Türkiye’nin ikircikli ‘Kürdistan politikasının’ nedenleri
English Türkçe Kurdî
كوردی عربي فارسى

HABERLER GÖRÜŞ RAPOR SÖYLEŞİ EKONOMİ MULTİMEDİA YAŞAM SPOR KÜLTÜR/SANAT
×

Türkiye’nin ikircikli ‘Kürdistan politikasının’ nedenleri

Devletlerin, devletler tarafından oluşturulmuş siyasal sistemlerin bazı kırılma anları vardır. Bu kırılma anları içlerinde birtakım riskler, tehlikeler barındırdığı gibi doğru okunduğunda beraberinde birtakım fırsatları da getirebildiği görülmüştür. Önemli olan zamanın ruhuna hâkim güçlerin ne şekilde, hangi niyetle süreci okuduklarıdır.

Günümüz Ortadoğu’nun paylaşımına dayalı, dış güçlerin kendi arzuladıkları sınırları ve bu sınırlar çerçevesinde planladıkları uydu devletlerini inşa etmenin somut belgesi anlamına gelen Sykes-Picot Antlaşması’nı ve sonrasındaki siyasal, askeri süreci bu çerçevede değerlendirmek isabetli olsa gerek.

Antlaşma sonucunda Arap topraklarının Osmanlı’dan koparılmasıyla Türkler açısından büyük bir kaybı getirmiş, Kürtler açısından ise tam anlamıyla bir yıkıma işaret etmiştir. Bu yönüyle yüzyıllarca bölge üzerinde mutlak hakimiyet sağlayan Osmanlı için ama daha önemlisi Kürtler için bir yok oluşun başlangıcı iken; bölgeye istedikleri dizaynı veren İngilizler ve Fransızlar için büyük bir kazanım anlamına gelmekteydi.

Sürecin en büyük kazananı ise kuşkusuz Araplardı. Kabilesel oluşumlar dışında herhangi bir siyasi ve toplumsal örgütlülükten yoksun varlıklarına rağmen, büyük imtiyazlar elde etmeleri, bu imtiyazların nihai safhası olarak Irak, Suriye gibi ulus devletlere sahip olmaları elbette ortaya koydukları milli mücadeleleri sonucunda değildi.

Böylece önceki yüzyıllarda büyük parçasının Osmanlı hâkimiyetinde kalmasıyla Osmanlı ile İran arasında bölünen Kürt coğrafyası, 1920’lere gelindiğinde dört parçaya bölünmek durumunda kalmıştır.

Sonrası malum…

Bölge, İngilizlerin ve Fransızların işgaline uğramış, bu işgaller doğuda Anadolu içlerine kadar uzanmıştır. 1918 tarihi burada oldukça önemlidir ve konumuzla da yakından ilintilidir. Öyle ki bilhassa Musul ve Kerkük petrollerini gözüne kestiren İngilizler, günümüz Kürdistan Bölgesi Yönetimi’nin hâkim olduğu toprakları da kapsayan geniş alana ciddi askeri yığınak yapmış, Osmanlı’nın bu işgallere karşı koyamaması ise İngilizleri daha da cesaretlendirmiştir. Araplar ise masa başında kendilerine vaat edilen bu topraklar nedeniyle İngilizleri büyük bir memnuniyetle karşılamıştır.

Oysa işgaller karşısında ne Anadolu Kürtleri ne de Irak Kürtleri asla sessiz kalmamış, kendisi de Musullu bir dini lider olan Şeyh Mahmut Berzenci, bölge Kürtlerini örgütleyerek isyan bayrağını kaldırmış ve İngiliz işgalci güçlerine karşı 1930’ların başlarına kadar kesintisiz bir şekilde mücadele vermiştir. Yaşı ilerleyen ve köşesinde inzivaya çekilmek zorunda kalan Berzenci, Kürtlerin işgallere karşı mücadele bayrağını Barzanilere devretmek zorunda kalmıştır. O tarihlerden günümüze Irak Kürtlerinin merkezi Bağdat yönetimine karşı mücadelesi kesintisiz bir şekilde devam etmiş, bu uğurda ciddi bedeller ödenmiştir.

Bu tarihsel örnekten de anlaşılacağı üzere zaman birçok somut olayda göstermiştir ki siyasi yahut toplumsal bir mesele, tarihsel bağlamından koparılarak değerlendirilmeye kalkışıldığında ortaya çoğu zaman sığ, doğruluktan uzak sonuçlar çıkarabilmektedir. İçinde bulunduğumuz süreçte Irak Kürtleri tarafından gerçekleştirilen bağımsızlık referandumunu da bu çerçevede ele almak yerinde olacaktır.

Dikkatleri asıl çeken nokta, salt Irak Kürtlerini değil, tüm Ortadoğu Kürtlerini hatta dünyanın farklı bölgelerine dağılmış Kürt diasporasını büyük hayretlere sokan gelişmelere Kürtlerin tanıklık ediyor olmasıdır. Önce   Kürdistan Bölgesi’nin bağımsızlık referandumunun Kürtlerde oluşturduğu heyecan, ardından ansızın gelen İran destekli Irak işgalinin yol açtığı derin hayal kırıklığı ve daha büyük bir hayal kırıklığı olarak uluslararası güçlerin işgal karşısında sergiledikleri sessizlik…

Bölge ulus devletlerinin tehditleri kesilmemeye dursun; ABD, Avrupa devletleri gibi büyük güçlerin referandumun iptaline ilişkin telkinleri, aba altından sopa göstermeleri üstelik hep bir ağızdan müthiş bir uyumla bunu sahnelemelerini Kürtler asla unutmayacaktır. Bu tehdit ve telkinlerin en trajikomik hatta mide bulandıranı da alışıla geldiği üzere Türk merkez medyasının sergilediği gayri ahlaki tutumuydu. Kurulacak bir Kürt devletinin ikinci İsrail olacağına dair öne sürülen iddialar, çirkinlikten öte Türkiye Kürtlerini derinden yaralayan, belki de duygusal kopuşu tetikleyecek önemli bir belirleyen haline geldi.

Yukarıda küçük bir bölümünü verdiğimiz Irak Kürtlerinin, otoriter Baas yönetimlerine karşı sergilediği onurlu mücadeleyi görmezden gelerek, onları İsrail maşası olmakla suçlamak, ileride kurulacak bir Kürt devletini daha şimdiden kaybetmek manasına gelebileceği gibi yaklaşık 20 milyona varan kendi Kürtlerini de toplumsal bir kopuşa sürüklemek dışında Türkiye’ye bir fayda getirmeyecektir.

Gerek kültürel bağlarımız gerek her geçen gün artan ticaret hacmimiz ama en önemlisi ülke sınırlarımız içinde yaşayan Kürtlerimiz ile akrabalık bağı olan Irak Kürtlerine karşı içi geçmiş klasik güvenlikçi politikalar sergilemek, bölgeyi ve dengeleri okumaktan hala çok uzak olduğumuzu göstermektedir. Bu okuma biçimi ise toplumsal paranoyayı tetiklemek dışında ülkemize bir getirisi olmadı.

Türkiye’nin ve Türk halkının bir türlü anlamak istemediği gerçek, Irak Kürtlerinin tarihsel realitesi ile Türkiye Kürtlerinin tarihsel realitelerinin farklı olduğu gerçeğidir. Türkiye Kürtlerinin ayrılmak gibi ne tarihte ne de günümüzde kayda değer bir hedefleri olmadı. Çok daha geniş ve derinlikli bir yazı konusu olacak bu realiteyi dahi okumaktan uzak bir görüntü veren Ankara’nın, Irak Kürtleri bir yana kendi Kürtleri ile ortak yaşamı inşa etmek noktasında hâlâ tatmin edici bir projeyi ortaya koyamaması sahip olduğu miras açısından, derin bir paradoksu barındırdığı gibi oldukça düşündürücüdür de.

Esasen Türkiye’nin Kürdistan Bölgesi Yönetimi’ne karşı özellikle bağımsızlık referandumu sürecinde ve sonrasındaki işgalde ortaya koyduğu ikircikli politikanın temel nedeni olarak kendi içinde çözemediği Kürt Sorunu ile ilişkilendirmek yanlış olmasa gerek.

Uyguladığı sorunlu politikalarla kendi Kürt sorununu giderek kangrenleştiren Türkiye’nin güney sınırında ortaya çıkacak bir Kürt devletini sahiplenmesi de pek düşünülemezdi. Kurulduğu tarihten bu güne bölünme sendromunu canlı tutan cumhuriyet kadrolarının bu kötü mirası kendinden sonraki iktidarlara bırakması ve her gelen iktidarın bu mirası büyük bir şevkle sahiplenmesi gerçeği dikkate alındığında çözümün zorluğu daha iyi anlaşılıyor. Şunu her geçen gün daha iyi müşahede etmekteyiz ki ciddi bir iç sorun olarak Türkiye’de Kürt Sorunu’nun çözülememesinin temel nedeni kesinlikle Türk halkının isteksizliği değildir. Temel neden, gerek devlet kurumlarının gerekse de halkın algısını manipüle etmekte son derece etkili merkez medyanın bölünme sendromunu sürekli canlı tutmaktaki ısrarcılığıdır.

Dolaysıyla yıllar önce içinde Türk Konsolosluğu’nun da yer aldığı Musul’u işgal ederek Erbil kapılarına dayanan IŞİD karşısında sessizliğe gömülen Türkiye’nin, yakın zamanlarda Irak Kürdistanı’nın bağımsızlık referandumu karşısında sergilediği tehditkâr tutumu ile ardından gelen İran ve Irak merkezli işgali karşısında Ankara’nın yeniden büründüğü derin sessizliğinin temelinde kendi bölünme sendromu bulunmaktadır.

Bu sendromun zarardan çok fayda getirdiğini düşünüyor olacak ki Türk idareciler, daha uzun yıllar bununla yaşamaya ve yaşatmaya bizleri mecbur bırakacak gibi görünüyor.    

*Kürt Jeopolitiği Uzmanı