Siyaset bilimci Levent Köker ile enine boyuna Türkiye siyaseti
كوردی عربي فارسى
Kurdî Türkçe English

HABERLER GÖRÜŞ RAPOR SÖYLEŞİ EKONOMİ MULTİMEDİA YAŞAM KÜLTÜR & SANAT
x

Siyaset bilimci Levent Köker ile enine boyuna Türkiye siyaseti

Kemalizm, resmi ideoloji, siyaset sosyolojisi gibi birçok araştırmalar yürütmüş olan Prof. Dr. Levent Köker ile Türkiye’nin bu günü ve yarınına ilişkin bir ‘‘ufuk turu’’ yaptık. Örneğin Kemalizm ve günümüz AK parti siyaseti ile ilgi soruya Levent hoca: ‘tek devlet, tek millet, tek vatan, tek bayrak’ söylemi ile İslâm’ı siyasî alanda kullanım tarzının, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel milliyetçi kuruluşunda bir kırılmaya tekâbül etmediği kanısındayım’’ yorumunu getiriyor.  Hocam genel teamülün aksine AK parti söylemiyle, Kemalist söylemin, birçok noktada iç içe geçebildiğini, temelde her ikisinin de ‘‘tekçi’’ dünya görüşüne sahip yapılar olduğunu dile getiriyor. Türkiye’nin, sistem olarak tekrardan parlamenter sisteme dönebileceğini dile getiren Köker bu dönüşün eskide kalmış parlâmenter yapının, demokratik olmayan yönlerini koruyarak değil, aksine, ‘‘yeniden demokratik inşa’’ niteliğinde olması gerektiğine vurgu yapıyor.

İki bölüm halinde yayımlayacağımız söyleşimizin, birinci bölümünde daha çok Kemalizm AB vb. konular yer alırken, ikinci bölümünde ise biraz daha güncel siyaset ağırlıklı konuları bulacaksınız. Hocamızın kavramlar ve kelimeler konusundaki hassasiyetini bildiğimizden mailleşerek yaptığımız söyleşiyi virgülüne bile dokunmadan yayımlıyoruz.  Uluslararası bir akademisyen olan hocamızla yaptığımız söyleşiyi hak ettiği ilgiyle okuyacağınızı umuyorum.

-Hocam neler oluyor ‘’dindar nesil yetiştireceğiz’’ diyen bir cumhurbaşkanımız var örneğin.  Yaşadığımız şeyler  Kemalizm’in değişik bir versiyonu mu, yoksa devletin resmi ideolojisi açısından daha farklı bir kavramlaştırma yapmanın zamanı geldi mi?

“Dindar nesil yetiştireceğiz” söylemi, ister istemez Cumhuriyet’in tek-parti dönemindeki “fikri hür, irfânı hür, vicdânı hür nesiller yetiştirme” sözünü hatırlatmaktadır. Böyle olunca da, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ve AK Parti’ye atfedilen “siyâsî îslâm” veya İslâmcılık ile Cumhuriyet’in kurucu ideolojisi olarak Kemalizm arasında bir karşıtlık, bir rekâbet ortaya çıkmaktadır. İslâmcılık-Kemalizm karşıtlığının en görünür ifâdesi ise, Türkiye’de siyâsî kamu alanının kutuplaşmasıdır. AK Parti’nin iktidara geldiği 2002 sonundan değilse de, Cumhurbaşkanı seçimiyle ilgili siyâsî-anayasal krizin patlak verdiği 2007’den bu yana bu kutuplaşma, öncelikle iktidarın çok işine yaramıştır. AK Parti, bir yandan demokratik rejimi sâdece seçim sandığı ile iktidarın belirlenmesine indirgemeye çalışmış ve kullandığı baskıcı araçlar ile bir hayli de başarılı olmuştur. Diğer yandan ise, kendisine oy veren seçmen kitlesini bu “kutuplaşma” ekseninde konsolide etmeyi de büyük ölçüde başarmış ve böylece “seçimsel demokrasi” süreçlerinden iktidar pozisyonunu koruyarak çıkabilmiştir. Benzer bir durum, anamuhalefet olan CHP için de söz konusudur. Bu kutuplaşmanın CHP’nin anamuhalefet konumunu sürdürmesinde ne kadar önemli bir rol oynadığı açıktır.

Bu tesbitlerden sonra, siyâsî parti rekâbeti ve seçim siyâseti perspektifinin ötesine geçerek konuya bakarsak, şu noktaları vurgulamamız gerekmektedir. Bir kere, İslâmcılık-Kemalizm karşıtlığı, birkaç açıdan geçerliliği son derece kuşkulu bir karşıtlıktır. Kuşkunun birinci nedeni, “dindar nesil yetiştireceğiz” söylemiyle de simgeleşen AK Parti’nin İslâmcı bir parti olup olmadığı ile ilgilidir. AK Parti’yi vâr eden toplumsal hareketin İslâmcı kökleri bilinmekteyse de, bunun bir bütün olarak AK Parti’yi İslâmcı olarak nitelendirmeye yetip yetmeyeceği bence tartışmalıdır. İslâmcılık, çok kestirme bir ifâde ile söylersem, İslâm hukukunu esas alan ve uygulamaya koyan bir devlet düzeni kurma ve bunu sürdürme hedefiyle tanımlanırsa, AK Parti içinde İslâmcı unsur veya unsurlar vardır diyebiliriz ama AK Parti bir bütün olarak İslâmcı bir partidir demek sanırım mümkün değildir. Nitekim, son zamanlarda, özellikle de MHP ile olan “ittifak”ın da gösterdiği üzere, AK Parti, Türkiye Cumhuriyeti’nin milliyetçi-muhafazakâr siyasî geleneği içinde, “Türk-İslâm sentezi” olarak bildiğimiz milliyetçilik türüne daha yakın, öncelikle de pragmatik, iktidara gelmek ve iktidarda kalmak için gerekli esnekliği göstermekten kaçınmayan bir siyâsî örgütlenme niteliğindedir.

İslâmcılık-Kemalizm karşıtlığından duyduğum kuşkunun ikinci nedeni, bu karşıtlığın Türkiye Cumhuriyeti’nin Anayasa düzenine uymaması, bir diğer deyişle devletin temel düzeninin İslâm’ı tıpkı Türklük gibi ve Türklük ile birlikte içselleştirmiş olmasıdır. Biraz açayım: Cumhuriyet’in îlânından sonraki temel devlet düzeni, bir bütün olarak Kemalizm’e dayandırılmıştır. Kemalizm’in buradaki anlamı, 1935 CHP kurultayında da ifâde edildiği gibi, ünlü “altı ok” tur. Kanımca, kuruluştaki bu temel düzenin iki vazgeçilmez temeli bulunmaktadır. Bir diğer deyişle, 1923 sonrası siyâsî ve anayasal gelişmelerin de gösterdiği üzere, altı okun ikisi, neredeyse değişmez niteliktedir: milliyetçilik ve lâiklik. Milliyetçilik, Türk milletinin, bir bütün olarak, bölünmez bir ülke üzerinde, egemenliğin Türk milletine âit olduğu bir devlet hâlinde örgütlenmesini ve bu devletin kalkınmasını ifâde etmektedir. Lâiklik ise, din ve devlet işlerinin ayrılması olarak değil de, İslâm dininin özellikleri nedeniyle, dinin devlet tarafından kontrol altında tutulmasını anlatmaktadır. Kanımca, Türkiye’de devletin, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana “ideolojik alan”da, bu iki ilkeyi esas alan yaygın, yerleşik ve güçlü bir kontrolü bulunmaktadır. Toplumsal değişmeye paralel olarak, milliyetçiliğin ve lâikliğin içeriğinde bâzı değişimler olmuştur ama, özde büyük bir kırılma yoktur. 1924 Anayasası, bilindiği gibi, çok partili döneme geçildikten sonra da, 1937’deki değişiklikle içine yerleştirilmiş olan Kemalizm ile (altı ok) varlığını 1960’a kadar sürdürmüştü. 1961 Anayasası’nda devletin temelinin “Türk milliyetçiliği” olduğu açıkça belirtilmiş, 1982 Anayasası da bunu “Atatürk milliyetçiliği” olarak tekrarlamıştır. Lâiklikle ilgili olarak da, ana çizgi 1924’ten beri,  “ahlâk, itikâdât ve ibâdât” alanlarının Diyânet İşleri Başkanlığı tarafından düzenlenmesi, denetlenmesidir. 1982 Anayasası, bu konuda bir adım daha ileri gidip, Anayasa’ya koyduğu bir madde ile, Diyânet İşleri Başkanlığı’na millî dayanışma ve bütünleşmeyi sağlama ödevini açıkça ve Anayasal bir statü kazandırarak vermiştir. Yine 1982 Anayasası’na konulan zorunlu “din ve ahlâk bilgisi” derslerinin Diyânetçe uygun görülen İslâm yorumunun belletilmesi biçiminde uygulanması da 1982’nin bir ürünüdür. Kezâ İmam Hatip okullarının yaygınlaştırılması da, kökleri 1947’ye kadar uzanan bir gelişmedir. Bütün bu gelişmeleri, Cumhûriyet’in kurucu ideolojisinden sapma, Atatürk’ün sağlığındaki bir “altın çağ”ın yozlaşması olarak görme gibi değerlendirenler ve bu değerlendirme temelinde AK Parti’yi katışıksız İslâmcı bir parti gibi resmeden yaklaşımların varlığını bilmekteyiz. Oysa, şöyle bir yaklaşım, pekâlâ Atatürk’e atfen de savunulabilir: Atatürk’e göre, “İslâm dini, en mâkûl dindir, o yüzden de son din olmuştur”, ancak bu dinin, içine hurafeler dolduranlardan kurtarılması gerekmektedir ve bu da dinin devlet tarafından kontrol altına alınmasıyla olacak ve böylece Türkiye Cumhuriyeti’nin, şeyhler, mürîdler ülkesi olması engellenecektir. 12 Eylül 1980 darbecileri, öyle sanıyorum ki, Türk-İslâm sentezine bu bağlamda anayasal bir değer kazandırmışlardır. Sonuçta, bugün gelinen noktada, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “tek devlet, tek millet, tek vatan, tek bayrak” söylemi ile İslâm’ı siyasî alanda kullanım tarzının, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel milliyetçi kuruluşunda bir kırılmaya tekâbül etmediği kanısındayım. Buradaki problem, Cumhurbaşkanı’nın ve partisinin “Türk-İslâm sentezi” başlığı altında toplayabileceğimiz yaklaşımının, toplumsal çoğulculuğa kapalı olmasıdır. Problemi böyle teşhis etmeyen, AK Parti ile birlikte İslâmcılığın hâkim olduğundan bahisle, Kemalist milliyetçi, yâni “ulusalcı” çizgiye dönüşü savunanlar da, aynı “tekçi” (monist) dünyâ görüşü içinde yer almaktadır. Bu tekçi siyâsî duruşun çağdaş demokrasiyle taban tabana zıt olduğunu ve bu zıtlığın, başta Kürt sorunu olmak üzere Türkiye toplumunun temel sorunlarına otoriterlikten başka bir yaklaşım üretmesinin mümkün olmadığını görmek ve buradan kurtulmak için mücâdele etmek gerekir. Ne mutlu ki bu mücâdeleyi veren siyâsî aktörler var ve bu da gelecek açısından iyimser olmamızı sağlıyor.

- Türkiye’de yaşanılanları genel olarak ‘’batıcı’’ modernleşmeden bir uzaklaşma olarak algılayabilir miyiz? Yoksa Türkiye’de devlet, batı ile yeni bir kontrat arayışı içerisinde mi?

Sorunuzun cevâbı “modernleşme”yi nasıl anladığımıza bağlı. Modernleşme terimi, bir süreci anlatıyor. En genel düzeyde, modern olmayan bir toplumun modern olana dönüştüğü bir süreç. Modern dediğimizde ise, sanayi toplumunu, şehirleşmeyi, kırsal ve kendi içine kapanık dünyâ görüşünden evrensel olana açık dünyâ görüşüne, akılcılığa, siyâsî düzeyde de çoğulcu temsilî demokrasiye sâhip bir toplumu anlıyoruz. Modern toplumun bu anlamıyla doğduğu ve geliştiği yer, öncelikle “batı” diye de nitelendirdiğimiz Avrupa (hattâ merkezî ve doğu Avrupa değil de batı Avrupa ve kuzey Amerika. O yüzden, en azından hedef olarak “batıcı olmayan” bir modernleşmeden bahsetmek pek de mümkün değil. Ama, modernleşmeyi salt tarım toplumundan sanayi toplumuna geçiş veyâ sanayileşme diye anlarsak, o zaman “batıcı” ve “batıcı olmayan” sanayileşme, kalkınma, gelişme yollarından, süreçlerinden bahsedilebilir ki, bu konuda da hayli zengin bir sosyal bilim literatürü bulunmaktadır. Türkiye açısından baktığımızda ise, “kurucu ideoloji” olan Kemalizm açısından hedef “muasır medeniyet seviyesi” olarak ifâde edilmiştir. Bu ifâde ile kastedilen “muasır medeniyet seviyesi”nin “batı”ya bakarak anlamlandırılmış olduğu da açıktır. Burada birinci problem, sanayi toplumuna geçiş süreci anlamında modernleşmenin “kapitalistleşme” ile özdeşleşmesi, buna karşılık kapitalizmin ise kendi içinde ve kendi başına erişilmesi gereken nihâî hedef olacak ölçüde “insanî” veya “iyi” bir hedef olmaması arasındaki çelişkidir. İkinci problem ise, modernleşmenin kültürel düzeyde getirdiği değişimin “geleneksel” (dinî/İslâmî) kültür ile çatışması, bu çatışmanın kritik noktalarında “geleneksel” denilen kültür öğelerinin “değişime direnme” veya değişimi kontrol altına alma ve yönünü belirleme biçiminde, birincisi “muhafazakâr” ikincisi “radikal” diyebileceğimiz “siyâsî ideolojiler”e temel oluşturmasıdır. Bu problem, Türkiye’ye özgü olmayıp, Büyük Fransız Devrimi’nden sonraki süreçte tüm Avrupa’da ve sonra da dünyâ ölçeğinde yaygınlaşan bir problemdir. Üçüncü problem ise siyâsî düzeyle ilgilidir. Modernleşme, siyâsî düzeyde çoğulcu temsilî demokrasiye geçişi, onun kurumsallaştırılmasını, pekiştirilmesini içeriyorsa, bu düzeyde temel direnç, Türkiye’nin özel durumunda, Cumhuriyet’in kurucu ideolojisinden gelmektedir. Burada zaman zaman “Batı’ya rağmen batılılaşma” gibi bir sloganla da ifâde edilen bir çelişkiyi gözlemlemekteyiz. Demokratikleşme anlamında modernleşme, Kemalist cumhuriyetin demokrasi açısından vâz etmiş olduğu millî devletin muhafazası kaygısından doğan sınırları zorlamaktadır. Bu açıdan bakıldığında, Kemalizmin hedefi olan “muasır medeniyet seviyesi”ne ulaşılması, Kemalizmin de sona ermesi gibi bir paradoks içermektedir. Bu paradoks, modernleşmeye tepki olarak ortaya çıkan muhafazakâr ve İslâmcı tepkilerin de siyâsî olarak Kemalizm ile uzlaşabildikleri noktayı belirlemektedir. Fakat Türkiye’nin târihî müktesebâtı “batı” dediğimiz coğrafya ile o denli iç içe geçmiştir ki, Türkiye Cumhuriyeti’nin batı, özellikle de Avrupa dışında bir yönelim içinde olabilmesi neredeyse imkânsız görünmektedir. Bu anlamda, AK Parti’nin iktidara geldiği 2002 sonundan başlayarak zaman zaman gündeme getirilmiş olan, “Avrupa ile ilişkileri biraz gevşetmek, Rusya, İran ve Çin ile ilişkileri biraz daha sıkılaştırmak” yönündeki, terim yerindeyse, eksen değiştirme önerileri dikkat çekicidir. 2002 sonrasında, henüz askerî ve sivil bürokrasinin “vesâyetçi” denilen kontrolünün devam ettiği koşullarda AK Parti iktidarının reddettiği bu önerilere bugün yakın gibi görünen bir duruşun sergilenmekte olması, bu bağlamda çok belirginleşmektedir. Buna rağmen, Türkiye’nin özellikle batı ile olan uluslararası sözleşmelere bağlı taahhütlerini içeren bağlarını koparabilmesi, ilişkilerin ekonomik yönlerini de düşündüğümüzde, istense bile, kolay kolay mümkün olmayacaktır. Bu açıdan, Türkiye’nin Avrupa Konseyi üyesi bir ülke olarak üstlenmiş olduğu yükümlülükleri, özellikle de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni (AİHS) uygulama mecburiyetini hatırlamak ve hatırlatmak gerekmektedir. Burada, Türkiye aleyhine gelişen bir sorunlar yumağını çözmek üzere, bilindiği gibi, Anayasa Mahkemesi (AYM), bir tür -tâbir câizse- “yerli ve millî insan hakları mahkemesi” rolü yüklenerek devreye sokulmuştu ama AYM’nin bu rolünü gereği gibi yerine getiremediği görülmekte ve AİHS’ne ters kararlar vermekte olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu durum, kanımca, Türkiye’nin insan haklarına yaklaşımındaki “millî devletin bekâsı” na endeksli çekinceleriyle Avrupa Konseyi sisteminin insan haklarına yaklaşımındaki daha geniş ölçekli çoğulculuk arasındaki “anakronizm” den kaynaklanmaktadır. Türkiye’nin batı ile olan ilişkilerindeki yenilenme, bu anakronizmin giderilmesini ve Avrupa ile olan ilişkilerdeki rezervlerin kalkmasını gerektirmektedir. Aksine bir yönelim, târihî ve güncel nedenlerle mümkün görünmemektedir.

- Dünyanın doğusundan, Rusya, İran, Şangay Beşlisi üzerinden bir ‘’Muasır Medeniyet’’ rotası var mı? Ya da değişik bir küreselleşme karşıtlığı mı yaşıyoruz.

“Muasır Medeniyet rotası”, erişilmesi arzu edilen bir hedef olarak “muasır medeniyet”i ya da “çağdaş uygarlık”ı îmâ ediyor ve hem bu hedefin tercih edilmesi, hem de hedefe nasıl gidileceğinin belirlenmesi, sâhip olduğunuz ideolojiye göre değişkenlik gösteriyor. Genel olarak toplumsal değişmenin hangi yönde ve nasıl gerçekleşmesi gerektiği ile ilgili bir tercih söz konusu. Bu tercihin anlamı ise, toplum dediğimiz genel formasyonun ekonomi, kültür ve siyâset düzeylerini nasıl kavradığımıza bağlı olarak belirleniyor. Kemalist Cumhuriyet, muasır medeniyet hedefini “ekonomik kalkınma” ve “kültürel dönüşüm” olarak târif ederken “sanayileşme”yi ve “Aydınlanma”yı esas almıştı ve ekonomik ve kültür düzeylerinde belirlenmiş bu hedefleri gerçekleştirmek için de devlet gücünün yönlendirici ve yürütücü olması gerektiğini benimsemişti. Bu bakımdan da, sanayileşme ve Aydınlanma hedefleriyle, siyâsî düzeydeki otoriterlik arasında hem bir paralellik, hem de bir çelişki mevcuttu. Çelişki, sanayileşme ve Aydınlanma hedeflerine doğru ilerledikçe daha da belirginleşen çoğulcu ve özgür bir siyâsî sistem ihtiyâcına karşı otoriter devlet yapısının direnmesinde kendisini göstermektedir. Bu tarz çelişkilerin salt Türkiye’ye özgü olmadığını, farklı biçimlerde olsa da, bir zamanlar sosyal teoride “tepeden devrim” olarak kavramlaştırılmış süreçleri yaşamış veya yaşamakta olan toplumlarda görülen çelişkiler olduğunu da biliyoruz.

O hâlde, hem Türkiye’ye, hem de sorunuzda dile getirdiğiniz Rusya, İran ve diğer “batılı olmayan toplumlar”ın değişim süreçlerine bakarken, soruyu “muasır medeniyet rotası” üzerinden değil de, örneğin “özgürlük, eşitlik ve adâlet ilkeleri” temelinde yeniden formüle etmek yararlı olabilecektir. Böyle bir formülâsyonda temel soru, artık toplumsal değişmenin bir bütün olarak, dünyanın “batı” diye adlandırılan bir bölümünde gerçekleşen ve bu bölümün dışındaki toplumlar tarafından da erişilmesi gereken bir ideal olarak kabul edildiği varsayılan “muasır medeniyet” yönünde gerçekleşip gerçekleşmediği ile ilgili olmayacaktır. Temel soru, artık, toplumsal değişim sürecinde özgürlüğün, eşitliğin ve adâletin gözetilip gözetilmediği, toplumsal değişme ile birlikte daha özgür, daha eşit ve daha âdil bir düzene doğru yol alınıp alınmadığı olacaktır. Temel soruyu böyle formüle ettiğimizde de, bu soru sâdece dünyânın “batı” dışındaki bölümlerini değil, bir takım kriterlere göre “gelişmiş” olduğu kabûl edilen “batılı” toplumları da içine alacaktır.

İşte tam da bu noktada, “küreselleşme” ile ilgili bir hususa değinmek gerekiyor. Çok farklı açılardan, değişik biçimlerde tanımlanabilen “küreselleşme”, bâzen, burada sözünü ettiğim sanayileşmiş modern toplum tipinin “neoliberal” dediğimiz bir versiyonunun, yerküre üzerindeki tüm toplumlarda hâkim olmasını ifâde ediyor. Biraz basitleştirme riskini alarak, Fukuyama’nın ünlü “târihin sonu ve son insan” tezinin de bunu ifâde ettiğini söyleyebilirim. Bu anlamıyla “neoliberal küreselleşme”, kapitalist dünyâ ekonomisinde “serbest piyasacı” yaklaşımların hâkimiyetini, özellikle finans sermâyesinin serbestçe dolaşımını ifâde etmekte ve millî devletlerin de bu “serbestliğin” gereğini sağlayacak şekilde yeniden düzenlenmesi, uygulamalarını da buna göre yönlendirmeleri gerektiğini belirtmektedir. Bu bağlamda bakıldığında, dünyâ üzerindeki devlet yapılarının da bu “neoliberal küreselleşme” sürecine farklı biçimlerde eklemlendiği açıktır. Son zamanlarda ortaya çıkan ve hem “yerleşik demokrasiler” olarak görülen “batı” toplumlarında, hem de dünyanın diğer bölgelerinde yaygınlık kazanan “otoriter popülist” siyâset tarzı, “neoliberal küreselleşme” sürecinde yeni bir döneme girildiğini göstermektedir. Örneğin, konuyla ilgili bir kitabı Türkçe’ye “Büyük Hınç” diye çevrilmiş olan Fransız siyaset kuramcısı Eric Fassin, gâyet yerinde bir tesbitle, “neoliberal küreselleşmenin neofaşist momenti” içinde bulunduğumuzu düşünmektedir. Yine, Fassin’e göre “popülizm” teriminin kullanımı, bu “neofaşist” oluşumların gerçek niteliğini görmemizi engelleyebilmektedir. İlginç olan nokta ise, Fassin’in bu tesbitinin sâdece “batılı” olmayan toplumlar için değil, tam da “demokratik” niteliklerinden emin olduğumuz batılı toplumlar için de geçerli olduğunu belirtmesidir.

Anlaşılıyor ki, işin özünün düğümlendiği nokta şu: İçinde bulunduğumuz ve “neoliberal küreselleşme” diye anılan süreç, toplumların daha özgür, daha eşit ve daha âdil olmalarını sağlamıyor. Bu, hem “batılı”, hem de “batılı olmayan” dünyâ için geçerli. O hâlde, daha özgür, daha eşit ve daha âdil toplumsal ve küresel bir düzen için alternatiflerimizi nasıl düşünmeliyiz? Soruyu böyle koyduğumuz zaman, bugün “ulusalüstü” (supranational) ve “ulusalötesi” (transnational) terimleriyle işâret edilen formasyonlarla birlikte, ulusal ve uluslararası ölçeklerde, insanların temel hak ve özgürlüklerinin pratikteki nasıl gerçekleşebildiği veyâ ne gibi engellerle karşılaştığı üzerinden sorunlara eğilmek gerekmektedir. Bir diğer deyişle, daha özgür, daha eşit ve daha âdil bir toplum ve dünyâ tasavvurunun somutlaşabilmesi için, temel hak ve özgürlükler rejiminin küresel ölçekte yerleştirilip gerçekleştirilmesinin tâkipçisi olacak siyâset tarzlarına büyük iş düşmektedir.

Burada çekinceli bâzı hususlar da yok değildir. Bunlardan ilki, örneğin “insan haklarının korunması” gibi bir söylemin, “neoliberal küreselleşme” sürecinin çıkarları doğrultusunda millî devletlere müdahaleyi meşrulaştıran bir ideolojik kılıf hâline gelebileceği endişesidir. İkincisi ise, Türkiye bağlamında özellikle AİHM’nin son zamanlardaki bâzı kararlarında ve yaklaşımlarında gözlemlediğimiz üzere, insan hakları alanında millî devletlerin takdir marjlarının fazlaca geniş tutulması veyâ millî devletlere özgü “hikmet-i hükûmet” yaklaşımlarına yargı siyâseti olarak prim veren davranışlarda bulunulmasıdır. Bu iki çekinceli husus, bir bakıma, daha özgür, daha eşit ve daha âdil bir dünyâ hedefinin tasavvurunda insan haklarının esas alınması gerektiğine kuşkucu yaklaşımlara neden olmaktadır. Ama, işin doğrusu, bu çekinceli hususların bilincinde olarak, alternatif küreselleşme yaklaşımlarını insan haklarının küreselleştirilmesi yönünde tasavvur etmekten geçmektedir, Rusya, İran, Şangay Beşlisi gibi otoriter ve baskıcı devlet yapılarının sanki “alternatif” bir ideal ortaya koyuyormuş gibi anlaşılmasından değil. Onların bulunduğu yer, Türkiye’nin bugünkü otoriter yapısı içinden bakıldığında bile, hayli koyu bir baskı düzeni olarak görülmektedir.

AB meselesine zoom yaparsak ‘’tam üyelik’’ perspektifini yitirdik diyebilir miyiz. AB çıpası sona ererse Türkiye’yi nasıl bir gelecek bekliyor. Ufukta, daha çok demokrasi, özgürlük ve adalet mi; yoksa demirden ceket mi var.

Kâğıt üzerinde AB’ye tam üyelik hedefi de, süreç de devam ediyor. Buna karşılık, siyâsî iktidarın izlediği politikalar bu hedefle uyumlu değil ve bu yeni bir durum da değil. Dolayısıyla, “AB çıpası” epeydir yok. Bir “AB çıpası”ndan söz edilebilirse, bunun en kuvvetli olduğu dönem 2001-2007 arasıydı diyebilirim. Henüz AK Parti kurulmadan önce, 2001’de başlayan Anayasa ve hukuk reformları süreci, 2004 Aralık ayındaki AB zirvesinde tam üyelik müzakerelerine başlanmasını mümkün kılmaya yönelikti ve amacına da ulaştı. 2001’de DSP-ANAP-MHP koalisyonu döneminde yaptığı değişikliklerle Anayasa düzenini özellikle temel hak ve özgürlükler bakımından AB siyâsî kriterlerinin gerektirdiği düzeye getirmeye başlayan Türkiye, 2002 sonunda başlayan AK Parti iktidarının ilk yıllarında bu reformları devam ettirmişti. İlginçtir, 2002 sonrasındaki reformlar sürecinde AK Parti iktidarına yönelik hem CHP hem de askerî ve sivil bürokrasiden, özellikle de yargıdan gelen tepkiler, bu reformların içinin boşaltılmasıyla sonuçlanabilirdi. Öyle olmadı ama, Anayasa Mahkemesi’nin verdiği ve bence TBMM’nin Cumhurbaşkanı seçme görevinin engellenmesi anlamına gelen ve bence Anayasa’ya ve hukuka aykırı ünlü “367 Kararı” sonrasında, bir Anayasa değişikliğiyle Cumhurbaşkanı’nın doğrudan halk oyu ile seçilmesini kabûl etmek zorunda kalan Türkiye’de, bu reformların ilerlettiği demokratikleşme sürecini tersine çevirmek, 2014’teki Cumhurbaşkanı seçiminden sonra AK Parti iktidarına nasip oldu.

Bu bağlamda, 2014 sonrasındaki sürece özel olarak eğildiğimizde ise, Türkiye’nin sâdece AB sürecinden değil, demokratikleşme yolundan da hızla uzaklaştığını tesbit etmek zorunda kalmaktayız. Dünyânın önde gelen kuruluşlarından Freedom House’un her yıl yayınladığı dünyâ özgürlük endeksinde, uzun yıllardır “yarı özgür” ülkeler arasında yer almış olan Türkiye, 2018 raporunda artık “özgür olmayan ülkeler” arasındadır. Benzer bir konumlanış, Dünyâ Adâlet Projesi’nin (World Justice Project) hazırladığı “hukuk devleti endeksi” (rule of law index) için de söz konusudur. Türkiye, bu endekse göre hukuk devleti kriterleri bakımından en geri ülkeler arasında (2019 raporuna göre 126 ülke arasında 109. sırada) yer almaktadır. Örnekler çoğaltılabilir. Dolayısıyla, AB sürecinin durmuş olması ile demokratikleşme sürecinin tersine dönmesi ve Türkiye’nin demokratik hukuk devleti olma hedefinden hızla uzaklaşması arasında bir ilişki olduğu açıktır.

Buna rağmen, unutmamak gerekir ki, Türkiye’nin 1949’dan bu yana içinde yer aldığı Avrupa Konseyi (AK) üyeliği devam etmektedir. AK üyesi olarak Türkiye, bilindiği gibi, bu kurumun en temel belgesi olan AİHS’ni, bütün ek protokolleriyle birlikte imzalamış ve onaylamış, ayrıca AİHM’nin yargı yetkisini de kabûl etmiş durumdadır. Bundan da ötede, AİHM’ne Türkiye’den giden başvuruların artmasının da bir sonucu olarak, 2012’den îtibâren Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru mekanizması işletilmekte ve yukarıda da belirttiğim gibi, AYM’nin “bireysel başvuru”da AİHM gibi davranması gerektiği kabûl edilmiş olmaktadır. Sürecin gerçekten böyle işleyip işlemediğine ve dolayısıyla AYM’nin bireysel başvurularda “etkili iç hukuk yolu olup olmadığına” karar verecek olan da AİHM’dir. AİHM, bugün için AYM’ni etkili iç hukuk yolu olarak kabûl etmektedir ama bunun böyle devam edip gideceği, özellikle AYM’nin bâzı tutukluluk ve mahkûmiyet kararları ile ilgili başvurularda verdiği kararlar gözönüne alındığında, kesin değildir. Ayrıca, Avrupa Konseyi Parlâmenter Meclisi, 16 Nisan 2017’de halk oylamasıyla kabûl edilen Anayasa değişiklikleri ile getirilen “Türkiye tipi başkanlık”tan hemen sonra aldığı bir kararla, Türkiye’yi yeniden “gözetim altında ülke” statüsüne sokan bir karar almıştır.

Demek istediğim şu: AB süreci durmuş olmasına rağmen, Türkiye’nin AK üyeliği ve bu bağlamdaki yükümlülükleri, yine de bir “çıpa” görevi görmeye devam etmektedir. Gözlemlediğimiz demokrasiden uzaklaşma sürecine rağmen, bu sürecin tam bir kopuşla sonuçlanması ihtimali, evet vardır ama “kuvvetli” bir ihtimal değildir. Çünkü, daha önce de kısaca değindiğim üzere, Türkiye’nin Avrupa devletler sisteminin içinde yer almış olmak gibi bir târihî müktesebatı ve buna ek olarak Avrupa ile çok yoğun ekonomik ilişkileri bulunmaktadır. Türkiye’deki demokrasi ve hukuk devletinden uzaklaşma sürecinin Avrupa ile kopma, somut olarak da AK’ndan çıkma gibi sonuçlara varması kanımca imkânsızdır. Böyle bir sonucun, Türkiye’nin uluslararası taahhütlerinden dönebilen, güvenilmez bir devlet olduğu yolunda bir görünüm doğuracağı için de imkân dâhilinde olmadığını ayrıca belirtmeliyim.

Son olarak belirteyim: Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu yönetim modeli, diğer aksaklıkları bir yana, TBMM’yi etkisizleştiren bir modeldir. Bu model, bilinen çoğulcu demokrasi kriterlerine göre sınırlı da olsa, çok partili siyaset sürecini iyi kötü, onlarca yıldır sürdürmekte olan Türkiye’de yerleşmiş olan siyâsî parti-TBMM-hükûmet üçgenindeki ilişki biçimlerini tahrip ettiği ve bu nedenle de partilere zarar vereceği, bundan AK Parti’nin de etkileneceği ortadadır. Kanımca Türkiye, bu modeli sürdürmekte bir hayli zorlanacak ve yeniden TBMM’nin merkezde olduğu parlâmenter bir modele dönüş yapacaktır. Bunun ne zaman olacağını ve bu dönüşe kadar geçecek olan sürede daha da koyulaşmış bir baskı döneminden geçilip geçilmeyeceğini bilemiyorum. Ancak, ilerideki “parlâmenter dönüş”ün, eskide kalmış parlâmenter yapının demokratik olmayan yönlerini tasfiye edecek bir “yenilenme”, aslında bir “yeniden demokratik inşâ” niteliğinde olması gerektiğini de eklemek isterim.

Prof. Dr. Levent Köker Kimdir?

1958 yılında Ankara’da doğdu. Tarsus Amerikan Lisesi ve ardından Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu (1980). 1987’de Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde yaptığı doktorasını tamamladı. Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi ve aynı üniversitenin Hukuk Fakültesi’nde uzun süre öğretim üyeliği yaptı. Yakın Doğu Üniversitesi Hukuk Fakültesi gibi yerlerde akademik hayatına devam eden Köker, Princeton, Oxford gibi üniversitelerde de çalışmalarda bulunmuştur. Levent Köker’in çok sayıda makalesi ve çevirisi bulunmaktadır. Modernleşme Kemalizm ve Demokrasi, Pozitivizm ve Eleştirel teori gibi telif,  Demokrasinin Gerçek Dünyası, Sosyolojik çözümlemenin tarihi gibi birçok çevirisi bulunmaktadır. Köker ayrıca birçok ortak kitap çalışması yapmış, birçok derleme esere makale boyutunda katkı sunmuştur.

Devam edecek...

Learn the Truth Here ... لـێــــره‌ ڕاستی بـزانــــــه
Copyright ©2021 BasNews.com. All rights reserved