Anti-kolonyal söylem çalışması
English Türkçe Kurdî
كوردی عربي فارسى

HABERLER GÖRÜŞ RAPOR SÖYLEŞİ EKONOMİ MULTİMEDİA YAŞAM SPOR KÜLTÜR/SANAT
×

Anti-kolonyal söylem çalışması

Doğulunun üzerindeki o bilindik “koku”

Hatice Özhan

Köklerinizin dışına doğru, yabancısı olduğunuz bir dünyaya uzandığınızda beraberinizde doğal özelliklerinizi de götürürsünüz. Haliniz, tavrınız, diliniz, ten renginiz; sosyal öğrenmeleriniz, bilumum tüm özgün alışkanlarınız sonradan dâhil olunduğunuz “yeni” yaşam alanınızdaki muhataplarınızca tanımlanmanız için birer kültürel koddur. Hayatın size “bahşettiği” bu kodlar, evrenselcilik iddiası bir ulus aidiyetini tali kıldırtmışsa da, kaçınılmaz olarak hangi milletten geldiğinizi ve coğrafyanızı imler. Doğulularla Batılıların birbirlerini keşfetmek adına sözel iletişim safhasına girmeden önceki iletişim sembolik düzeyde sağlanır. Her iki tarafın bu keşfetme süreci pek de zaman almaz. Çünkü imgeler hızlı bir yol göstericidir. İmgeler, çoğunluk için şüpheye yer bırakmayacak biçimde İskandinavyalı görüntüsü uyandıran birinin bile menşesinin Doğulu olduğunu bir Batılının anlamasını sağlar. Çünkü özgünlüğü üzerine sinen mütemadi bir koku gibi onunladır ve her Batılı bu kokuyu nerede olsa tanır. Doğulu gibi Batılı da keskin gözlere ve bir burna sahiptir. “Dünya ortak evimiz” olarak ne kadar addedilse de her insan nihayetinde kendi yurduyla tanımlanır, sosyal ve siyasal kabuliyetleri de bu çerçevede içerisinde bir anlama bürünür. Bir Cezayirli sömürgesi Fransa’da “etnik koku”sundan ötürü ne yaşadıysa ya da halen de ne hissediyorsa bir Kürt birey olarak ben de Türkiye’nin herhangi Batı-Türk şehrinde benzerini yaşadım, yaşıyorum. Onların tabiriyle “Hiç Kürde benzemiyorsun” halim biraz sohbet edince cümlelerime ve sesime sıvışıveren aksan fark edildiği vakit bana yönelttikleri “Doğulu musunuz?” sorusuna eviriliyor. Karşımdakinin tavrı, hepsi aralarında söz birliği etmişçesine hep aynıdır. Ya “Olsun onlar da insan!” gibi üstenci bir hümanizm ya da Kürt nefretiyle dopdolu bir edayla benden uzaklaşmaları şeklinde cereyan ediyor. Beyaz Türk’ü ve Yozgat’ın izbe bir köyündeki herhangi birinin ortak anlam dünyasını temsil eden bu kurgudan uzak monolog insanlar arası örülen mayınlı sınırların pek de boşuna çizilmediğine delalet.  Bir Avrupalının Doğulu birine dair kafasındaki oryantalist görünüm de, bu ilk örnekle nüans farklıyla da olsa aslında aynıdır. Kapalı çarşıda satın aldığı ya da o çok ilgisini çeken otantik bir ahşap oyuncaktan ya da ayaklarını yerden bir süre için kesecek bir İran halısından ekseriyetle farksızdır onun gözündeki varlığınız. Yeter ki ilgisine mazhar olun! Nesneleştirilerek ötekileştirilmek bir kader ya da özgüllüğünüz bunu gerektiriyor demek değildir. Uğradığınız hegemonya bir kolonizasyondur ve bunun dişlisinden geçen herkes kolonyalizmin birer mamulüdür/madunudur. Özgüllüklerimizin farkındalığıyla yürütülecek anti-kolonyal bir mücadeleyle yukarıdaki örnekler hiç verilmeyebilir. Post kolonyal çalışmaların devamı (her ne kadar kadük bırakılmaya çalışılmışsa da ) siyasette bilhassa sömürge karşıtı söylemler geliştireceği gibi, “madunlar” için de seslerini duyurabilecekleri bir kamusal alanın oluşumunu sağlayabilir. Sanırım bunun için bu uğurda geçmişte akademik ve siyasi mecralarda döşenmiş post kolonyal hattı takiben ilerleyerek anti-kolonyal mücadelede kendimizi bulmak yerindedir.  

Kolonyalizm bitti sanılır ama bitmedi!

Bir iktidar biçimi olan kolonyalizm ve onun yıkıcı sonuçları sanıldığı gibi ne sadece üçüncü dünya halkını ilgilendiren bir konuydu ne de kolonyal şiddetin tahribatından bir onlar etkilendi. Akademinin ve siyasetin tedavülünden Üçüncü Dünya kavramının ve beraberinde sömürgeciliğin kalktığı belirtiliyorsa da hakikat bu her iki ölüm ilamını pek de doğrulamıyor. Kapitalizmin Doğu coğrafyasında ve dünyada artan etkisi, özgürlükleri küresel ve yerel politikalarca engellenen halkların durumu dikkate alındığında bildiğimiz manada pek değilse de tematik açıdan kolonyalizmin her bakımdan varlığını koruduğunu gösterir. Dünyanın elinde Kürtler gibi bir devletsiz halk varken sömürgecilik döneminin bittiğine ilişkin üst anlatılar beyhudedir kanımca. Çünkü kolonileştirilen halklar gerçeği ve de tarihi diye bir realite söz konusu. Kolonyal iktidar söz konusu toplumlarda oluşturduğu siyasal bilinci ve davranışları yarattığı kolonyal mağdurlar aracılığıyla nesilden nesile taşır. Bugünkü Ortadoğu coğrafyasının da hal-i pür meali tam da bu siyasal psikoloji üzerinedir. Kendilerine ait bir sesten mahrum, kolonizatörlerinin sesleri ile varlıklarını konuşturan bu coğrafyaların durumu kaderin cilvesi değildir. Görünmezleştirmesi bir yana sömürgeleştirilen ile arasında yarattığı simbiyotik ilişki edilgenliği nedeniyle kolonyal mağdurdan sömürgeci de üretmiştir. Bu ucube birliktelik, mağdurun sömürgecisinin sesiyle konuştuğunu, anlam evrenini onun verdiği olanaklarla oluşturduğunun ve de daralttığının farkında olmasını bile elinden alır.  Alttaki bu boğuk ve emanet seslerin anti-kolonyal bir söylem geliştirmesi nasıl mümkün olsun ki? Jean-Paul Sartre’ın da ifade ettiği gibi, "Sömürgecilik, sömürgeci üretir gibi sömürgeleştirilen de üretir." Sömürgeleştirilenin düşünme yetisi  ya da kendilik bilinci sömürgecisinin iradesiyle muadilini ortaya çıkarmıştır.

Kolonyal tarihin kuvvet alanında oluşan bu devasa ve tehlikeli şekillenme karşısında çareyi sadece yaraların sarılmasında bulan bir anti kolonyalcilik vuk’u bulamazdı elbette ki. Özellikle de Hindli entelijansiyasınca başlatılan akademik çözüm arayışları ve siyasetçilerince yürütülen mücadele önemli bir yer kaplıyor. Bilhassa da Hindli entelijansıyanın post kolonyalizm üzerineki uğraşları kolonyalizmi diriltme çabaları olarak da damgalanmışsa da değerlidir. Hindli Tarihçi Ranajit Guha’nın güçlü bir Hindistan için yerli bir burjuva önerisi bu bağlamda eleştiriye bir geçerlilik kazandırmışsa da post kolonyal fotoğrafın tamamını kapsamaktan uzaktır. Sömürge-sonrası Hindistan’ın yanı sıra Güney Asya ve Kuzey Amerika bölgelerinde yürütülen post kolonyal akademik tartışmaların da epistemik olarak Batı merkezli olduğu eleştirileri de dikkate alınması gerektiği kadar, anti-kolonyal alanın önünü tıkama tehlikesi içerir. Yanı sıra gidişatı hiçleştirmeye doğru götüren bu eleştiriler asıl kolonyalizmin değirmenine su taşımak demek değil midir? Post kolonyal öznelerin özsuyunu Batının akademik ortamlarından aldıkları eleştirileri de asıl meselenin görünmezleşmesine hizmet eder. Öncesinde bıyık altından gülünerek, sonrasındaysa aleni bir söylem düzeyine yansıtılan bu eleştiriler kolonyalizmin sona ermiş 200 yıllık bir ömrü olduğunu, gerisinin de laf-ü güzaf demeye getirmek madunların sesini hepten kesmek olmaz mı?

Sömürgecilik ekonomik yönüyle ele alınamaz

Hâlbuki eleştiri merkezlerinin ekonomik indirgemecikleri sömürgeciliğin çok boyutlu yüzünü örtmüştür. Sömürgeleştirilen ve sömürge sonrası toplumların aşağılanılarak geçen yaşamları gözlemlenmeden, sömürgeciliğin sadece ekonomik yönüyle ele alınması eleştirilerin salt teorik yürütülmesine yol açtığı gibi Doğu toplumlarının özgün bir portföy oluşturmasına da set çekmiştir. Sömürgeleştirilen toplumlar üzerindeki sadece ekonomik olmayan nesnel boyunduruğa karşı mücadelede milliyetçilik, toplumculuk gibi ideolojik oluşumları hayata geçiren sömürge sonrası faaliyetlerin kolonyal öznenin özgürleşme iddiasında bulunması açısından önemi mühimdir. Milliyetçi hareketlere yol açan koşulların sosyolojik boyutu zaten bir sömürge toplumunda hâlihazırdayken, koşullar ona bunu nesnel olarak vermişken teorik çalışmaların bunu hızlandırmış olması bu mühimiyetin açıklamasıdır. Sistemin parçalanması ve sömürgeleştirilenlerin bağımsızlaştırılmasında rol oynayan ideolojik itki misyonunu tamamladı mı dersiniz? Cevabım hayır olacaktır! Kolonyalizmin yeni versiyonu sömürgeleştirilenlerin karakterinde yuvalandığından patolojik bir sorun bizi bekliyor. Siyasi ve kültürel değerlere sahip bir toplum karakteristiğine sahip olunmasına izin vermeyen bu patolojik sömürgecinin ardında bıraktığı tahribattır. Gaspçının ardında bıraktığı tahribatın en büyüğü diline, kültürüne, cinsel yönelimine ya da sabitliğine varıncaya değin yaşadığı yabancılaşmadır. Albert Memmi sömürgeci için ‘Gaspçı’ der en iyi tabirle. Memmi, gaspçının sürekli gayrimeşru konumunun farkında olmamasının imkânsızlığına dikkatlerimizi çeker. Bu gaspçı sömürgeci tarihin bir tesadüfü sonucu yabancı biri olarak geldiği bir toprakta kendisine yer yaratmakla kalmayıp oranın sakinlerinin de yerini elinden almayı da başararak kendisine olağanüstü ayrıcalıklarla da bahşettiğini söyler. Bunu var olan kuralları kaldırıp yerine kendininkileri koyarak yapar. Bu gaspçı gayrimeşru bir ayrıcalıklıdır. Otoktonun tüm her şeyi geçmişi ve hafızası kökten silinerek yerine gaspçının dili, kuralları, yasaları geçerlidir. Sömürge insanının bu noktadan sonra kendine dair tüm bildiklerini unutarak sömürgecisinin aurasına mahkûmiyeti sağlanılır. Sömürgeleştirilen açısından artık hayat sömürgecisinin akışını belirlediği suyun gidişatına göre şekillenmeye başlar ve yatağını da belirlenen yerde bulur. Bu kolonyal mağdur yok hükmündedir, dünyayı ve de kendisini gaspçısının gözünden görmeye artık, teşnedir. Kurbanının gözünde kendisini gördükçe cesareti ve meşruiyeti artan gaspçı sömürgeci, sömürgeleştirilenler oluşturmaya başlar. Bu tip sömürgeleştirilenler de kolonyal iktidarın sonsuz kölesi ve devrimci görüntüsü altında anti-kolonyal mücadele söylemlerini sömürgecisinin epistemisi yoluyla baltalamaya çalışan odunculardır. Her iki türün de unuttuğu bir şey var ki hiç bıkmadan hatırlatmak gerekir:  Üzerinizdeki o köklerinizden üzerinize sinen etnik ya da sınıfsal koku siz istediğiniz kadar çitileyin asla sizi terk etmeyecektir! 

Sosyolog

Yararlanılan kaynak: Albert Memmi-  Sömürgecinin Portresi Sömürgeleştirilenin Portresi (Versus Kitap, 2009)