Hep birlikte kaybettik…
English Türkçe Kurdî
كوردی عربي فارسى

HABERLER GÖRÜŞ RAPOR SÖYLEŞİ EKONOMİ MULTİMEDİA YAŞAM SPOR KÜLTÜR/SANAT
×

Hep birlikte kaybettik…

Hülya Tarman *

Biraz kişiselleştirmek zorundayım. Kendimi büyütme telaşına hiç kapılmadım bundan değil yani. Yazdıklarım sadece beni bağlasın istediğimden.

Mülk olarak sahiplenmedim hiçbir şeyi. Duygu olarak ait hissetmek başka.

Roboski’ye köyüm dedim. Doğmadığım, büyümediğim bir yer. Gele gide yaşadım.

Güvendik, bağlandık birbirimize, tanıdık yıllar içinde birbirimizi. Orada, o köyde, bana “Canım kardeşim” diyen kadınlar var.

Onların hatırı. O hatırın ağırlığı. Her sözcüğümü tartmanın baskısı bu yazının kurulmasını zorlaştırsa da yazılması kaçınılmaz.

Henüz okumadım ama birçok yazı yazılacak, üzerinden 7 yıl geçen o “Siyah gece” anılacak.

Yazı köşelere yerleşince yapmaları gerekeni yapmış olmanın rahatlığında gündelik işlerine dönecekler.

Acının gerçek sahipleri ilk gün ne kadar yalnızdıysalar bundan sonra da öyle yalnızlar. Onlar katliamdan sonra nasıl yaşadılar, hayatlarını nasıl “normalleştirdiler” kimsenin umurunda değildi. Hâlâ değil.

Adalet arayışının kolektifleşebileceği bir yerdi Roboski. Bu fırsat kaçırıldı.

Şu ya da bu gerekçe ile acıyla yüzleşmekten kaçmak, başka öncelikler vs vs. Acının gözlerinin içine bakamamak insanlığımızı sinsice katleder. Bu travma hepimizindi. Arkamızı döndüğümüzde, unutuşa bıraktığımızda geçmiş gitmiş olmayacaktı. Sosyal bir bağlam geliştiremedik. Tanıklığımız bilmek, duymak, görmek olarak kaldı. Tekil hayatlarımızda hâlâ yaralıyız, iyileşemeyiz.

Travma çalışmak güç hatta bela bir iştir. Hele benim gibi arkanızda siyasi destek yoksa.

Çünkü bazı travmalar siyasidir. Ve ben hep onlara karşı çalıştım.

İçim bir nebze rahat çünkü en azından Roboski’de yaşanan travmayla baş etmek için köyün insanlarıyla dayanışma içindeydim. Birlikte üreterek iş yapmak üzerinden iyileşmeye çabaladık. Ve başardık.  Roboski’de birbirinden kıymetli iki çalışmayı direkt içeriden ortaya koyduk. Kişisel kariyerime katkı olsun çabası, endişesi taşımadan sesleri duyulur olsun isteği ile. Bana iç huzuru veren, elimden geleni yaptım duygusu yaşatan.

Sönmeyecek bir ateş düşürüldü. Şimdi de eziklik ve utanç eklendi üzerine.

Ailelerden birçoğu tazminatı aldı. Devlet bir miktar para, üstüne her aileden birisine iş ve emeklilik vaat etmiş. Almayanlar da yakında alacaklar. Bunlar zaten en başta yapılması gerekenlerdi. Konuşabildiklerime “öyle düşünmeyin elbette alacaksınız, bu sizin gerçek arayışınızdan vaz geçmeniz anlamına gelmez, adalet istemeye aramaya devam edersiniz elbette “ desem de, başlarını önlerine düşürmüşler ne yazık ki. “Haramdır, dünyaları verseler çocuklarımız geri gelmez” diyorlar.

Helalleşme gönül rızası ile olur. Yokluk, yoksulluk, çıkışsızlık, köşeye sıkıştırma ile değil. Çaresizliğin, yalnızlığın, oyuna getirilmişliğin sonucunu anneler çok kötü yaşıyor.

Benim tanık olduğum en düzgün ve gerekli işi Gültan Kışanak -sanırım 3 yıl anması öncesiydi- yaptı. Mezarlığa çıkan yolu parke taşlarla döşetti. En azından köy halkı her hafta gittiği mezarlık ziyaretlerine çamura batmadan çıkabiliyor.

Onun dışında HDP “barış sürecinin” başlamış olduğu zamanda köyü sessizleştirmeye çabaladı.

Müze vs yapılacaktı. Artık hiç sözü edilmiyor. Bir de “bedel ödeyen ailelerden” vekil meselesi var ki işte bir kırılma da burada yaşandı. Ertuğrul Kürkçü, Murat Karayılan’ın açıklamasının hemen ardından adres olarak genelkurmayı işaret etmişti. Biraz dağınık yazıyorum. Kronoloji tutmadım. Ama hatalar nasıl adım adım geldi ve o günlerden belliydi demenin dolambaçlı yolu işte.

Selahattin Demirtaş’ın, ailelerin 500. Gün anmasını yapmak için sınırın sıfır noktasına gittiği gün -ki o gün birçok anne o geceden sonra ya ilk kez gidiyordu ya da ikinci kez- annelerin önü tanklarla askerlerle kesilmişti. Gaz bombalarına maruz kaldı kadınlar çocuklar. Yarım saat içinde orada olabilirdi. Ama kendisi oraya gitmeyi tercih etmedi. Selahattin Demirtaş’ı kişi olarak seviyorum. Partisinden bağımsız hareket edebilseydi yani durum siyasi olmasaydı kesinlikle orada olacağına inanıyorum. İşte bu nedenle en başından beri Roboski’nin siyasetler üstü kalması gerektiğini savundum.

Roboski mücadelesini ilk gün sırtlayan anneler son güne kadar kendileri götürebilseydi ve bizler bunu kolektif kılabilseydik belki bir ilk olacak ve devlet kendi yaptığı bir şeyle yüzleşmiş olacaktı.

Hep birlikte kaybettik. Hep birlikte yenildik. Hep birlikte oyuna getirildik.

Son söz niyetine iki annenin dediklerini taşıyacağım. Adları bende saklı!

“7 yıldır tek temennimiz adalet oldu, ama olmadı. Kendi içimizde yokmuş, olan bize oldu. Evime ateş düştü. Oğluma oldu. İhanetle suçlandık. Tazminatlar alındı. Perşembe günleri mezarlık ziyaretlerimiz azaldı. Çünkü biz kendi içimizde birlik ve beraberliği sağlayamadık. Yeter bu zulüm yeter bu ezilmek. Geçmeyen geçmişimiz ne söyleyeyim ben. Hâlâ acım aynı. Oğlumun yokluğu gittikçe daha yakıyor içimi. Ne yapsam da geçmeyecek ölene kadar biliyorum. 7 yıl boyunca bir tek Allahın kulu yargılanmadı, tutuklanmadı. Güvendik herkese, kendimiz gibi bildik. Davamız yürüyor sandık. Meğerse onlar da işbirlikçiymiş, bir kere daha yıkıldık. Umudumuz olan davayı karanlığa gömdüler. Paramparça edilmiş bedenleri unutup kölelik ettiler. Bu dünyada da ahirette de davacıyım. Benim canım ne kadar yandıysa, ne yaşadıysam aynısını bize yaşatanlar da yaşasın inşallah. Evlat acısı zordur. Ancak yaşayan, çeken anlar.”


* 'Dünyayı Geri AlmakRoboski'de Çocuklara Sordum'  kitabının yazarı