Mehmed Uzun’un ülke ve sevgi romanlarının gölgesinde kalan gerçek aşk hikayesi
English Türkçe Kurdî
كوردی عربي فارسى

HABERLER GÖRÜŞ RAPOR SÖYLEŞİ EKONOMİ MULTİMEDİA YAŞAM SPOR KÜLTÜR/SANAT
×

Mehmed Uzun’un ülke ve sevgi romanlarının gölgesinde kalan gerçek aşk hikayesi

Ruken Hatun Turhallı

BasNewsMehmed Uzun modern Kürt edebiyat dilini ilmik ilmik örerek, romanlarının estetiğiyle, Kürt dilinin zenginliğini ve varlığını evrensel düzeyde görünür kıldı. Klasik Kürt edebiyatının ruhunu, yaşanmışlıklarını, aşklarını, destanlarını, divanlarını, dengbejlerin sesinden, yüreğine akıttığı nağmelerden, Kürt ulu çınarlarının gölgesinde, ruhlarının vücut bulmuş haliyle romana aktararak, Kürt Edebiyatı’nın uluslararası diplomatı oldu. Böylece modern Kürt edebiyatının da öncüsü olarak adedilir.

Uzun, siyasal tarihin gölgesinde yaşanmış gerçek aşk hikayelerinin kavuşamamışıklarını, hüzünlü anılarını, roman örgüsü etrafında okuyucularıyla buluşturdu. Biz okuyucular Mehmed Uzun’un romanlarında tarih bilincimizi yeniledik. Roman kurgusundan, karakterlerinden onun kendi yaşanmışlıklarına ait izleri bulma ihtimallerini düşündük.

Kader Kuyusu (Bira Qedere) romanını daha yazmadan önce sevgili eşi Zozan'a Dotmam, Zozan da ona Pismam şeklinde hitap ediyorlardı. O eşsiz edebi eserlerini yazarken, yanında ona mutlaka rahat bir ortam ve huzurlu bir yaşam sunan eşi Zozan vardı.  

Mehmed ve Zozan'ın hikayesi roman hikayelerin gölgesinde usulca aktı .13 yıl önce, 2007’de bu gerçek aşk hikayesi elim bir hastalığın pençesinde sınandı. Beklenmeyen ebedi ayrılık, bu aşkın hüzünlü ve yarım hikayesini geride bıraktı.

Mehmed’in sevgili eşi, Dotmam’ı, Zozan ile romanlarına ilham veren aşklarını, birlikte yaşanmışlıklarını, modern Kürt edebiyatı sanatını oluştururken, birlikte yaşadıklarını, anılarını ve yarım kalmışlıklarını konuştuk.

Mehmed Uzun'la ne zaman, nerde tanıştınız? İlişkinizin başlangıç hikayesini ve ilk evlilik teklifini bizlere anlatır mısınız? Evliliğinizde birbirinize nasıl hitap ederdiniz?

Mehmed ile zorlu bir yolculuktan sonra tanışmıştık. Hayatımın en zorlu yolculuğunu bu vesileyle anlatmak isterim. Babam, Necmettin Büyükkaya ile arkadaştı. O dönemin Kürt devrimcileri ile hareket ediyordu. 12 Eylül darbesi dönemiydi. Arkadaşları yakalanmamak için Irak üzeri Suriye’ye geçmiştiler. Mehmed Uzun ise, İsveç’e geçmişti. Onun İsveç’te olması bizimde yurt dışında İsveç’i tercih etmemizde en büyük etkendi.

Henüz Siverek’teyken babamdan dolayı sürekli evimize polis baskınları yapılırdı. Babamı bulamadıklarında, annemi gözaltına alırlardı. Annem kucağında küçük kardeşim Berivan’la hep nezarete alınırdı. Evimize bir gün yine baskın yapıldı. Polisler artık annemi değil, daha ergenlik çağına girmemiş olan beni, babamın yerine gözaltına alacaklarını belirtmişlerdi. Annem'le buna direnince, vazgeçtiler. Babam bu durumlar üzerine, bizim de Suriye’ye geçmemizi istedi.

“Bin Xete geçerken küçük kardeşim Berivan ağlayınca fark edildik, nöbetçi asker bize ateş açtı, Sınır tellerine eteğimle birlikte asılı kaldım”

Bir gün tanımadığımız biri bize geldi. Elinde çok katlanmış ve bantlanmış nuska şeklinde bir pusulayı anneme verdi. Babam Suriye’ye geçişimiz için kaçakçılardan bir yol ayarladığını yazıyordu. Kaçakçılarla Suriye’ye geçmemizi istiyordu. Annem ve 6 kardeşimle önce Nusaybin’e gittik ve Suriye’ye geçmek için uygun zamanı bekledik. Nusaybin’den, Qamişlo’ya geçmeyi hedefliyorduk ama, bu o kadar kolay değildi. Sınırı geçeceğimiz gece, tam sınırı geçerken daha 1 yaşında olan küçük kardeşim Berivan ağlamaya başladı. Askerler sesi duyunca ateş etmeye başladılar. Bizim geçmemize yardımcı olan kaçakçılar silah sesiyle birlikte hemen kendilerini sınırın öte tarafına attılar.

Ateş esnasında ben sınır telinin üzerindeydim, orada tellere takılı kaldım. Kalın kumaştan, o zaman moda olan eteğim, sınır tellerine takılmıştı. Kendimi tellerden kurtarmaya çalışırken o an ve dakikalar bana saatler gibi geldi. Aklıma halk arasında ‘‘Askerler genç kızları ele geçirdiklerinde, tecavüz ediyorlar, kötü muamelede bulunuyorlar’’ söylemi geldi, bundan irkildim. Korkum daha fazla arttı. Bir süre sonra bir şekilde kendimi tellerden kurtararak sınırın öte tarafına, kâh emekleyerek kâh sürünerek atabildim. Zifiri karanlık olduğu için annem, kardeşlerim ve kaçakçıları kaybetmiştim. Bir süre sonra duyduğum hışıltılara doğru ilerledim. Böylece annemlerin yanına ulaştım. Ulaştığımda, annem korkudan ağlıyordu. Silah sesleri kesilinceye kadar bir süre oracıkta sessizce bekledik. Daha sonra kısmen yürüyerek bazen de koşarak Qamişlo’ya, sabaha doğru vardık. Orda 2 hafta kaldık, sonra Şam’a geçtik. Burada da 2 ay kaldık. Ardından Beyrut’a geçtik. Burada 1 hafta kaldıktan sonra, İsveç’e uçtuk.

“Mehmed’le bizi bir araya getiren sürgün koşullarıydı, ilk olarak İsveç’in Stockholm kentinin Arlanda havalimanında karşılaştık

Memed ile ilk tanışmamız, bu zorlu yolculuktan sonra İsveç’e ulaştığımızda oldu. Stockholm’un Arlanda havalimanında karşılaştık. Ben o zamanlar henüz ergenlik yaşıma ulaşmamıştım. Mehmed ile akrabalık ilişkimiz vardı. Siverek’te evlerimiz bitişikti O beni küçükken birkaç defa Siverek’teyken görmüş ancak, küçük olduğum için ben hatırlamıyorum. Bizi biraraya getiren koşulların sürgün olduğunu söyleyebilirim. 

Kürd Edebiyatı — Kırlangıçlar - Mehmed Uzun

“Biz Uppsala’da, Mehmed Stockholm’da kalıyordu, araba tamiri bahaneleriyle gidiş – gelişleri sıklaşmıştı”

Mehmed ile aramızda ilk süreçlere dayalı bir ilişki yoktu. Biz Uppsala’da o Stockholm’da kalıyordu. O dönemler bir arabası vardı, Uppsala’ya gidiş gelişleri sıklaşmıştı. Gerekçe olarak arabasını tamir diye gösteriyordu. O aralar liseyi yeni bitirmiş, ehliyet almak istiyordum. Mehmed bu düşüncemi öğrenince, bana direksiyon dersi vermeyi önerdi. Bende sevinerek kabul ettim. O dönemler kendisine ‘‘Mehmed Abi’’ diye hitap ediyordum. Aileme de ‘‘Mehmed abi bana araba sürmeyi öğretecek’’ diyordum. İlk direksiyon derslerine gittiğimiz gün, birlikte arabayı rahat kullanabileceğim sakin bir araziye gittik. Önce direksiyonu bana teslim ederek, direksiyon hakimiyetinin nasıl olacağını, vitesin nasıl değiştirileceğini vb. şeyleri öğretti.

“Mehmed araba sürerken evlenme kararı aldığını belirtti, kendim olduğunu bilmeden onu tebrik ettim”

Bir süre sonra ben direksiyondan indim, o direksiyona geçti. Eve gitmemiz gerekirken sürekli olarak dolaştırdı bizi. Neden eve gitmediğimizi sorunca; ‘‘Şimdiye kadar hiç evlenmeyi düşünmedim. Arkadaşlarım evlenmem için sürekli zorladılar ama ben bu fikirden hep uzak durdum. Şimdi ilk kez evlenme kararı aldım’’ dedi. Benden bahsettiğini düşünmediğim için kendisine; A çok iyi, senin adına çok sevindim. Bizde senin evlenmeni çok isteriz dedim. Daha sonra evlenmek istediği kadının kim olduğunu sorduğumda ve buna karşılık ‘‘Sen’’ demesiyle şaşırdım ve şoke oldum. İlk tepkim sinirlenmek ve bunun asla olmayacağını söylemek biçiminde oldu. Özellikle akraba evliliklerine karşı olan biriydim. Yine aramızda belirgin bir yaş farkı da bulunmaktaydı. Bu nedenle bana bahsettiği bu şeyi kesinlikle hiçbir yerde dillendirmemesini, özellikle ailemin yanında asla söylememesini istedim. Söylediklerimi kabul etti. Sadece benden biraz düşünmemi rica ederek, hızlı karar vermememi istedi. Daha sonra yol boyunca hiç konuşmadan bizim evin olduğu yere geldik. Arabadan hışımla çıktım. Tam arabanın kapısını çarpacakken bana sakin bir ses tonuyla; ‘‘Zozan sen yine de bir düşün’’ dedi. Ben hala şoktaydım, sinirli bir şekilde arabanın kapısını çarptım, eve girdim. Eve varınca hiç rahat değildim ve çok huzursuzdum. Bu durum yaklaşık olarak 1,5 yıl sürdü. Memed ısrarla beni ikna etmek için uğraştı. İnsan sanatını iyi bilen, duygu dolu bir yazar olarak 1,5 yıl sonra beni de etkiledi.

“Mehmed’in naifliğinden etkilenmemek mümkün değildi”

Mehmed’in çok farklı ve güzel özellikleri vardı. Onun davranışlarından etkileniyordum. Bizim Siverek’te erkekler çok sert mizaca sahiptir. Onlarla kıyasladığımda, Mehmed hem yumuşak hem anlayışlı ve hem de hoşgörülüydü. Oysa ikimizin de içerisinden geldiği Siverek’te, erkekler genellikle sert olmayı daha çok benimserlerdi. Mehmed her şeyi tartışabileceğiniz, çekinmeden sohbet edebileceğiniz, geniş bir insandı. Yani insan kendisini Mehmed’in yanında rahat, huzurlu ve güvende hissediyordu. Zaten beni ona en çok çeken şey de buydu.

“Mehmed ölümcül bir kaza geçiriyor”

Evlenmeden önce büyük bir istekle öğrenmek istediğim şoförlük hevesimden bu süreçte vazgeçmiştim. Evlenme kararı ile birlikte yüzüklerimizi aldık. Nikah dairesine giderek gün aldık. Evlilik törenini ihtişamlı bir düğün yerine sade ve yakınlarımıza bir yemek daveti şeklinde planladık. Düğüne yakın bir zamandı, Mehmed Stockholm dışında yapılacak bir konferans için yola çıktı. Her zaman düşündüğünü yaşayan biri olduğu için mi, yoksa o an benimle yaşadığı aşk ilişkisinden kaynaklı mı veya sürekli iç içe yaşadığı roman kahramanlarından mı bilemem, bir ağaca çarparak, kaza yaptı. Kazanın sebebini hiçbir zaman öğrenemedik. O da bunu hiçbir zaman söylemedi. Sadece düşüncelere daldığını, bu nedenle kaza yaptığını söyledi. Kötü bir kaza yapmıştı, bizden kimse yanında yoktu. Evdeydik, telefon çaldı. Gelen telefona ben baktım. Karşıdaki ses Mehmed’in sesi, ‘‘Merhaba Zozan, ez im’’ dedi. Sesi çok kötü geliyordu. Bende korkmuş vaziyette ani refleksle, ne oldu? Neden sesin kötü geliyor, dedim. ‘‘Hastanedeyim, bir şey yok. Küçük bir kaza geçirdim. Merak etme’’ dedi. Yanına refakatçı olarak gitmeyi teklif ettim, kabul etmedi. Fırat Cevheri ile Mustafa Aydoğan’ın refakatçi olarak yanına geleceklerini söyledi. Fakat ben huzursuzlanınca, ailem hemen Mehmed’in yanına gitme kararı aldı.

“Mehmed hastane odasında, kırıklar içerisinde yüzüklerin takılmasını istedi”

Hazırlanıp yatırıldığı hastaneye gittik. Biz gittiğimizde durumunun kötü olduğunu gördük. Doktorlar başına toplanmıştı. Beyin sarsıntısı geçirdiğinden şüpheleniliyordu. Yine köprücük kemiği kırılmıştı. Aşırı kusma durumu söz konusuydu. İçinde olduğu manzarayı ve doktorların başında toplanma halini görünce orada fenalaştım. Doktorların müdahalesinden bir süre sonra kendisine geldi, beni yanına çağırdı. Yanına gittim. Elimi tutarak bana, ‘‘Bugün yaşıyorsam, senden dolayı yaşıyorum’’ dedikten sonra: “Yüzükler sende mi’’ dedi. Bende, evet, bende, dedim. Yüzükleri çıkartmamı istedi, çıkarttım. Kendi yüzüğünü alarak parmağına taktı ve çok beğendiğini söyledi. Hastanede 2 gün kaldı. 2 gün sonra bizim eve geldi; ‘‘Zozan seni almadan gitmeyeceğim’’ dedi. Hastaneden yeni çıkmış, sakat haliyle damatlık elbiselerini giyemeden, nikah dairesine gittik. Nikahımızı kıyarak onun Stockholm’da ki bekar evine gittik.

“Mehmed’e Pismam diye hitap etme kararı alıyorum, oda bana Dotmam diyeceğini söylüyor”

Evlendikten sonraki en büyük problemimiz benim ona hitap etme biçimimdi. Çünkü ben Mehmed’e her zaman ‘‘Mehmed Abi’’ olarak hitap ediyordum. Evlendikten sonrada dil alışkınlığı olan bu hitap şeklim uzun bir dönem değişmedi. Kendisine sadece ‘‘Mehmed’’ dememi istedi. Ama ben bunu başaramadım. En son kendisine ‘‘Pismam’’ diyebileceğimi söyledim ve kabul etti. O zaman ben de sana ‘‘Dotmam’’ diyeceğim dedi. Bende kabul ettim. Bundan sonra da evliliğimiz ‘‘Pismam – Dotmam’’ hitaplarıyla devam etti.

Mehmed Uzun’un hayat arkadaşı olarak görebildiğiniz, onu başarılı kılan etken neydi?

Mehmed’in yaptığı çalışmalar içerisindeki en büyük başarısı bana göre, kaybolmuş Kürt aydınları için yaptığı çalışmalardı. Kaybolmuş, unutulmuş Kürt aydınlarını yeniden hatırlattı. Romanlarını yazarken, roman kahramanları ile yaşardı. Onlarla çok iç içeydi. Sanki birlikte yaşardı. Aynı şekilde çok iyi bir dinleyiciydi. Çoğu zaman yalnız kalır, roman kahramanlarını dinlerdi. Zaten kahramanlarının sınırı yoktu, sayısızdılar. Uzun süre onlarla tartışır, konuşur, onlarla yaşardı.

Mehmed Uzun’un çok disiplinli bir yazar olduğu belirtiliyor. Roman yazma sanatında en önemli unsurların kurgu ve dil olduğu bir gerçek. Bunları oluştururken onu besleyen kaynaklar nelerdi?

Mehmed yaşamında çok disiplinli bir insandı. Romanlarını yazmadan önce çok kitap okurdu. Çok iyi bir okuyucuydu yani. Bir romanın yazımına başlamadan önce, okuma, inceleme ve araştırma çalışmalarını eksiksizce yapardı. Dergiler toplar, tiyatro ve sinema gibi aktivitelere yoğunca giderdi. Daha fazla araştırma ve inceleme yapabilmek için dil öğrenme yeteneğini geliştirmişti ve birçok dil öğrenmişti. İsveç dilini zaten çok iyi biliyordu. Bunun yanı sıra, Dan’ca, Norveç’çe, Fransız’ca, İngilizce dillerinde dergi ve kitaplarda okuyordu.

Yeni bir roman çalışmasına başlamadan önce birkaç yıl o roman üzerine hazırlık çalışmaları yapardı. Yani bir romanı kaleme alması yıllarını alıyordu. Dediğim gibi bir roman çalışmasına başlamadan önce uzun yıllar boyunca inceleme ve araştırma şeklinde dergi, kitaplar okuyordu. Bunun yanı sıra Kürt gelenek ve göreneklerine uygun destan, masal ve dengbejleri inceliyor, dinliyordu. Ayrıca okumanın yanında araştırma amaçlı çok gezerdi. 

Roman yazma çalışmalarına başlarken sizden destek ister miydi? Sizin görüşlerinizi özellikle roman içerisindeki kadın kahramanlarla ilgili fikirlerinizi alır mıydı? Roman çalışmaları esnasında sizinle tartışmaları ağırlıklı ne düzeyde olurdu?

Dediğim gibi bir roman çalışmasına başlamadan önce romandaki kahramanlarıyla iç içe yaşardı. Roman bitene kadar bu şekilde devam ederdi. Ve roman yazma çalışması ilerledikçe kahramanları da yavaş yavaş kaybolmaya başlardı. Daha yeni evlendiğimiz süreçlerde bir gece yarısı birdenbire uyandı, yanında duran küçük masasının üzerinde ki lambayı açtı. Zaten kafasının hizasında duran masasında her zaman kitap, defter ve kalem olurdu. Lambayı yaktıktan sonra kalem ve not defterini alarak bir şeyler karalamaya başladı. Bende hissettirmeden onu izliyordum. Bir süre sonra kendisine ne olduğunu ve neden uyandığını, acil bir durumun olup olmadığını sordum. Gülümseyerek bana kısık bir sesle ve sesiz ol dermişçesine, “Kahramanlarım bana bir şeyler söylemek istiyorlar, bende onları yazıyorum’’ dedi. Notlarını aldıktan sonra hiçbir şey olmamış gibi lambayı kapatarak yatağa uzandı ve kısa bir süre içerisinde tekrar mışıl mışıl uyumaya başladı. Yeni evli olduğumuzdan ve huylarını henüz bilmediğimden şaşkın bir vaziyette uzun bir süre uyuyamadığımı hatırlıyorum. Bana çok tuhaf bir durum gibi geldi. Ama daha sonraki yıllarda anladım ki Mehmed kahramanlarıyla birlikte gece – gündüz demeden yaşıyor. Yani roman kahramanları onun hayatının birer parçasıydılar.

Biz Mehmed’le evlendiğimizde o zaten bir yazardı ve 2 romanı da yayınlanmıştı.  Ben evlendikten sonra elimden geldiğince ona yardımcı olmaya çalışıyordum. Yazım konusunda doğrudan desteğim olmasa da roman yazması için gerekli bütün koşulları sağlamak için üzerime ne düşüyorsa yapmaya çalışıyordum. Bazen yazdıklarını bana okuyarak görüşlerimi alıyordu. Bende o anki düşüncelerimi kendisiyle paylaşıyordum. Biz evlendikten bir süre sonra ‘‘Evdale Zeynike’’ romanını yazmaya başladı. Bu romanını yazarken, yoğun tartışmalarımız, fikir alışverişimiz oldu.

Anlatmadan geçemeyeceğim; Mehmet romanlarını yazarken, insanın 5 duyu organının tümüne hitap etmeyi esas alıyordu. Roman okurunun mutlaka bütün duyu organları ile romanlarından tat ve zevk almalarını istiyordu. Bunu başardığına inanıyorum.

Mehmed Uzun’un ardından arşivlerini inceleyebildiniz mi, incelenmesi için ilgili araştırmacı ve yazarlara imkan verdiniz mi? Örneğin arşivden birtakım Arapça mektuplar gündeme getirildi. Bunlardan haberiniz var mıydı, içerikleri nedir?

Bunun yanıtı gerçekten zor. Onun aramızdan ayrılışı ve hayat arkadaşım olarak bizi terk edişi, bende onarılması zor derin yaralar ve izler bıraktı. Arşivine bakma cesaretini ve takatini tam anlamıyla bulamadım kendimde. Hem ruhen hem de bedenen henüz hazır değilim. Dahası ölümünü bile kabullenmiş değilim. Arşivinde, onun geçmişiyle ilgili bilmediğim şeyleri elbette çok merak ediyorum. Ancak, onu bu dünyadan göçmüş olarak kabul etmek, zor kelimesinin çok ötesinde bir durum. Her yerde, evimizde, çalışma odasında, mutfakta, hatta elinin değdiği kitap, kalem ve defterlerde capcanlı izleri var.  Arşivini araştırmak isteyen, bununla ilgili muhtelif eserler yaratmak isteyen insanlar oldu, bana ulaştı. Ancak şu anki şartlar bizim çalışma olanağımızı baltalamış durumda. Bu durumlar iyileşir iyileşmez hemen çalışmalara başlayacağız. İmkan konusunda, o ve hatırası adına her şeyi sunmakla mükellef hissediyorum kendimi. O bütün halkına, hatta dünya mirasına ait biri. Evet, Arapça mektuplara rastlanıldı. İlgili insanlar onları değerlendirip, Pismam’ın okuyucularına iletti bile. Fakat içerikleri hakkında bir bilgiye sahip değildim.

İlk hastalığını ne zaman öğrendi, ilk tepkisi ne oldu, hangi kitap çalışması vardı elinde?  Bundan sonra nelere önem verdi?

Hawara Dîcleyê romanını bitireli çok olmamıştı. O sıra çok yorulmuştu. Kürtçesinin bitmiş ve tükenmiş hissini yoğun yaşamıştı. O sırada Türkçe ile ‘‘Ruhun Gökkuşağı’’ adlı kitabını yazmaya başladı. Bu kitap daha çok sürgün ve yazarlığının öyküsünü anlatan bir anlatı kitabıydı. Bu kitapla Türkiye’ye dönmeyi planlıyorduk. Ancak, birtakım problemler ve aksaklıklar çıktı. O sırada hastalık gizlice nüksediyormuş. Ne benim ne de onun haberi yoktu. Doktorlar tüberküloz hastalığı olabileceğinden şüphelendiler. Fakat kullandığımız ilaçlar işe yaramıyordu, gün geçtikçe durum kötüleşiyordu. Çareyi yine doktora gitmekte aradık. Tetkik ve tahliller sonucu acı bir gerçekle karşılaştık. Güleryüzlü, yumuşak kalpli, edebiyat hayranı, okuma kurdu, çocuklarımın babası, Pismamım ince bir hastalığa yakalanmıştı. Böyle bir illeti hiçbirimiz beklemiyorduk elbette. Öğrendikten sonra, biraz kötü oldu. Dünyada en çok sevdiği şeylerden biri olan kitaplardan uzaklaşmaya başladı. Rafların boşaltılmasını istedi. Yalnız kalmak istedi. Bazı hastalıkları vardı, fakat bu adeta hepimizi bir felakete uğrattı. O sırada, Erich Aurbach ile ilgili uzun soluklu bir araştırma yapmıştı. Yahudi menşeli olan bu dil bilimci Nazi kıyımından dolayı Almanya’dan kaçıp, sürgüne İstanbul’a yerleşmiş, orada, en önemli eseri olan ‘Mimemis’i yazmış. Bildiğiniz üzere bu kitap eleştirel ve karşılaştırmalı edebiyat, edebiyatı tarihi açısından bir kanon olarak kabul görülüyor. Kendi ülkesindeki okuyucuların bilmesinde önemli bir rol oynadı, ancak ölümünden yaklaşık on üç yıl sonra Türkçe’ye çevrildi. Maalesef, o bunu göremedi. Aslında, Aurbach’ın hayatı ile Pismam’ın hayatı birbirine çok yakın. Birçok noktada kesişmeler ve örtüşmeler söz konusu. Daha önemli projelere imza atacaktı. Örneğin ‘‘Serpêhatiya Mele Mistefa Barzanî’ kitabını yazacaktı. Halkına bir teşekkür maiyeti taşıyacak olan bir başka Klasik Kürt Şair Maleyê Batê’yi dünle bugünü sentezleyerek, bugüne taşıyacaktı, onu okurlarıyla buluşturacaktı. Ancak bunların tümü yarım kaldı. Acı bir yarımlık bu, tamamlanmamış. Aklıma geldikçe, her seferinde yeni-yeni acılara neden olan bir yarım kalmışlık.   

Mehmed Uzun, aradan geçen uzun bir dönemden sonra ülkesine ve Diyarbakır’a dönme kararı aldı. Döndüğü zaman Diyarbakır’da halk tarafından coşku ve sevgiyle karşılandığı biliniyor. Burada özellikle Kürt kadınlarının her gittiği yerde ona özel yemekler ve hastalığını yenmesi umuduyla organik özel karışımlar hazırladıkları biliniyor. Bu dönüş olayı ve yaşananlara ilişkin neler anlatmak isteriniz?

Evet, döndüğümüzde sevgili halkımız bizi büyük bir coşku ile karşıladı. Buradan yine teşekkür etmek istiyorum onlara. Yediden yetmişe, gencinden yaşlısına herkes bizim yanımızdaydı. Hatta kan vermek için toplanan üç yüz-dört yüz kişi içinde çocuklar bile vardı. Mehmed ‘’Ben buraya ölmeye değil; yaşamaya geldim.’’ diyordu. Doktorların bir hafta ömür biçtikleri Pismam’ım halkının desteği ve moral verişi ile, doktorlarının müthiş tedavi çalışmaları sonucu on altı ay daha yaşadı. Mehmed’in hayata, eski sağlığına kavuşması için her kesimden insanlar elinden gelenin en iyisini yaptı. O kadar iyi ilgilendiler ki, bu illeti atlatacağımıza inanmıştık. Ancak olmadı.   

Hastalık dolayısıyla, sınırlı bir zamanı kaldığını biliyordu. Buna rağmen tamamlamak istediği proje ve çalışmaları var mıydı? Ondan sonra, hayata geçirmek istediği projeleri için çalışmalar yürütüldü mü?

Hastalık, onu takatten, halden düşürmüştü. Elbette, çalışmak, üretmek, okumak istiyordu. Fakat bu öyle bir illet ki, en güçlü adamı en güçsüz hale dönüştürebilir. Yine de Mehmed, günlük rutin olarak gazeteleri okur, ufak da olsa kitap okumalarını yapmaya çalışırdı. Tam o sırada yine Erich Aurbach üzerine yoğunlaşıyordu. Yılmaz Erdoğan ziyaretimize geldiğinde ona iki adet dolma kalem ve bir adet defter getirmişti. O deftere yeni romanının önsözünü yazmıştı. Zaten hastalık epeyce ağırdı, adeta enerjisini emiyordu. Evet birkaç projesi vardı. Hastalıktan kurtuluşunun zor olduğunun da farkındaydı. En azından kafasındaki projeler bitsin umudunu hep kalbinde taşıyordu. Hayatını kaybettikten sonra, projeler ile ilgili ciddi bir durum söz konusu olmadı. Daha önce belirttiğim gibi bunun için uygun şartlar oluşmadı.   

Kaleme aldığı bir vasiyeti var mı? Aldıysa, ayrıntıları nelerdi? Cenazesi ve cenazeye katılım düzeyi nasıldı? Ağırlıklı olarak hangi çevreler yer aldı?

Evet, vasiyeti vardı kuşkusuz. En büyük vasiyeti halkının sulh ve barış içinde, her zaman her yerde birbirine destek verecek şekilde, bir arada refah ve mutluluk içinde, savaş ve kıyımlardan uzak bir şekilde yaşamaları için mücadele etmelerine ilişkindi. Sonra, en çok istediği başka şeylerden biri de kim hangi konuda başarılı ise, ona meraklı ise o konu üzerinde yoğunlaşarak katkı sağlamasını istiyordu. Örneğin, biri iyi bir kompozisyon yazısı yazıyorsa, muhakkak kalemi ve kâğıdı her zaman yanında olmalıydı, biri yayı ustaca elinde kavrayabiliyorsa muhakkak kemanı yanında olmalıydı, eğer bir başkası fırçayı çok seviyorsa boya kutusunu ve renkleri çok sevmeliydi ve hayatının her alanı ve anında üretmeliydi. Okuma geleneği olmayan halkının kesinlikle kibirden, çatışmadan, kavgadan uzak bir yaşamı gelenekselleştirme elzemliğini sürekli hayal ederek, gelecek kuşaklara aktarılmasını istiyordu.

“Mehmed’in okuma merakı daha çok küçük yaşlardayken başlamıştı”

Konu açılmışken, Mehmed insancıllığını, insan severliğini edebiyat ve sanatla pekiştirdi. Böylece, çocukluğunda yaşamış olduğu birkaç olayı da dile getirmeyi isterim izninizle. Bir gün, Mehmed, bir başka akrabamızdan edinmiş olduğu okuma alışkanlığına o kadar kapılmış olmalı ki, kendinden küçük kardeşi ile sokakta imiş. Nasıl olmuşsa, kardeşi ve sokaktaki çocuklar kavga edivermiş. Derken burnu kanamış ve ağlayarak eve dönmüş. Mehmed de ardından eve gitmiş. Babaları, " olay nasıl oldu? O sırada sen neredeydin ne yapıyordun Mehmed?" diye sormuş. ‘’Benim hiçbir şeyden haberim yok baba’’ demiş. Meğer o kadar okumaya kaptırmış kendini, haberi olmamış.

“Mehmed çocukken gazete parçaları için evdeki kedisiyle bile yarışmış”

Evdeki kedi ile bir yarış anısını anlatırdı. Babası sabahları erkenden, hayvan pazarına gidiyormuş işi gereği. Dönünce yol üstündeki kasaplardan et alıyormuş. Etin sarılı olduğu gazete sayfası kedi için bir ziyafet; Mehmed için de bir okuma parçası özelliği taşıyormuş. Kedi ile arasında yarış birdenbire başlayıveriyormuş. Büyük bir atiklik sonrasında Mehmed gazete parçasını elde ediyormuş ve kıymalı gazete sayfasını temizleyip, okuyormuş. Hatta çok ilginçtir, bir gün mutfakta yemek hazırlıyordum. O sırada çocuklar bahçede oynuyordu. Nasıl olduysa pencereden birden gözüme Alan’ın ablasından ayrılıp caddeye doğru koştuğunu fark ettim. Caddeden tahminen 30 km hızla bir araba geliyordu, aksilik ya ellerim dolu, domates salçalı, yağlı vesaire.  Elimi yıkasam, mı, önlüğümü mü çıkarsam diye düşünürken o sırada o şok etkisiyle hemen Mehmed’e haber ettim ‘’Alan caddeye çıktı!’’ diye. Herhalde yazmaya o kadar kapılmış olmalıki, ‘’Dotmam biraz bekle lütfen, son cümlem kaldı onu da yazayım, gidip Alan’ı getireceğim.’’ dedi.

“Mehmed yazım çalışmalarından dolayı tüm randevularını kaçırırdı”

Mehmed bir memur gibi çalışırdı. Çoğu kez randevularını kaçırır, şansımıza rötar yapan uçaklar varsa seferlerimiz gerçekleşiyordu aksi halde büyük bir çoğunlukla kaçırırdık uçak seferlerimizi. Ancak edebiyat ve üretmek sözkonusu olunca, her şey tam tersi bir hale giriyordu. Disiplinli çalışmak onun en büyük prensibiydi.  Hülasa, Mehmed’in vasiyeti, Kürt gençlerinin sürekli okuyarak, kendilerini geliştirmeli, diyordu. Yine gençlerin diyalogla, anlayışla, sükunet ve sağduyulu bir yaşam oluşturmalarını, bunu bir gelenek haline getirmelerini istiyordu.

Siz ve ailenizin Mehmed Uzun’u yaşatmak, emeklerine sahip çıkmak için yapmayı öngördüğünüz bir vakıf çalışması bulunuyor. Bu çalışmanın hangi aşamasındasınız? Ne tür engellerle karşılaşıyorsunuz? Engelleri aşmak için destek istediğiniz veya beklediğiniz çevreler oldu mu? Olduysa ne tür tepkilerle karşılaştınız?

Evet bunun üzerine çokça düşündüm. Gereken yerlerden birtakım destek taleplerinde bulundum. Tepkiler olumlu ve yapıcıydı. Belirli safhaları geride bıraktık. Ben, bu işin profesyonel ve ciddi bir şekilde yürümesini istiyorum. Bu konuda bu şekilde kararlar alarak adımlar attım. Örneğin arşivi, işin ehilleri, on kişilik bir grup tarafından tasnif edilip sınıflandırmasında bizzat birlikte ortak bir çalışma yaptım.  Ancak ülkedeki siyasi, sosyal, ekonomik karmaşa beraberinde bazı problemler getirdi. O zamandan beri beklemekteyiz. Ne zaman şartlar uygun bir vaziyet alırsa, hızla hayat geçireceğiz.

Kürt edebiyatı Ehmed – i Xani, Faqi Teyran, Mela Ahmed – i Ciziri, Ali Hariri, Meleyi Batê ve Abdussamed Babek gibi ünlü Kürt edebiyatçılardan sonra uzun bir dönem boşluk yaşadı, yeni eserler üretemedi. Geçen uzun zaman sonrasında, Kürt edebiyatına yeni bir nefes ve soluk olarak Mehmed Uzun çıktı. Kürtler açısından büyük eserler ve değerlere imza attı. Vefatı sonrası bu yönlü yerinin doldurulması konusunda neler söyleyebilirsiniz? Vefatı siz ve çevreniz üzerinde ne tür bir etki bıraktı?

Maalesef Kürt Dili çok uzun süre yasaklara, baskılara maruz kaldı. Çoğu zaman eğitim dili olamadı. Mehmed 1980li yılların başında, Kürtçe modern roman yazma kararı almış. Elbette, bunun çok zorve meşekatli bir iş olacağının bilincindeydi.  Bunun için de ne gerekiyorsa her şeyi göze almış ve yapmaya koyulmuş.

 Evliliğimiz ‘‘Siya Evînê’’ romanının yayımlandığı yıla denk gelmişti. Mehmed o zamanlar artık, kendi roman dilini oluşturmayı başarmıştı. Sonrasında, diğer eserlerinin yazımına bizzat şahitlik ettim. Mehmed o kadar yoğun yaşıyordu ki, kahramanlarıyla, hayatımızın her alanında onlara da yer verirdi. Mesela bir restoranda yemek yediğimizde bana, ‘’Keşke Celadet Bey de şu an bizimle olsaydı, ona şu etten kendi ellerimle ikram etseydim’’ derdi. Vefatından sonra, birçok yazar ve edebiyatçı Kürtçe yazdı. ‘’Mehmed Uzun sayesinde anadilimizle yazmaya başladık.’’ diye bana da ifade edenler oldu. Bu benim için de büyük bir sevinç kaynağı oldu.

Şunu söylememde fayda var; Mehmed sadece bir yazar değil, aynı zamanda bir kültür elçisiydi. Kültürler arası taşımacılık yapan lokomotif görevindeydi. İsveç’teki yazar, entelektüel ve yayıncı çevresi her defasında onun, İsveç Kültürüne ve Edebiyatına da büyük katkılar sunarak zenginleştirdiğini, dile getirirler. Onun yerinin doldurulması epeyce zor. Kaybı herkesi üzdü. Başta edebiyat dünyası olmak üzere, vatandaşı olduğu ülkelerdeki okuyucuları, dostlarımızı özdü. Ailemizi çok, bizi çok derinden etkiledi. Benim üzerimde kalıcı hasarlar bıraktı. Hala kabullenemiyorum, mümkün değil.