götürmeler, bazı yerleşik köylere baskın düzenleyip oralardan gıda edinme vs.vs. Açlıktan ve sussuzluktan ağlayan çocukların sesinin duyulmaması için çocuklarını boğmak zorunda kalan annelerin travmaları…

Dersim sürgünleri nasıl bir planlama temelinde yürütüldü? Sürgün için hangi kentler neye göre seçildi? Dersim sürgünleri nasıl bir uygulamaya tabi tutuldular? Yeniden geri dönüşler ne zaman ve nasıl oldu?

Sürgün planlamasının, yukarıda sözünü ettiğim 1934 yılında çıkarılan ‘İskan Kanunu’na göre daha önceden hazırlığı yapılmıştı zaten. 

Amaç; Türkleştirme ve Müslümanlaştırma olduğu için Sivas ve Malatya hattının Batısı’na, en çokta Ege, Trakya, Marmara, İçanadolu, Samsun, Konya, Antalya gibi onlarca ilin köylerine serpiştirme usulüyle dağıtılıyorlar.  En fazla bir kaç aile bir köye verilerek iletişimleri sınırlandırılıyor. Görüşüp dilini, kültürünü ve inancını devam ettirecek bir yoğunluk olmasın diye bu yapılıyor. Götürüldükleri yerlerde ilk zamanlar son derece sert uygulamalarla karşılaşıyorlar. Tamamen gözetim altında tutuluyorlar, köyden çıkışları yasak ve izine bağlı. Orada dilleri ve inançları üzerinde hem doğrudan, hemde dolaylı olarak bir kuşatma söz konusu. Yaşlıların büyük bir kısmı yaşananlara dayanamayarak ölüyor ve oralara gömülüyor. Dersim tartışmalarından sonra ortam biraz yumuşayınca pek çok insan atalarının mezarlarını bulup yapmak için oralara gitti ve mezarlarını bulanlar yaptırdı. Bu onlara iyi geldi.   Bulamayanlar ise mezarsız ataları için yas tutmaya devam ediyorlar. 

“1947 yılında çıkan bir ‘Af kanunu’yla Dersimlillerin büyük kesimi köylerine geri dönüyor”

1947 yılında çıkan bir ‘Af kanunu’yla Dersimlillerin büyük kesimi köylerine geri dönüyor. Bazı bölgeler yasak mıntıka olduğu için yakın ilçe ve illerde kalmak zorunda kalıyorlar. Tabi bir de “iç sürgün” denilen bir uygulama var. Yasak mıntıkaya ancak insanlar 1950 yılında tekrar gidebiliyorlar. 

Geri geldiklerinde asırlarca kendilerine yurt edindikleri Dersim köylerini tam anlamıyla birer harabe olarak buluyorlar. Geride hiç bir şey kalmamış. Yeniden ve yıllarca her şeyi sıfırdan yaparak yeni bir yaşam inşa ediyorlar.

Ancak Dersimlilerin “ikinci 38” dedikleri 1994’te köyleri yeniden yakılıp yıkılıyor. Üstelik bu kez devlet onları hiçbir yere yerleştirmiyor ve tamamen ortada bırakılıyorlar. Şimdi pek çok köy boş ve köy olmaktan çıkmış neredeyse…

Dersim Tertelesi üzerine her hangi bir hukuksal mücadele başlatıldı mı? Tertele mağdurları bu yüzleşmenin devlet tarafından yapılmasını, maddi ve manevi kayıpların tanzim edilerek özür dilenmesini istiyor, bu konuda ne tür girişimler var?

Bir grup hukukçunun bu konuda bir girişimi olduğunu biliyorum.  Değişik yaş ve kuşaklardan oluşan 81 Dersimli adına 1937-38 döneminden günümüze değin devam eden Dersim de işlenmekte olan insanlık suçlarına dair 22 Kasım 2012’de, Lahey’de Uluslararası Ceza Mahkemesine bir başvuru yaptılar.  Sürecin devam ettiği söylenmekte. Ancak sağlıklı takip edilip edilmediğinden emin değilim.

Tabi bu tür konular esas olarak toplumsal demokrasi mücadelesiyle gündeme gelebilir. Bu anlamda sistemli bir çalışmanın ve lobi faaliyetlerinin sürdürülmesi gerekir.  Ne yazık ki Dersimliler de stratejik bir akılla planlı çalışma bilincinin eksik olduğu bir gerçek. Mücadelede kararlılık kadar istikrar da önemlidir.

“Ortak bir akıl ve kurumsal mekanizmaların oluşturulmasıyla, Dersim Tertelesi için mücadele edilebilir”

Yüzleşme meselesi; tarihsel, siyasal, hukuksal ve toplumsal boyutları olan başlı başına bir konudur.  Öncelikle bu alanda bütünlüklü bir bilincin oluşması ve nasıl, hangi yöntemlerle mücadele edilmesi gerektiği konusunda ortak bir aklın ve   kurumsal mekanizmaların oluşturulması zorunludur.  Ne yazık ki Dersimlilerin var olan kurumları ‘dernekçilik ufku’nun ötesine geçemiyor. Parçalı ve rekabetçi duruşları böylesine önemli konuların ele alınması ve kollektif bir akılla sürdürülmesinin önündeki en büyük engeli oluşturmakta… 

Ancak Dersim Tertelesi’nin sadece Dersimlilerin sorunu olarak görülmesi en büyük problem. Esas olarak tüm mazlum ve mağdur hakların, sosyalistlerin, demokrasi güçlerinin, insan hakları savunucularının omuzlaması gereken bir sorun ve mücadele edilmesi gereken ‘insanlığa karşı işlenmiş bir suç’ tur.

İşte bu güçler hep birlikte tarihi ve varlığı soykırımlarla özdeşleşmiş bir devlete karşı mücadele etmenin ciddiyeti ve kararlılığıyla hareket edebilirse elbette bir gün diz çöktürüp, özür diletilebilirler.

Kazım Gündoğan Kimdir?

1963 yılında Dersim (Tunceli), Ovacık’ta doğdu. İlkokulu Ovacık’ta okudu. 12 Eylül 1980 Askeri darbesiyle birlikte Dersim’den ayrılarak İstanbul’a yerleşti. 1987 yılından itibaren basın ve yayıncılık alanında çalışmaya başladı. Yerel gazetelerde muhabir, araştırmacı olarak çalıştı. Radikal, BirGün gazetelerinde ve değişik dergilerde makale ve araştırma yazıları yazdı. Politik düşünceleri nedeniyle değişik tarihlerde toplam 10 yıl hapishanelerde tutuldu.

Filmleri; Doğa çevre ve barajlar konulu Munzur Akmazsa (2004), Dersim Tertelesi’nde (Soykırım) Türkleştirmek ve Müslümanlaştırmak amacıyla köklerinden koparılan Alevi, Kürt, Zaza ve Ermeni kız çocukları gerçeğini ilk kez açığa çıkaran İki Tutam Saç-Dersim’in Kayıp Kızları (2010),

Dersim Tertelesi’nin mağdurlarda yarattığı travma, yok ettiği bellek ve faillerin itiraf/yüzleşme çabalarını anlatan Hay Way Zaman (2013), Dersim Tertelesi’nde sağ kalan az sayıda Dersimli Hıristiyan Ermeni’nin Türkleştirme ve İslamlaştırma uygulamalarını anlatan Vank’ın Çocukları (2017), belgesel filmlerinin yapımcılığını ve araştırmasını üstlendi.

Kitapları;

Dersim’in Kayıp Kızları – Tertele Çeneku (2012, İletişim Yayınları)

Keşiş’in Torunları – Dersimli Ermeniler 1, (2016, Ayrıntı Yayınları)

Yapımcılığını üstlendiği filmlerin aldığı ödüller;

50’inci Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali, (Jüri Özel Ödülü)

9’uncu Boston Belgesel ve Kısa Film Yarışması, (Özel Mansiyon)

28’inci Ankara Uluslararası Film Festivali, (Ulusal Belgesel Film Üçüncülük Ödülü)

Alevileşen, Müslümanlaşan, Ateistleşen ve yeniden Hıristiyanlaşan Dersimli Ermeniler hakkında kapsamlı bir araştırma ve kitap çalışmasına devam etmektedir.  Ayrıca TV Programcısı ve Gazetecidir.

Türkiye’de, “Kürt sorunu’nda “çözüm süreci” bitirildikten sonra muhalif kimliği ve yaptığı filmler nedeniyle sistemli baskılara maruz kaldı. Ayrıca “Barış Akademisyenleri’yle dayanışmada bulunmak ve savaşa karşı çıkmak amacıyla, 433 sinemacı tarafından kaleme alınan metnin (Ocak 2016)  imzacıları arasında olması nedeniyle de hakkında soruşturma açılmıştır. 2017 Eylül tarihinden beri Almanya’da politik mülteci olarak bulunmaktadır.