Tarihçi Mahmut Akyürekli: Devlet Dersim üzerinden Kürtlere bir ders vermek istedi - II
English Türkçe Kurdî
كوردی عربي فارسى

HABERLER GÖRÜŞ RAPOR SÖYLEŞİ EKONOMİ MULTİMEDİA YAŞAM SPOR KÜLTÜR/SANAT
×

Tarihçi Mahmut Akyürekli: Devlet Dersim üzerinden Kürtlere bir ders vermek istedi - II

Serpil Güneş(serpilgn74@gmail.com)

BasNews - Şark İstiklal Mahkemesi Evrakını ortaya çıkaran tarihçi Mahmut Akyürekli, devletin Dersim üzerinden Kürtlere bir ders vermek istediğini, Harekat sürecinde Alevi Kürtlerin yanlız bırakıldığını belirtiyor. Mahmut Akyürekli, Koçgiri Ayaklanması'nın için ise "Koçkıri Türkiye devletinde ilk ulusal karakterli başkaldırı olarak kabul etmek yanlış olmaz”  yorumunda bulunuyor.

Binbaşı Kasım’ın Hatıraları / Şeyh Said Üzerine İfadeleri ile Halit Bey’in Mektupları kitabının yazarı tarihçi Mahmut Yürekli ile 1918-1925 yılları arasındaki süreçte Kürtlerin içerisindeki durum, yaşanan ayaklanmalar ve yeni kurulan devletin tavrını değerlendirdik. 

1918 ile 1925 yılları arasında cereyan eden olaylar, Kürt tarihi açısından önemli bir dönüm noktası. Osmanlı’nın yıkılması ardından Milli Mücadele’ye büyük destek vermesine rağmen kurulan yeni Cumhuriyet’te Mustafa Kemal Kürtlere verdiği sözleri tutmadı.

Mahmut Akyürekli,  röportajın ilk bölümünde, Cumhuriyet’ten umudu kesilen Kürtlerin o dönem nasıl bir tavır içerisinde olduğunu, Mustafa Kemal'in neden Kürtlere verdiği “özerklik” sözünü tutmadığını,  Şeyh Said hadisesinin nasıl patlak verdiğini, ayaklanmaya önderlik edenler kimler olduğunu, Kürdistan Teali Cemiyeti ve Azadi'nin örgütlenmesinde kimlerin yer aldığını ve Lozan'da neler yaşandığını  değerlendirdi.

Tıklayınız >Tarihçi Mahmut Akyürekli, '1925 Şeyh Said Ayaklanması'nın bilinmeyenlerini anlatıyor

Röportajın ikinci kısmında ise; Kürtlerin o dönemdeki hataları, Dersim Harekatı  ve Koçgiri ayaklanması, Kürtler arasında bir mit haline gelen “Şeyh Said ile Seyit Rıza arasındaki görüşme”nin iç yüzü,  Dersim'de Harekat olduğunda diğer Kürtlerin tavrı, Atatürk’ün Silvan’daki hayali gibi tarihte karanlıkta kalmış yönler mercek altına alınıyor.

-Yani konuşmalarınızdan Şeyh Said’in aslında başkaldırının esas önderi olmadığı sonucu çıkıyor…

Kendi ifade ve söylemlerinde Şeyh Said’in önderlik iddiası yok, bazen var gibi görünse de.  Ona mal edilmek istenen bir rol var. Bizim bazı tespit ettiğimiz şeyler var. Mesela; Şeyh Said’in son iki-üç ay kayın biraderi olan Cibranlı Halit Bey ile arası açık. Bu Binbaşı Kasım’ın belgelerinde de net bir şekilde ortaya çıktı. Avesta’da yayımlanan Binbaşı Kasım’ın Hatıraları / Şeyh Said Üzerine İfadeleri ile Halit Bey’in Mektupları kitabında yeni şeyler var, fakat kesin kanaate götürür mü, onu belgeleri inceleyen herkes kendine göre yorumlayabilir. Kısaca orası oldukça müphem.  

Bana göre de; Şeyh Said’in önder olma gibi bir hesabı yok. Şeyh Said, Seyit Abdulkadir ile oğlunun yaptığı görüşmelerde hâlâ İstanbul’la irtibatları olduğu için bahar başkaldırısına vaazlarıyla hazırlık kabilinde destekleri var. Bence bu işin asıl önderliğini Seyit Abdulkadir yapıyordu, yapacaktı da, bölgedeki askeri örgütlemeyi ise Halit Bey üstlenmişti.

Şeyh Said ise, bir Şeyh olarak manevi önder olarak bölgede gittiği yerlerde; Cumhuriyetten memnun olmadığını, Türkiye Cumhuriyeti’nin özellikle din alanında yaptığı şeylerin İslam’a aykırı olduğunu, kadınlarla dans edilmesi, medreselerin kapatılması v.s birçok şeyi propaganda ediyordu. Yani propaganda derken dinen cemaatlere anlatıyor, insanları hazırlıyordu. Şark İstiklal Mahkemesi evraklarını ilk defa neşreden kişiyim. O kadar evrakın içinde aksine rastlamadım. Binbaşı Kasım’ın bazı iddiaları dışında. Şeyh Said anladığımız kadarıyla “Ben bu işin ne başındayım ne sonundayım. Kader-i ilahi beni Piran’a sürükledi. Piran vakası çıktı, önünü alamadık” diyor Şark İstiklal Mahkemesi, ifadesinde. “Kendimi içinde buldum. Olayın başına geçmek durumunda kaldım. Etrafıma toplandılar. Başına geçtim” diyor. Ben Şeyh Said’in yalan söyleyeceğini düşünmüyorum. Çünkü, takiyyeci bir karaktere sahip değil. Mahkeme ifadelerinde hep dürüst davranmış. 300 sayfalık mahkeme tutanakları var elimde, Şeyh Said hiç bir zaman yalan söylememiş. Zaten yalan söylemeyi de ona yakıştırmam. Çünkü gerçekten temiz bir insan.

Şark İstiklal Mahkemesi 1925-1927 , Mahmut Akyürekli - Fiyatı & Satın Al |  idefix

İsyan olduğunda yanındaki adamların yirmisinde bile silah yok. 5-6 kişide silah var. İsyan yapmak isteyen bir adam, isyandan evvel silahlı bir hazırlık yapmaz mı? Birlikler oluşturmaz mı? Böyle bir oldu bitti, köyde damın üzerine çıkıp ben ayaklanma yaptım mı diyecek? Hangi mantığa uyar. Şeyh Said’in böyle bir düşüncesi yoktu. Okuduğum belgelerde benim ulaştığım sonuç şu: Şeyh Said hazırlık yapıyordu, toplumu hazırlıyordu. Zaten olay Şubat’ta oldu diyoruz. Ama esasında Nisan’da Seyit Abdulkadir isyanı başlatacaktı. Çok enteresan Said Nursi, İstanbul’dan Van’a geçmiş. Senelerce sonra. Yıllardır gitmediği Van’a gitmiş. Van’a giderken Karlıova’ya uğramış, Göynük Beyleri ile görüşmüş. Erzurum’da Cibranlı Halit Bey ile görüşmüş. Ondan sonra Van’a gitmiş. Yani bütün ilim erbabı, şeyhler, Bedü Zaman Saidi Nursi, her biri bir taftan böyle bir irtibat kuruyor. Diğer taftan Dersim’de bir hareketlilik var. Dersim’de Hozat baskını var. Seyit Rıza Hozat’ı basıyor. Fikri Bey’in mebus olmasını istemiyor, Hasan Hayri Bey’den dolayı. Özelikle Batı Dersim Aşiretleri arasında, Hasan Hayri Bey, Mehmet Celal Efendi o bölgeyi organize eden entelektüeller. Orda da bir hareketlilik ve hazırlık var

Kısacası, herkesin biri birinden haberi var. Cemil Paşazadeler Diyarbakır’da Kürt Klubü diye bir klüp var, Kürt Teali Cemiyeti. Kürdistan Teali Cemiyeti ayrıdır, Kürt Teali Cemiyeti ayrıdır. Birlikte hareket etmiştirler ama tüzel kişilik olarak farklıdır. Kürdistan Teali Cemiyeti, 1918’de Osmanlı döneminde İstanbul’da kurulmuş bir cemiyettir. Kürt Teali Cemiyeti, Diyarbakır’da Cemil Paşazadelerce Ankara hükümeti döneminde kurulmuş bir dernektir.

Herkes Seyit Abdulkadir’in Şemdinli’ye geçmesi için hazırlıklar yapıyor. Oradan hareket başlatılacak. Ancak Yusuf Ziya’nın yakalanması, arkasından Şeyh Said’in Piran’daki bu oldu bitinin içerisinde kendisini bulması…

Hadisede, Şeyh Abdürrahim’in rolü çok önemli. Çünkü çok genç. O komutanların abisini dinlememesini kendine yediremiyor. Gençliğin verdiği hava ile biraz da heyecanlı bir adam. Yaradılış itibariyle de ailenin en heyecanlı adamı. Onun sabırsızlığı ile bu isyan patlıyor. Sözlü tarih çalışmalarında onu gördük, anlatılanlara göre Şeyh Said pencereye çıkıp bağırıyor: “Onu(Şeyh Abdürrahim) tutun, o deliyi tutun”  diyor.

Şeyh Said’in mahkemedeki ifadesi net ve temiz. Diyor ki; “Benim bir isyan hesabım yoktu başlangıçta. Ama bu olaylar oldu.” O kadar ilginç ki, 13 Şubat’ta Piran’da bu olaylar patlak veriyor. Şeyh Said orda olmamasına rağmen, Lice, Hani, Genç’te halk kendi kendine kaynıyor, isyan edip hükümet binaların ele geçiriyor. Bir organizasyon yok gibi… Ama Şeyh Said’in bu dönemde 13 Şubat’a kadar halka verdiği vaizleri ve tahrikler var fakat, Nisan Mayıs hazırlığı, belki de tahriklerin dozu fazla kaçtı.

-Peki neden Şeyh Said bu vaizleri veriyordu. Madem isyan düşüncesi yoktuysa?

Sebebi şu: Seyit Abdulkadir’in yapacağı harekete hazırlık yapmak.

Ondan sonra olay patlıyor, olay patlayınca da iş değişiyor, strateji yanlışlığı da var. Diyarbakır’ın üzerine sürüyorlar güçlerini. Çünkü hiçbir kurmayı yok. Asker kökenli bir adamı, bir mareşali yok yanında. En büyük kitle Lice Hani ve Diyarbakır’daki Zazalar. Hepsi köylü, işçi, Kelekçi, oduncu silah sahibi olanı yok. Genç’e geliyorlar sonra Diyarbakır’a hücum ediliyor. Esasta Bitlis’e daha rahat gidebilirlerdi. O zaman güçlüydüler, daha yenilmemişlerdi. Eğer Şeyh Said’in yanında strateji belirleyecek bir akıl olsaydı, Bitlis’te o zaman çok ciddi asker de yok. Çok rahat alabilirlerdi. Bitlis’e gidip Cibranlı Halit Bey’i kurtarsalardı ve Halit Bey işin başına geçseydi, hareketin sonu belki farklı olurdu diye düşünüyorum. Fakat hülasa şu; başarısız bir hadise. Bir mağlubiyet. Ondan sonra da Şeyh Said yakalanıyor. Şeyh Said yakalanmadan kısa bir süre önce İstanbul’da Seyit Abdulkadir yakalanıyor, daha Şeyh Said Diyarbakır’a getirilmeden Seyit Abdülkadir alelacele asılıyor.

Seyit Abdulkadir, oğlu Kör Sadi, Bitlisli Kemal Fevzi, Şeyh Said ile birlikte idam ediliyorlar. Tek celsede. Çünkü haklarında o kadar büyük belgeler var ki, nitekim bulduk o belgelerin bir kısmı bizim de elimize geçti. Raporlar var onları da yayınlayacağız. Mesela Seyit Abdulkadir’in Şark İstiklal mahkemesinde verdiği ifadeler TBMM arşivinde yok kayıp. Onu da bulduk. 200-300 sayfalık Osmanlıca bir arşiv. Bir buçuk ay önce geçti elime, üzerine çalışıyorum şu an.

Açıklama yok.

Kemal Fevzi'nin maaş defteri

Seyit Abdulkadir yakalanıyor, Diyarbakır’a getiriliyor, hiç vakit geçirilmeden bölgedeki ümidi kırmak için ilkin Seyit Abdulkadir’i, oğlunu ve Kemal Fevzi Bey’i hemen asıyorlar. Ondan sonra Şeyh Said bir 10 gün kadar Varto’da kalıyor. Nisan'ın 14’ünde yakalanıyor. Şeyh Said’in yakalandığı güne kadar Bitlis’te Cibranlı Halit Bey ve Yusuf Ziya Bey daha idam edilmiyor. Şeyh Said’in yakalandığı gece her ikisi de idam ediliyor.

Yani aslında Ankara’nın bir korkusu var. Onun için idam edemiyor. Belki döneriz diye. Eğer isyan bastırılamazsa, Halit Bey’i kullanarak Kürtlerle anlaşabiliriz. Yani Halit Bey’i rehin gibi tutuyorlar. Şeyh Said'in yakalandığı günün gecesi de Halit Bey ve Yusuf Ziya Bey’i kurşuna diziyorlar. Azadi Hareketi ile Şeyh Said’in hikayesi bu.

-“Atatürk Erzurum Kongresinde başarışı olmasaydı muhtemelen Silvan’a geçecek orda başka bir hareket başlatacaktı” dediğinizi duydum. Bunun aslı ve gerekçesini sizden öğrenebilir miyiz?

1916’da artık Osmanlıdan ümit kesilmiş, çünkü Yemen gitmiş, Arabistan, Balkanlar gitmiş, Anadolu’ya sıkışıp kalınmış. Tek ittifak Kürtler ve Türkler arasında. Ve Türkler organize bir grup değil. Çünkü aşiret yapılanmaları yok. 10 senedir bu iki halk savaşıyor. Balkan Savaşı’ndan beri Kürtler ve Türkler birlikte Osmanlı’da savaşıyor. 1916’da Mustafa Kemal Paşa 16’ıncı kolordu komutanı olarak Kafkas cephesine, Silvan’a bir geliyor,  Kürtlerin aşiret yapısını, birlik ve beraberliğini gördüğü zaman hayran kalıyor. Ve bu işi burada çözeceğini söylüyor. Yani kafasında bu var. Kafasındaki ümit ışığı Silvan’da çakıyor. Ve Zirki Beylerinden birine diyor ki; “Bir gün her şey biter başarılı olamazsak, ben buraya gelsem, bir mücadele versem bana destek olur musunuz?”. Eğer Erzurum Kongresi olmazsa, ki biliyorsunuz Erzurum Kongresi’nin de temelinde Vilayeti Şarkiye Müdafa-i Hukuk Cemiyeti var. O da ayrı bir hikaye. Orda da Kürtler var. Faruk Nafiz falanların kurduğu bir cemiyet. Kemal Fevzi de kurucularından biridir, daha sonra Kürt Teali Cemiyeti’ne geçmiştir. O da çok enteresandır. Kürt Teali Cemiyeti ile Vilayeti Şarkiye Müdafa-i Hukuk Cemiyeti’nin kuruluş tarihi arasında bir iki hafta var. İkisi de aynı amaçla kuruluyor. Vilayeti Şarkiye Müdafa-i Hukuk Cemiyeti, Erzurum Kongresi’ni yaptırıyor. Mustafa Kemal Paşa eğer, Erzurum Kongresi ve Milli Mücadelede başarılı olmasaydı, belki Silvan’a Hazro’ya geçecek oradan bir hareketle devlet kuracak, adına da Kürdistan diyecekti. Onun için adının Türk veya Kürt  olması önemli değildi, tek amacı enkazdan bir devlet kurmaktı. Pragmatist bir liderdi, çok da Türklük derdi yoktu başlangıçta. Daha sonra bir devlet oluşturmak için bir ulus yaratması gerekti. Bir devlet yaratırken, Türklük üzerinden bir ulus yaratmaya başladı. Haklıydı da. Çünkü Türklük üzeri bir ulus yaratırsa kimse itiraz etmezdi. Osmanlını son yüz senesinde,  Avrupalı da Osmanlı'dan, Türk İslam’dan Türk diye söz ediyordu. Kimse isyan etmezdi. Kürtlük üzerinden böyle bir girişimi olsaydı, Kürt aşiret liderlerin her biri lider olmak isterdi. Önce Kürtler biri birinin icabına bakardı. 1925 olayları Yusuf Ziya’nın bana göre Seyit Abdulkadir’den rol çalmasıyla patlak verdi. Bakın şimdi de öyle değil mi?

-Çokça dile gelen bir hikaye var. Şeyh Said’in Seyit Rıza arasında bir görüşme olduğuna dair. İşte deniyor ki; Şeyh Said, Seyit Rıza’nın kestiği hayvanın etini yemediği için aralarının bozulduğu ve Dersim aşiretlerinin bu yüzden Şeyh Said’e destek vermedi. Siz bölgede araştırma yaptığınızda böyle bir hikayeye rastladınız mı?

Ben bu hikayeye ilişkin iki yerde yazdım. Çok net: Seyit Rıza ve Şeyh Said hayatları boyunca birbirini hiç görmedi. Nasıl benim adım Mahmut’sa bu o kadar kesin. Bu Kürtler arasındaki Alevi-Sünni fay hattını tetiklemek amacıyla yapılan bir operasyon. Şeyh Said ile Seyit Rıza arasında görüşme olduğu savını çürüttük. Özelde Dersim’de çalışmış, Şeyh Said’e ilişkin belgeleri çalışmış bir isim olarak tabiri caiz ise ikisinin de günlük hayatını biliyorum. Bunun mümkün olmadığını yazdım. Gerekçeleri ile bu görüşmenin mümkün olmadığını ortaya koydum. Bu sefer de Gankozade Mehmet  Ali Ağa ile Şeyh Şerif arasında böyle bir hikaye olduğunu söylediler. Gankozade Mehmet Ali ağa benim eşimin dedesi. Böyle bir şey yok. Şeyh Şerif hiç Dersim’e gelmiş değil. Bunların hepsi yalan ve bu iddialar asılsız.

Şeyh Said 1924’de Hınıs’ta yola çıktığı zaman ilk durduğu yer Çarekan beylerinden Hasan Efendi’nin evi orda kalıyor zaten iyi dostlar her zaman ona misafir oluyormuş. Çok sevdiği bir dostudu, Hasan Efendi Şeyh’e kuzu kesiyor. Şeyh Said Tekman’da dostu Kızılbaş Hasan Efendi’nin kestiği kuzuyu yiyor da Dersime gitmiş olsa, Seyit Rızanın kestiğini niye yemesin. Kendi hizmetkarı Awdelan aşiretinden Çerkez de Alevi, kendisiyle birlikte idam edildi. Evde hep hayvanı Çerkez kesiyordu onun kestiğini de yiyor. Niye Seyit Rıza’nın kestiğini yemesin. Bu saçma bir sav. Bunlar kasıtlı ortaya atılan Ahlaksızca iftiradan başak bir şey değil.

-Soru şu Dersim aşiretleri o zaman niye katılmadı? Şeyh Said olayı ile Dersim aşiretleri arasındaki bağ ne?

Hakikat şu: Batı Dersim aşiretleri katılmadı değil, katılamadı çok net. Hasan Hayri Bey telgraf çekti. Fakat tabi bölgeyi bilmeyenler, coğrafya bilmeyenler tarih yazmaya kalkarsa yüzlerine bulaştırırlar. Olay 2020'de olmuyor, Şubat ayında 1925 tarihinde bahsediyoruz; araba yok, gidişler seyahatler o mevsimde yaya olarak yapılıyor. Bir adam, Elazığ’dan yaya Dersim Seyit Rıza’nın kaldığı Zeynikan(Dikenli) köyüne o karda- kışta tipi fırtına olmadığı taktirde, en az 15-20 günde gidebilirdi. Şubatta Dersim'de en az 15-20 gün tipi olurdu. Kurtlar yuvasından çıkmazdı, öyle sert kışlardan bahs ediyoruz.

Hasan Hayri Bey, adam göndermiyor telgraf çekiyor. Hozat’taki akrabası Mehmet Cemal Bey’e bir telgraf çekiyor. Postacı telgrafı Mehmet Celal Bey'in odasında veriyor. Telgrafı getiren adam Kaymakama ispiyonluyor, Celal Bey yakalanıyor. Aşiretlere haber veremiyorlar... Zaten telgrafın Elazığ’dan gönderilmesi, Şeyh Şerif’in  Elazığ’ı işgal ettiği zamana denk geliyor Mart ayının başı. Şeyh Şerif Mart’ın ortalarında Elazığ’dan çıkıyor. Topu topu on beş gün. Bu sürede aşiretler nerden haber alsın, nerde katılsın o şartlarda mümkün mü? Zaten birkaç gün sonrada Şeyh Said yakalanıyor. Dersim aşiretleri kısa sürede organize olamadılar kısacası.

Şey Şerif’in Elazığ’a giriş-çıkışı 3-4 gündür. Elazığ’da mağlubiyet yaşandı. Dersim aşiretleri ürktü. Buna rağmen, hemen akabinde Koç Uşağı aşireti Çemişgezek’i bastı. Çemişgezek baskını, Şark İstiklal Mahkemesi’nde en çok idam alınan davadır. Hepsini yakalayıp idam edemediler ama, en çok idam kararı verilen dava Koç Uşağı davasıdır.

Batı Dersim aşiretlerinin Hasan Hayri Bey ile birlikte bu işin içerisinde olduklarını düşündürecek her şey var... Fakat, Doğu Dersim farklı. Devlet o zaman Alevi Kürtleri, Şeyh Said ve isyancılardan uzak tutmak için şimdiki Cem Vakfı Başkanı İzzettin Doğan’ın babası Hüseyin Doğan dedeyi gönderiyor. Hüseyin Doğan Dede, Doğu Dersim’e Mazgirt’e gidip “Bunlar Şeriat getiriyorlar. Bunların davası Kürt davası değil. Başa gelirlerse ilkin Kızılbaşların kafalarını kesecekler” vs. bu propaganda ile Mazgirt’teki bir kısım Alevi  aşiretleri; kısmen Şadiler, Pilvenk, Hıran ve Hormekan aşiretinden başlarına da Dersimli bir subay koyarak bir milis birliği oluşturdular. Bu milis grubu Elazığ’dan geri dönen Şeyh Şerif’in grubuna Peri-Kovancılar bölgesinde saldırdı. Dersim’de Doğu’daki aşiretlerin tavrı ayrı, Batı’nın tavrı ayrı.

Doğu Dersim’in bu tavrının sebebi de, biraz Varto’da olan Lolanlılar ve özellikle Xormekan aşireti. Yani Mehmet Şerif Fırat’ın ailesi. Bu aile üzerinden karşı düşmanlık oluştu. İşin aslı Hormekan-Cıbıran çekişmesinin yeni alanıydı. Mehmet Şerif Fırat, Xormekanlı. Bingöl Karer’de de Xomekanlılar var. Fakat, onlar tarafsız oldular. Malum daha sonra Yurtsever soy adını aldılar. Mehmet Şerif Fırat’ın Xomekan aşireti ile Lolanlılar isyan zamanı milis oldular. Avdelanlılar tarafsız kaldılar. Hatta zaman zaman Şeyh Said’in tarafında oldular, ayaklanmacıları sakladılar, yardımcı oldular.

Dersim Kürt Tedibi 1937-1938 - Mahmut Akyürekli Kitabı ve Fiyatı

Batı Dersim’de Şeyh Hesenanlılar, Abasanlar, diğer aşiretler arasında ise böyle bir karşıtlık söz konusu değil. Batı Dersim dediğinde Seyit Rıza, Hasan Hayri Beydir. Koçuz(Koçanlar), Karabalılar, Kırganlılar,Ferhatanlılar ve Abasanlardır. Bunların hepsi Hasan Hayri Bey’in liderliğini kabul etmişlerdi ve Şeyh Said’den yana taraf belirlediler. Pülümür nötrdür.

Şeyh Said ve Seyit Rıza hikayesi sonradan uydurulmuş, siyasi bir amaç taşıyan, Kürtleri Alevi-Sünni diye ayırmak için Kürtler arası o mezhepsel çizgiyi tahrik etmek için yapılmış bir oyundur. Benzer oyunlar Zazalık-Kurmanclık üzerinden de oynandı. Neticede bunlar siyasi operasyonlardır. Yani öyle bir şey yok. Seyit Rıza ile Şeyh Said birbirini hiçbir zaman görmedi ve tanışmadılar.

-Kalın hatlarıyla 1920’de Koçgiri olaylarından en son Dersim Tertelesi’ne kadar Kürt bölgelerinde olan ayaklanma ve katliamlar incelendiğinde, Kürtler açısından öne çıkan hatalar nedir?

Birincisi; Sünnilik-Alevilik Kürtler arasında bir yara. Varto’da Xormekanlıların bu hadisede taraf olması gibi. 1938’de Dersim Katliamı’nda Palu’daki Sünni Zazalar karşı taraftılar. Belki milis olmadılar ama, taraf oldular içinden “oh” çekenler de oldu diyebilirim.

Ama tabi içi sızlayanlar da oldu. 88 yaşında Şafi bir eczacı vardı Palu’da. Adını hatırlamıyorum şimdi. Onunla yıllar önce konuşmuştum. Adam cebinden cüzdanını çıkardı. Cüzdanında bir tarfında hemayli/nüska diğer gözünde Şeyh Said ile Seyit Rıza’nın resmi dışında hiçbir şey yoktu.

Eski ittifak buydu. Fakat bu ittifakı bir şekilde bozdular.

İkincisi; ne kadar yerini bulur ama bana göre; Seyit Abdulkadir’den rol çalınmak istendi. Yani bir sefer Yusuf Ziya Bey hakkında böyle bir kanaatim var. Yusuf Ziya’nın, Seyit Abdulkadir Bey’den evvel davranarak, bu hareketin başına ben geçersem hesabı vardı. Veyahut Halit Bey’i baypass etme hesabı mı vardı? şeklinde düşünmüyor da değilim. Diğer taraftan hadise bir oldu bittiydi. Oldu bitti olunca çok organize olmayınca, henüz vakit vardı, olgunlaşmadan harekete geçildi. Şeyh Said’in de dediği gibi “Piranda olay oldu ben kendimi başında buldum”. Diğer aşiretler desteklemedi. Diğer Şeyhler de desteklemediler. Bir örnek vereyim. Şeyh Said  yakalandığı sabahın evel gecesi Muş’un Melemi köyüne geliyor. Günümüzde Alpaslan Barajı’nın üstünde bir köy. Gittim oralara. Ben 13 Şubat’ta Şeyh Said’in isyan ettiği gün ata bindim. At ile Dicle’den Genc’e gittim 4 gün. 13-14-15 Şubat günleri. Yaşananları anlayayım, coğrafyayı anlayayım diye. Yazacaksam doğru yazayım diye. Melemi köyüne de gittim. Köy Kadiri Tarikatı tekkesinin olduğu bir köy. Şeyhleri var, bir de cami var. Şeyh Said ve arkadaşları camide namaz kılmak istiyorlar, gece kış soğuk yağış yağmur var. Murat Suyunu geçecekler. Köylüler kapılarını kapatıyor, köylülerin bir kısmı köyden çıkıyor. Bu tarikat erbabı Şeyhler camiyi açıp namaz kılmalarına dahi izin vermiyorlar. Şeyh Said ve beraberindekiler gidip kar üstünde, çamur içerisinde namaz kılıyorlar. Oradan geri gelip dönüyorlar, Çarbur denen yere. Orada da aralarında itilaf çıkıyor ve sabah da Binbaşı Kasım ikna ediyor, daha sonra yakalatıyor.

Demek istediğim bir ittifaksızlık var. Bir milli birlik şuuru yok. Bütün geri toplumlarda bu böyledir, sadece Kürtlere mahsus bir durum değildir. Barzani ile Talabani aileri arasındaki sürtüşme, Şeyh Mahmud Berzenci hikayesi farklı mı…

Şöyle sıralayabiliriz: Seyit Abdulkadir ile Şeyh Mahmud Berzenci’nin Hilafet ısrarı, Kürtlere pahalıya mal olmuştur. Şeyh Mahmud’a krallık veriliyor, “Ben İngilizlerin kralı olacağıma Osmanlı İslam Halifesi’ne bağlı muhtariyeti tercih ederim” diyor. Bağımsız bir kral olmaktansa Osmanlı’ya bağlı bir muhtariyeti kabul ediyorum diyor. Zihniyet bu.  

Seyit Abdulkadir’in bütün düşüncesi Kürtlerin Hilafete bağlı kalması. Yani birinci hesapları Hilafet.  İki liderin bu stratejisi Kürtlere çok zarar vermiştir.

Bu yüzden Koçkıri’de kırım oldu. Ali Şêr, Koçgiri’de işin içine girmeseydi belki bu kadar büyük bir kırım olamayacaktı. Aynı Ali Şêr geldi, 1937’e kadar Dersim’deydi. Nuri Dersimi ile birlikte. O da ayrı bir mesele. Dersimi daha farklı enteresan bir adam. Ona girmek istemiyorum.

Koçkıri Kırımı 1920-1921 - Mahmut Akyürekli - 9786056669217 - Kitap |  imge.com.tr

Yusuf Ziya, Seyit Abdulkadir’den rol mü çaldı. Bir Kürdistan kurulacak ben mi başına geçeyim biçiminde bir hesabı mı oldu. Yoksa fol yok yumurta yok Beytüşşebap’taki kardeşine şifreli bir telgraf çekiyorsun, zamanı değil her şeyden evvel. Tasarlanmış, beraber alınmış bir karar da yok. Ve ondan sonra her şey patlıyor. Bu da Yusuf Ziya’nın rol çalmak istediği düşüncesine varmama neden oldu. Seyit Abdulkadir olacağına ben olayım, Halit Bey olacağına ben lider olayım gibi. Burada saf temiz insanlar var. Cibranlı Halit Bey çok temizdir ve kalitelidir. İnanılmaz karakterlidir. Şeyh Said inanılmaz saf ve temizdir. Kafasında bir rol çalma düşüncesi yoktur. Bütün ifadelerinde o temizliği, o saflığını görüyoruz. Zaten Lice’de teslim olmak istemiştir. Orada Ömere Faro diye bir adam var, Genç  ağalarından o mani olmuş; “Sen kabul etsen de bu saaten sonra biz Misto(Mustafa Kemal) ile anlaşmayız” demiş. Şeyh’in anlaşmasını reddetmişler. Yoksa Diyarbakır’a bir mektup yazıp, anlaşmayı da düşünmüş. İsyanı devam ettirmek istememiş. Planlanmayı bozmak istememiş. Aslında hepsinin hesabı Seyit Abdulkadir’in Nisan/Mayıs’taki eylemine alt yapı hazırlamaktır. Yusuf Ziya bunu bozdu, arkasından da isyan da bunu sonlandırdı…

-Dersim’de 1937-38’de yaşananlar hakkında ne söylenebilir?

Gelgelim daha sonraki sürece. Dersim deki Tedibe: Devlet Kürtlerin bu aşiret yapısının her an başlarına bela olacağını bildiği için, iskan politikası izledi. Kürtleri Anadolu’ya dağıtmak istedi. Fakat, bu iskan politikasını izlerken bu sefer başka sıkıntılar çıkmaya başladı. Koparamadılar insanları kolay kolay. Bir kısmını aldılar, sürgün ettiler gönderdiler. Bazı aileleri Batı’ya Trakya’ya kadar sürdüler. Mesela Şeyh Said’in ailesi sanırım Edirne’ye yerleştirildi. Aşiret yapısını çözerlerse daha rahat edeceklerini düşündüler. Devletin yönetim politikası buydu.

Bu iskan politikası çerçevesinde en zor dağıtılacak yer de Dersim’di. Çünkü, Dersim’de daha bir bloklaşma vardı. Coğrafya da çok dışa açık bir coğrafya değildi. Oradaki o bloklaşmanın içinde şöyle bir hesap da vardı: Dersim’i de bu işin içine koyacağız ama, Şeyh Said meselesinde devlet şunu gördü. Şeyh Said Nakşi bir şeyh olduğu için bazı Türkler de kendisine destek verdiler. Mesela, Fenerbahçe Spor Klubü Başkanı Aziz Yıldırım’ın dedesi Şevki Efendi. Erganililer. Bunlar göçmendir. Şeyh Said’e destek verdiler. Hakeza idam edilen Ali Askeri Hoca var o da Silifkeli. Yani birçok Türk destek verdi. Dolayısıyla, devlet 1925 Şeyh Said hadisesinde Kürtlerden ürktü. Kürtlere iyi bir ders vermek istiyordu. Çok büyük bir şey yapmak istiyordu. Fakat, Şeyh Said’in Nakşiliği ve dindar olması buna maniydi. Anadolu’daki Müslümanlar İstanbul’a kadar Nakşilik etkisindeydi bu devlet için doğru bir yaklaşım olmayacaktı.

Bu dersi Dersim üzerinden vermeyi planladı devlet. Hem Dersim’in aşiret yapısını bozacaktı, hem de Kürtlere bir ders verecekti. Niye Dersim? Çünkü, Şeyh Said hadisesinde şunu gördüler, Hüseyin Doğan dedenin yaptığı gibi Alevilik-Sünnilik kullanabilir. Sünni Kürtlere bunlar “Kızılbaş, Rafızi sizin ile bir ilgisi yok,” diğer tarafta Alevi Türk’e “Bunlar Kürt ayrılıkçı Kürdistan kurmak istiyorlar” şeklinde propaganda yapıldı. Bunu yaydıkları zaman Sünni Kürtlerin, Dersim’e olan ilgisini Kızılbaşlık üzerinden; Alevi Türklerin ilgisini de Kürtlük üzerinden kapatılar böylece. Dersim sahipsiz bırakıldı. Dersim’e giden askerlere bakın. Adamlar diyor ki ölülere baktım sünnetlidirler, o zaman anladım ki, bunlar da Müslümanlar. Demek ki öyle bir propaganda yapılmış ki, “zındıktır, rafizidir, sakidir” vs bütün bu propagandalar yapılıyordu zaten. Kürtlere ders vermek için Dersim kurban seçilmiş yalnız bırakılmıştı. Sünni Kürtler, Dersim Kızılbaş diye yalnız bıraktı, Alevi Türklere de Kürt diye yalnız bıraktı. Devlette Dersim’de canı istediği gibi Kürtlere bir ders verdi. Öyle bir ders verdi ki bu güne kadar o ders unutulmadı…

-Koçgiri belgelerini de ilk defa siz bulup ifşa ettiniz. Koçgiri ayaklanması nasıl okunmalı? Koçgiri’de ne yaşandı?

Yıllarca Koçkıri kırımını on sayfa bir rapor müsvedde ile öğrenmeye çalıştık veya onun özerinden devletin istediği şekilde anlatıldı. Sanırım 2014 yılında 6 bin 300 sayfalık Koçkıri Olaylarına ait evrak elime geçti. Neredeyse olayların her gününe 20 sayfa belge düşüyordu. Hepsi Osmanlıca, iki yıl belgeleri tasnif edip okuyup değerlendirdim. Yeni bir Koçkıri hikayesi ile karşılaştım.

Olaylar başlangıcı Zalim Çavuş adında Zile’yi basan Yıldızeli ve Yozgat ayaklanmalarına katılan bir adamın Koçkıri’ye kaçmasıyla başlıyor. Sonra asker kaçaklarının toplanması işin içine giriyor, beli bir zaman sonra Ali Şêr ile Kürdistan Teali Cemiyeti düşüncesi bu kez sahne alıyor. Hülasa biterken, Alevi Kürt katliamına dönüyor. Zaten Dersim olaylarının dibacesinde Koçkıri var, desek yanılmış olmayız. İşin aslı şu: Koçkıri Aşiret Reisleri Alişan ve Haydar Bey kardeşler, Ankara hükümetini İttihatçı olarak kabul ettikleri için baş eğmeye gönüllü değiller. Daha sonra Dersim’de göreceğimiz Abdullah Alptogan (Alpdoğan)o zaman Sivas ta Merkez Ordu Kurmay başkanı. Onu da Alevi Kürtler karşı anlaşılmaz bir kini var. Sonuçta, Merkez Ordu Birlikleri ile beraber Mustafa Kemal Paşa’nın muhafız alayı olacak Topal Osman kuvvetleri birlikte Koçkıri’ye giriyorlar. Yüzlerce köy, binlerce hane yıkılarak, tahrip ediliyor. Dağlara kaçabilen kadın ve çocukların bir kısmı, sığındıkları mağaralarda açlık ve soğuktan ölüyorlar. Binlerce insan katlediliyor. Yorgan, kap, kacak demeden halıya kadar varlıkları yağmalanıyor. 70.000 den fazla hayvanı Topal Osman Giresun’a götürüp satıyor. Kaçırılıp götürülen kadınlardan bir daha haber alınamıyor.

Açıklama yok.

Osmanlı mahiyeti Giresun MuhafızAlayı askerleri

“Koçkıri Türkiye devletinde ilk ulusal karakterli başkaldırı olarak kabul etmek yanlış olmaz”

Bir babanın boynuna uzun bir kendir düğümü atıyorlar, uçlarını çocuklarına bağlayıp ters istikamette süngü ile zorlayıp Babayı boğduruyorlar. Akıl almaz işkence ve ahlaksızlıklar yapılmış. Devrin Sivas Valisi Ebubekir Hazım, Tepeyran hatıratında; “Fakat Sivas’a sanki her işi bırakarak, yalnız Merkez Ordusu Kumandanının yasadışı, zararlı, korkunç davranışlarını, zorbalık ve saldırılarını def etmeye çalışmak gibi acı bir uğraş için gelmişim. Yazamadıklarım, yazdıklarımın dayanma azabından az değildir. Yazamadıklarımın ne olduğunu bölge halkı bilir. Bazı durumlarda bir şeyi yapmak ve söylemek, nasıl Yurt görevi ise bazen de bir şey yapmamak, susmak, susmak için nefsini zorlama azabına katlanmakta öyledir”  şeklinde ifade ederek yapılanların vahametini aktarmıştır.

Koçkıri’de bu kırım yaşanırken, Dersim aşiretleri yardıma gelmişti. Daha sonra olaylar, Dersim’e kadar yayıldı. Olaylar bastırılınca Ali Şêr, eşi Zarife Hanımı da alarak Dersim’e sığındı. 1937 yılında Rehberin adamları tarafından öldürülünceye kadar, burada yaşadılar. Dersim’in Koçkıri imdadına gitmesini kaydeden devlet, bunun intikamını bir şekilde Dersim’den almış oldu. Koçkıri, Türkiye devletinde ilk ulusal karakterli başkaldırısı olarak kabul etmek yanlış olmaz. Koçkıri’nin Kürdi ve siyasi karakteri, Ağrı isyanı ile nerdeyse aynı seviyededir.  Koçkıri, Anadolu’da Aleviliğin, Türkler nezdinde, Kürtlük olarak algılanışının da sebebidir. Çünkü, o zamanki adıyla Hüseyin Hüsnü (Abdullah Alptogan) Sünni Türkleri, silahlandırıp milis birlikler kurdurarak, Alevi Kürt köylerine saldırtırmış, katliam ve talana onları da ortak etmişti. Bu da Anadolu’da  bugüne kadar gelen Alevi -Sünni karşıtlığının Yavuz’dan sonraki en belirgin kaynağıdır.

Açıklama yok.

Koçgirili Alişan ve Haydar Beylerin babası Mustafa Paşa (Alptekin Alişanoğlu aile arşivi)

Tıklayınız >Tarihçi Mahmut Akyürekli, '1925 Şeyh Said Ayaklanması'nın bilinmeyenlerini anlatıyor

Akyürekli'den, 1.dünya savaşı'nda çabakçur hattı konferansı

Mahmut Akyürekli kimdir?

Öğretmen Okulu'ndan mezun olan Mahmut Akyürekli, 1983 yılında Fırat Üniversitesi Tarih Bölümünü bitirdi. 1985 yılında yüksek lisansını yarım bıraktı ve on yıl sürdürdüğü öğretmenlik mesleğine de son vererek serbest hayatı tercih etti. 2010 yılında akademik çalışma ve araştırma alanına dönerek Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü'nde yüksek lisansını tamamladı. Yüksel lisans tez konusu olarak seçtiği Dersim Olaylarının Sebep ve Sonuçları (1937-1938), Dersim Kürt Tedibi (1937-1938) adıyla kitap olarak yayımlandı.
Şark İstiklal Mahkemesi (1925-1927), Gerekçe ve Hükümleriyle Şark İstiklal Mahkemesi Kararları (2 cilt), Koçkiri Kırımı (1920-1921), Kürtle'le Türkler Bin Yıllık Geçmişin Kısa Tarihi adlı çalışmaları kitaplaşan Akyürekli'nin muhtelif gazete ve dergilerde makaleleri de yayımlanmıştır.