HDP Milletvekili Hişyar Özsoy: Dedemiz Şeyh Said’in mezar yeri için 95 yıldır mücadele ediyoruz
English Türkçe Kurdî
كوردی عربي فارسى

HABERLER GÖRÜŞ RAPOR SÖYLEŞİ EKONOMİ MULTİMEDİA YAŞAM SPOR KÜLTÜR/SANAT
×

HDP Milletvekili Hişyar Özsoy: Dedemiz Şeyh Said’in mezar yeri için 95 yıldır mücadele ediyoruz

Ruken Hatun Turhallı

BasNews Kürtlerin ilk modern hareketi Şeyh Said İsyanının (1925 Kürt Azadi Hareketi) üzerinden 95 yıl geçti. İsyanın kanla bastırılmasının ardından, Diyarbakır Şark İstiklal Mahkemesinde Şeyh Said ve 46 arkadaşının idamı onaylandı ve 29 Haziran’da Diyarbakır Dağ Kapı Meydanı’nın da idamları gerçekleşti. İdamlardan sonra Türkiye’de yeni bir nekro-politika uygulanmaya konuldu. Şeyh Said’in ve arkadaşlarının, yasını tutma hakları ailelerin aynı zamanda Kürt halkının elinden alındı. Bu durum sistemli bir politika olarak günümüze kadar süre geldi.

Akademik kimliğinin yanı sıra, Halkların Demokratik Partisi (HDP) Diyarbakır milletvekili ve aynı zamanda Şeyh Said’in torunlarından olan Dr. Hişyar Özsoy ile Kürtlerin tarihsel ve önemli liderlerinden Şeyh Said’i, mücadelesini, isyanın kanla bastırılmasının yarattığı kuşaklar arası travmanın etkilerini, travmanın sonuçlarını, Şeyh Said ile 46 arkadaşının mezar yerlerinin kaybedilmesini, ailelerin yas tutma haklarının ellerinden alınmasını, tarihsel ve toplumsal hafızanın yok edilmesi için uygulanan mezarsızlık siyasetini konuştuk.

Dr. Hişyar Özsoy Kürt halkı ve Şeyh Said’in ailesi olarak mezar yerlerinin tespiti için şunları söyledi: “95 yıldır aile ve Kürt halkı olarak Şeyh Said ve arkadaşlarının mezar yerini tespit etme mücadelesi veriyoruz. Devlet her ne kadar Şeyh Said Efendi ve yoldaşlarının mezarlarının yerini gizlemeye çalışıyor olsa da onların Kürt halkı içerisinde yarattıkları hafızayı silmeyi bir türlü başaramıyor. Yani, mezardan mahrum ederek mekân ve coğrafyada onların izlerini silmek toplumun tarihsel hafızasını silmeye yetmiyor.”

Şeyh Said isyanının üzerinden 95 yıl geçti. Bu 95 yıl içerisinde kuşaklararası travma aktarımı oldu. Bu travmanın genel anlamda Kürdistan’da ve özelde bölge ve aile üzerinde etkileri nasıl oldu?

Şeyh Said hadisesi yoğunluklu olarak Şeyh Said’in şahsında tanımlanmaya çalışılıyor. Aslında daha kapsamlı ve Cumhuriyetin erken dönemlerinde gerçekleşen ilk büyük Kürt serhildanıdır. Erzurum, Muş taraflarından Bingöl, Elazığ, Diyarbakır’a kadar çok geniş bir coğrafyada cereyan eden bir başkaldırı. Şeyh Said de bu sürece öncülük eden önemli insanlardan birisi. Devlet bu başkaldırıyı bastırmak isterken o dönem Kürdistan’ın beyni olarak kabul edilen ve Şeyh Said’e yoldaşlık yapan ne kadar ilim sahibi insan varsa ya idam ediyor ya da sürgüne gönderiyor. Kürtler büyük yıkım yaşıyor. Ortaya çıkan durum sadece toplumda bilinen ve sevilen şahsiyetlerin öldürülmesi, Kürt halkına katliamlar yapılması değil, aynı zamanda Kürt halkına liderlik yapabilecek, onlara yol gösterip, yön verebilecek her kim varsa ortadan kaldırma girişimidir. Bu anlamıyla, Kürtlerin sadece toplumsal ve siyasal olarak değil düşünsel olarak da beynini dağıtma, felç etme girişimidir. Bu tür vahşetler uzun dönem halkların hafızalarında yer alır.

Mahmut Aslan yazdı | Aleviler ve Şeyh Said | PolitikYol Haber Sitesi

Devlet Kürt liderlerini sadece fiziksel değil, direniş ruhlarını da hedef aldı”

Tabi, devletler siyasi liderleri sadece fiziksel olarak öldürmeyi değil, onların toplum içerisinde yarattığı değerler, kültür ve direniş ruhunu da hedef alarak yok etmeye çalışır. Devlet Dağ Kapıda Kürtlerin sadece ölü bedenlerini değil, tarihlerini, kültürel değer ve siyasi kimliklerini de bir toplu mezara koyduğunu ve üzerini betonlayarak bitirdiğini düşündü uzun bir zaman. Ama tarih devletin istediği gibi işlemiyor. Devlet bu şahsiyetlerin hatıraları, kültürel miras ve değerleri üzerine ne kadar büyük bir şiddetle yönelirse yönelsin, toplum bir şekilde kültürel ve tarihsel hafızasında bu lider şahsiyetlere bir yer oluşturuyor. Örneğin; 95 yıl geçmiş olmasına rağmen başkaldırının vuku bulduğu yerlerde dolaştığınızda halen Şeyh Said ve yol arkadaşlarına dair hikayeler anlatılıyor; o dönem çok detaylı bir şekilde hatırlanıyor. Milletvekilliği görevi ve Şeyh Said’in torunu olmam nedeniyle gittiğim birçok yerde o döneme ait hatıra ve bilgiler mutlaka anlatılıyor, yüzyıl önce yaşanan hadisenin hafızası güncelliğini ve canlılığını koruyor. Bu Kürtlerin yüz yıldır devam eden özgürlük mücadelesiyle ilgili bir durum. Devlet ne kadar zulüm uygularsa uygulasın Kürtler hakkettikleri özgürlüğe kavuşana kadar o dönemi ısrarla hatırlayacaklardır. Bu hatırlama bir yas tutma değil, yüzyıldır devam eden mücadeleyi sahiplenme durumudur. Bu nedenle hala canlılığını koruyan bu tarihsel travma sadece aile ya da başkaldırının yaşandığı bölgeyi değil bir bütün olarak Kürtlerin yürüttükleri siyasi mücadeleyi önemli oranda etkileyip şekillendiriyor. Kürtlerin tarihine baktığımızda Şeyh Said hadisesi gibi birçok travma var. Yoğun travmatik tarihi olan bir halkız ne yazık ki. Bu durum Kürtler özgür olana, Ortadoğu’da bir siyasi statü  sahibi olana kadar devam edecek.

Şeyh Said Efendi bütün Kürtlerde nur yüzlü ‘Büyükbaba’ karakteri olarak sembolize ediliyor ve Kürtler bu yönüyle büyük bir saygı duyuyor. Sizce bu nasıl okunmalı?

Zaten ‘Şeyh Saîdê Kal,” yani ‘ihtiyar, büyükbaba Şeyh Said’ olarak da adlandırılıyor. Şeyh Said, Seyit Rıza gibi liderler toplumun ‘rû spileri, ilim insanları’ olarak da kabul görülüyor. Toplum bu şahsiyetlerin bilgisine, erdemlerine saygısını göstermek için bu tür sıfatları layık görüyor. Zaten Şeyh Said, Seyit Rıza, Qadi Muhammed ve Mela Mustafa gibi şahsiyetler Kürt ulusal hafızasında önemli liderler olarak yerlerini almışlardır. Kürtler de ulusal liderlerine saygılarını ifade etmek için bu tür nitelemeleri uygun görüyor.

Şeyh Said Efendi ve beraberindeki yoldaşları başkaldırının başarısızlığa uğrama tehlikesine karşın İran’a doğru yol alıyorlar. Fakat çıkan çatışmalar ve koşulların zorlaması nedeniyle geri dönerlerken Abdurrahman Paşa Köprüsünde komplo sonucu yakalanıyorlar. Şeyh Said Efendi durumu daha az bir zayiatla kurtarmak için bir kısım yoldaşını ailelerine gönderiyor. Fakat bu yoldaşları aileleri ile birlikte katlediliyorlar ve katledildikleri bölgeye ‘Nevala Kuşti’ ismi veriliyor. Hem Abdurrahman Paşa Köprüsü ve hem de ‘Nevala Kuşti’ vadisi Kürtlerin tarihsel hafızası açısından önemli yerler. Ama son dönemlerde buralara inşa edilen ve isimleri özenle seçilen (Alparslan 1 ve 2 Barajları) barajlarla Kürtlerin bu tarihsel hafızası yok edilmeye çalışılıyor. Sizce Kürt manevi liderlerinin değerlerini yok ederek Türklerin tarihsel şahsiyetlerin isimlerinin (Alparslan) buralara verilmesinde ne hedefleniyor?

Mekân veya coğrafya nihayetinde bir halkın tarihsel hafızasının nakşettiği bir zemindir. Mezar taşları bir toplumun geçmişine, tarihsel hafızasına dair önemli bilgiler verir. Birçok halk gibi Kürtler için de kutsal yerlerin başında mezarlar gelir. Ama Şeyh Said ve yoldaşlarının mezar yerlerini halen bilmiyoruz. Mezarın olduğu bölgeye ordugâh yapıldı, hastane yapıldı, farklı kamusal binalar yapıldı. Hatta sinema salonu ve içki fabrikasının yapıldığı da söylendi. Bu yapılar mezarların üzerine mi yapıldı, tam olarak bilmiyoruz. Ama şunu iyi biliyoruz ki Türk devleti Türk’e dair ve Türk’e ait olmayan her ne değer varsa onları mekandan silmek, toplumun hafızasında yok etmek istiyor. Ve bu yıkımı yaparken, diğer halkların tarihsel ve kültürel değerlerini yok ederken, kendisi için değerli gördüğü tarihsel isim veya sembolleri mekana nakşetmeye özen gösteriyor. Bu aslında Türk devleti için hala devam eden ulusal vatan inşa etme sürecinin bir parçasıdır. Devletin bu yaklaşımı sadece Kürtlere yönelik değildir. Gidin Mardin’e, Süryanilere ait tarihsel ve kültürel değerlerin nasıl silindiğini, yok edildiğini görürsünüz. Aynı şekilde Türkiye’de Ermenilere ait sayısız mezarlık, kilise ve diğer tarihsel eserler ve izler ya tamamen yok edilmiş ya da talan edilmiştir.

Şeyh Said'in Kendi Sesinden Okuduğu Kürtçe Plak'ın Akibeti Ne Oldu ...

“Devlet Kürt halkının tarihsel mekân, hafızasını yok etmeye çalışıyor”

Son yüz yılda inkar edilen ulusal haklarını elde etmek için yoğun mücadeleler veren Kürtlerin tarihsel mekan ve hafızasının yok edilmesine yönelik şiddetli devlet politikaları alabildiğine devam ediyor. Devlet bununla “Türkleştirme” sürecini tamamlamaya çalışıyor. Bu anlamda, Şeyh Said Efendi’nin esir edildiği Abdurrahman Paşa köprüsüne Alparslan adıyla baraj yapmayla, Şeyh Said ve arkadaşlarına Dağ Kapıda bir mezar taşını bile çok görme siyaseti birbiri ile ilişkilidir ve kesinlikle rastlantısal değildir. Şeyh Said’in idam edilmeden önce iki vasiyeti olmuştur. Mal varlığını serhildan için seferber eden Şeyh Said kalan parasının bir kısmı ile kendisine mezar yapılmasını, artan paranın da çocuklarına verilmesini istiyor. Devlet bu iki vasiyeti de yerine getirmiyor. 95 yıldır ailesi ve Kürt halkı olarak bu mezar yerini tespit etme mücadelesi veriyoruz. Devlet her ne kadar Şeyh Said Efendi ve yoldaşlarının mezarlarının yerini gizlemeye çalışıyor olsa da onların Kürt halkı içerisinde yarattıkları hafızayı silmeyi bir türlü başaramıyor. Yani, mezardan mahrum etmek suretiyle mekân ve coğrafyada onların izlerini silmek toplumun tarihsel hafızasını silmeye yetmiyor.

Şeyh Said Efendi’nin yakalanmasından idamına kadar olan 2 buçuk aylık bir süreç söz konusu. Şeyh Said Efendi’nin yaşadıklarına ve ona yaşatılanlara ilişkin tutanaklar ve idam edilmeden önce bıraktığı şahsi eşyaların gizli tutulduğunu biliyoruz. Fakat siz aile olarak şimdiye kadar bu dosyalara ve şahsi eşyalara ulaşma konusunda neler yaptınız?

Devlet Şeyh Said Efendiye karşı tarihsel bir ideolojik düşmanlık güdüyor. Şeyh Said o dönem  Nakşibendi tarikatını Kürdistan’da en üst düzeyde temsil eden bir şahsiyet. Aynı zamanda Kürt ulusal mücadelesinin önemli simalarından birisi. Hem Kürt hem de Müslüman kimliğine sahip olması Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuran Kemalist ideolojinin en büyük düşman olarak gördüğü iki olgunun Şeyh Said sahsında ve mücadelesinde bir araya gelmesi demek. Bu anlamda, resmi ideoloji devlet kurumlarını Türk milliyetçiliği ve laiklik temelinde ve Şeyh Said’in şahsı ve mücadelesinde vücut bulan Kürt ve Müslüman kimliklerine taban tabana zıt bir zeminde kurdu diyebiliriz.

Cumhuriyetin kuruluş yıllarında Şeyh Said ve arkadaşlarının cenaze ve kişisel eşyalarına yönelik insanlık dışı uygulamalar zamanla kurumsal devlet politikası ve stratejisi haline geldi”

Bu ideolojik duruşun yani sıra, Şeyh Said ve arkadaşlarına yaptığı gibi, devlet öldürdüğü Kürtleri ailelerinden ve Kürt halkından ayırma gibi bir politikayı yüz yıldır yürütüyor. Bugünlerde dağa çıkan Kürt çocuklarının cenazeleri getirildiğinde devlet aile bireylerinin dışında hiç kimsenin cenaze merasimine katılmasına müsaade etmiyor; bazı cenazeler ise hiçbir insani ve dini vecibe yerine getirilmeden kimsesizler mezarlıklarına gömülüyor. Demek istediğim Şeyh Said’e 95 yıl önce gösterilen yaklaşım hala devletin öldürdüğü Kürtlerin ölü bedenlerine yönelik resmi ve rutin yaklaşımı olarak devam ediyor. 95 yılda değişen bir şey yok. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında Şeyh Said ve arkadaşlarının cenaze ve kişisel eşyalarına yönelik insanlık dışı uygulamalar zamanla kurumsal devlet politikası ve stratejisi haline geldi. Aile olarak ben de dahil çok yönlü girişimlerimiz oldu, hem mezar yerinin bulunması hem de şahsi eşyalarının iadesi için.  Bu girişimlerin hem siyasi, tarihsel ve kültürel hem de insani boyutları vardır. Bir insan olarak büyük dedemizin mezarını, o dönem yaşadıklarını tabii ki öğrenmek isterim, ama hadisenin insani boyutlarından ziyade büyük bir siyasal ve tarihsel miras var ortada. Esir düştükten sonra Şeyh Said ve arkadaşlarına ne olduğuna dair çok az bilgimiz var; bu bilgiler de kısmi olarak erişime açılan devletin arşivlerinden yada o dönemki devlet görevlilerinin hatıratlarından. Onun için o dönem gerçeklerine erişme imkânımız çok az. O tarih maalesef karanlıkta kaldı. Zaten o tarihin aydınlatılması Kürtlerin siyasi bir statü elde edebilmeleri için anahtar bir gelişme olur.

Devletin Şeyh Said Efendi’nin vasiyetlerini yerine getirmemesi ve halen korkmasının altında yatan gerçeklik daha ayrıntılı ele alındığında nasıl değerlendirebilir siniz?

Şeyh Said esir edilip Diyarbakır’a getirildiğinde zaten aile darmadağın olmuş bir durumda. Çocukları her biri bir tarafa dağılmış, kardeşleri aynı şekilde. Aile fertlerinin bir kısmı Rojava ve Güney Kürdistan’a geçmiş, diğer kısmı kaçak hayatına başlamış veya sürgüne gönderilmiş. Bunun haricinde kaçak yollarında şehit düşenler var. Böyle dağıtılmış bir ailenin Şeyh Said’in vasiyeti ve şahsi eşyalarını takip etme imkânı yok. Kalan aile fertleri zaten 15-20 yıllık sürgünlere gidiyor. Sürgünde ölen ölüyor, kalanlar da dağılıyor, uzun dönem kimse bir şey yapamıyor. Şeyh Said Efendi’nin serhildan döneminde yetişkin olan çocuklarından ziyade torunları ve küçük oğlu Şeyh Ahmet Efendi 1990’lardan sonra bazı girişimlerde bulunuyor. Ben de parlamentoda birçok kez soru önergesi ve kürsü konuşmalarında mezar yerlerinin bulunması, yüzyıldır devam eden bu vahşete son verilmesi çağrılarında bulundum. Aile fertlerinin Diyarbakır’da kurduğu Şeyh Said Vakfı’nın da bu konuda hukuki girişimleri devam ediyor. Bir parça devlet adabı varsa, idam edilen bir insanın vasiyeti yerine getirilmeli. Bu kadar insani bir vasiyeti bile yerine getirmemek arada düşmanlık olsa bile büyük bir çirkinliktir. Nihayetinde düşmanlığın bile bir hukuku vardır. Türkiye’de ise şu veya bu sebeple başkaldırmış Kürdün ölüsüne de vasiyetine de ancak hakarete vardır, her ne kadar Türk yasalarına göre ölünün naaşına hakaret bir suç olarak sayılsa da.

‘‘Devlete hakim olan mantık Kürdistan’da sadece yaşayanlara değil ölülere de hükmetmeye çalışıyor’’

İşte tamda burada bir gerçek ortaya çıkıyor. Devletin Şeyh Said’i mezarsız bırakması basit bir düşmanlık olarak anlaşılmamalı. Bir mezar olsa aile ve toplum oraya bir kutsiyet atfederek ziyaret edecektir. Devlet bu kutsiyetin oluşmaması ve tarihsel hafızanın silinmesi için bir mezara müsaade etmedi, etmiyor. Yani öldükten sonra mezarı başımıza bela olmasın gibi bir yaklaşımı esas aldı. Benzerini Seyit Rıza ve arkadaşlarına da yaptılar. Elazığ’da asıldıktan sonra cenazeleri nereye götürüldü ve defnedildi bilinmiyor. Kürt liderlerine yaklaşım hep aynı şekilde. Son dönemlerde, özellikle 90’lardan sonra gerilla cenazelerinin ailelerine verilmemesi, mezar yerlerinin bilinmemesi ya da kimsesizler mezarlıklarına defnetme gibi uygulamalar ısrarlı bir şekilde devam etmektedir. Savaş nereden bakarsanız bakın kötü bir şey; yıkım ve ölüm getiriyor. Siyasetçiler olarak Kürt meselesini müzakere ederek çözebilmenin yollarını bulabilmiş ve ölümleri engelleyebilmiş değiliz maalesef. Ama en azından aileler çocuklarının cenazelerini alabilmeli, onları insani ve dini vecibelere uygun olarak defin edip insanca yas tutabilmelidir. Devlete hakim olan mantık Kürdistan’da sadece yaşayanlara değil ölülere de hükmetmeye çalışıyor; bu ölülerin bir anlam ve değere kavuşmaması için her türlü zulüm ve baskıyı uyguluyor. Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız, orda insanların nasıl öldüğüne bakın diyor, Albert Camus. Kürtlerin Türkiye’de yüz yıldır nasıl bir zulüm altında yaşadığını çok iyi ifade ediyor bu kelimeler. Şeyh Said ve arkadaşlarının cenazelerine ve hatıralarına yönelik hakaretler Kürtlerin yüz yıldır Türkiye’de nasıl yaşadığının en iyi özetidir.

Şeyh Said'in İsmi İdam Edildiği Meydana Verildi - Haber

TBMM’de çıkartılan ‘Takrir–i Sükun’ kanunu var ve bu kanunla birlikte İstiklal Mahkemelerinin kurulması durumu söz konusu. Aynı şekilde ailelerin sürgün ettirilmesi durumu da bu kanunla ilintili. O dönem ayaklanmaya katılan liderlerin ve kadroların ailelerinin bu tarzda bölgeden sürgün edilmesi sadece politik bir yaklaşım mıdır, yoksa toplumsal hafızaya müdahale midir?

Aslında her ikisi de var. Devlet ayaklanmada yer alanları yakaladıktan sonra göstermelik mahkemeler yaparak idam ediyor. İdamlardan sonra ayaklanma bölgesindeki halka karşı şiddetli bir saldırı dalgası başlatıyor. Lider kadroların ailelerinden başlamak üzere binlerce aileyi sürgüne gönderiyor. Sürgünler Kürdistan’dan en uzak yerlere yapılıyor. Örneğin; Şeyh Said’in kardeşleri Şeyh Tahir ve Şeyh Mehdi’yi Trakya’ya gönderiyorlar; 14 yıl burada sürgün kalıyorlar. Şeyh Mehdi sürgünde olduğu 14 yıl boyunca bir tavır olarak elbiselerini hiç değiştirmiyor. Şeyh Abdürrahim Rojava’ya geçiyor, 1937’de Seyit Rıza’ya destek vermeye giderken Bismil ovasında bir buğday tarlasında yakılarak katlediliyor. Sadece Şeyh Said’in değil, kendisiyle birlikte idam edilen bütün kadroların aileleri darmadağın ediliyor. Devlet Şeyh Said’e destek veren bölgelerdeki halkı topyekûn bitirmeye yöneliyor; türlü bahanelerle binlerce insan öldürüyor. Şeyh Said’in idamından sonra Peçar harekâtı gibi toplu katliam seviyesine varan sert bir bastırma konsepti uygulanıyor. Murat nehrinin o dönem kan aktığı söylenir. Devlete hakim ideolojinin o zaman da şimdi  de bir türlü anlamadığı, anlamak istemediği şudur: Kürtlere ne kadar zulmederseniz edin, bir halk olarak şimdiye kadar hayatta kalmanın yolunu bulabilmişiz, gelecekte de öyle olacak. Aradan neredeyse 100 yıl geçmiş, Şeyh Said’in hadisenin cereyan ettiği bölgelere bakıyorsunuz, Kürt kimliği eskiye göre daha güçlü ve örgütlü. Yaşadığımız her türlü zulme rağmen, Kürtler olarak son yüzyıl içindeki en iyi konumumuzdayız. Ortadoğu’nun her tarafında Kürt mücadelesi devam ediyor, Kürtlere yüzyıldır zulüm uygulanan dört ülkede de Kürtler hesaba katılmadan hiçbir siyasal denklem ve istikrar kurulamıyor. Ama Kürtler özgürlüğe yaklaştıkça, Kürtlere yönelik saldırılar da artarak devam ediyor.

Devlet bütün zamanlarda Kürt toplumunu mezhep çatışmalarının içerisine çekmeye çalıştı. Zaman zaman Alevileri Sunilere karşı ve zaman zamanda Sunileri Alevilere karşı kullanmaya çalıştı. Ama Şeyh Abdurrahim kendi şahsında bu çelişkiyi yıkarak ulusal mücadeleyi ön plana çıkarmaya çalışan bir karakter oldu. Şeyh Abdurrahim’i merak edenler için neler anlatabilir siniz?

Şeyh Abdürrahim, Şeyh Said’in en küçük kardeşi. Piran’da ilk kurşunu patlatan kişi. Uzun bir dönem Şeyh Said ile birlikte savaştıktan sonra, birçok Kürt aydın ve siyasetçi gibi oda ‘Bin Xet’ dediğimiz ve o zaman Kürt ulusal mücadeleleri için çok önemli bir alan olan Rojava’ya geçiyor. Kürtlerin tanınmış siyasetçi ve aydınlarının neredeyse hepsi orada. Şeyh Abdürrahim de bir dönem orada kalıyor. Dersim’de Seyit Rıza’nın liderlik ettiği mücadele başlayınca Qamişlo’dan gelerek Diyarbakır üzerinden Dersim’e geçmeye çalışıyor. Bismil ovasına geldiğinde kafilesindeki biri tarafından ihbar ediliyor. Ve buğday tarlasının içinde arkadaşları ile birlikte öldürülüyor. Cenazelerine ne olduğu konusunda net bir bilgimiz yok ama yakın zamanda orada Şeyh Abdürrahim’in anısına bir türbe yapıldı... Devlet Kürtler arasındaki mezhepsel çelişkiyi her zaman derinleştirmeye çalışmıştır. Örneğin Şeyh Said’in “Alevilerin evinde, onların ellerinden bir şey yenmeyeceği” dediğine dair gerçekle uzaktan yakından alakası olmayan iddialar gibi. Bu ve benzer iddialar ağırlıklı olarak devlete yakın duran Kemalist bazı Alevi kesimlerin bilinçli yaydığı yalan yanlış bilgiler. Şeyh Said ve ailesinin Kürt  ulusal mücadelesi bağlamında mezheplere nasıl baktığının en net ifadesi Seyit Rıza’ya yardıma giderken bir pusuya kurban giden Şeyh Abdürrahim’in hazin hikayesidir.

Türkiye, Kürtlerin ölülerine yönelik o dönemden günümüze dek ‘Nekro Politikasını’ sürdürüyor. Bu politika Kürdistan’da ötekileştirme ve yok sayma politikaları ile bütünsellik arz ediyor. Bunun Kürt halkı üzerinde ki etkisini nasıl okumalıyız?

Şeyh Said, Said–i Kurdi (Beddiüzaman) ve Seyit Rıza, yani iki Kürt Said ve bir de Seyid’in cenazelerine reva görülenler Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yaşayan Kürtlerin kısa bir tarihidir. Demek istediğim Kürtlerin Türkiye’deki tarihini ve nasıl yaşadığını öğrenmek istiyorsanız bu üç Kürt büyüğünün ölümlerine ve cenazelerine uygulanan hakaretlere bakmanız kâfi. Daha önce bahsettiğim Albert Camus’un ifadesine referansla, Kürtlerin nasıl öldüklerine bakarsanız nasıl yaşadıklarını da anlarsınız. Devlet sadece Kürtleri öldürmekle yetinmiyor; cenaze ve mezarlarına da her türlü hakareti yapmayı kendisine hak görüyor. Örneğin, ailelerinden kaçırıp toplu mezarlara veya kimsesizler mezarlığına gömebiliyor. Güvenlik güçleri cenazelere insanlık dışı uygulamalar, işkenceler yapabiliyor. Son kırk yıldır cenazelere yapılan hakaret ve işkencelere dair haberler okuyarak büyüdük hepimiz.

ŞEYH SAİD: ÂSÎ Mİ? KAHRAMAN MI? - ekrembugraekinci.com

‘‘Kürtlerin ölü bedenlerine yapılan vahşet, devletin 100 yıllık politikasının dışavurumudur’’

Kürtlerin ölü bedenlerine yapılan bu vahşeti basitçe bazı hasta ruhlu insanların uygulamaları olarak değerlendirmemek gerekir. Bu yüz yıllık bir devlet politikasının dışavurumudur. Yakın zamanda Türkiye’de başka örnekler yaşadık. Bitlis’te ‘Garzan Mezarlığı’nda defnedilmiş gerilla cenazelerini alıp önce İstanbul’a adli tıpa, ordan da Kilyos kimsesizler mezarlığına, plastik saklama kaplarına koyarak ve çok çirkin yöntemlerle defnettiler. Bu devlet politikasının birkaç hedefi var. Akademik çalışmalarımda feyz aldığım Ewa Domanska ‘Tarih mezarda başlar’ diyor. Tarih mezarda başlıyorsa, mezardan mahrum bırakmak tarihi yok etmeye yönelik bir yaklaşım olarak çıkıyor karşımıza. Amaç Kürtleri tarihsiz bırakmak. Mezarları zaman (tarih) ve mekana (coğrafya) düşülen toplumsal izler olarak düşünürsek, devlet Kürtleri hem zamanın hem de mekanın dışına atmaya çalışıyor. Buradaki hedef Kürtleri siyasi kimlik, kültür ve tarih olarak topyekûn bir yokluk ve hiçliğe mahkum etmektir.

‘‘Düşmanlığın bile bir hukuku vardır’’

Ama Kürtler her şeye rağmen cenazelerinden vaz geçmiyor. İşte aileleri görüyoruz, çocuklarının cenazelerine ulaşabilmek için inanılmaz mücadeleler veriyorlar. Biz de 1992’de kaybettiğimiz abimin cenazesini 22 yıl sonra bulup defnedebildik. Binlerce Kürt aile halen yakınlarının cenazelerini bulmaya çalışıyor. Bu durumu birçok defa TBMM’de gündeme getirdik. Ve şunu belirttik: ‘Düşmanlığın bile bir hukuku vardır’. Yani karşınızdakini düşman olarak görseniz bile cenazesine hakaret edemezsiniz. Cenevre Sözleşmesi cenazelere hakareti kesin bir şekilde ret ediyor. Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre de ölünün naaşına hakaret bir suçtur ve cezası vardır. Ama ne yazık ki Kürtlerin ölüleri ölüden bile sayılmıyor, onlara yapılan hakaret suç sayılmıyor, bu hakaretleri yapanlar cezalandırılmıyor. Kürtler tarihin dışına itildiği gibi aslında hukukun da dışına bu şekilde itiliyorlar. Şu ana kadar Kürtlerin cenazelerine hakaret ettiği için ceza alan tek bir devlet görevlisi yoktur.

Son olarak şunu belirteyim. Devlet Kürtlerin cenazelerini ailelerine vermeyebilir, hakaret edebilir ama bu cenazelerin toplumsal değerinin ya da siyasi öneminin düşeceği anlamına gelmez. Örneğin Şeyh Said ve Seyit Rıza, biri 95 yıldır, diğeri 83 yıldır idam edilmiş ve mezarları yok. Ama gidin Dersim’e, gidin Bingöl’e, gidin Diyarbakır’a ya da Elazığ’a halen Şeyh Said ile Seyit Rıza’nın hikayeleri, anıları ve mücadeleleri anlatılır. Yani devlet ölü bedenlere hakaret uygulayarak ne ölüler ne de diriler dünyasını hizaya sokup dizayn edebilir. Biz bu insanlık dışı uygulamaları yapanlara ancak insan olmanın yolunu önerebiliriz. Bu çirkin uygulamalarla Kürtlerin ölülerini değil, ancak kendilerini insanlıktan çıkartırlar.

‘Biz Kürtler ölülerimize bir yer bulmak zorundayız ve ölülerimize bir yer bulmadan barıştan bahsedemeyiz’ demiştiniz. Buna yönelik neler yapılmalıdır ve nasıl yapılmalıdır?

Hem şahsi hem de parti olarak bu konuyu sürekli olarak gündemde tutmaya çalışıyoruz. Hukukçularımız bu meseleyi uluslararası mahkeme ve kurumlara taşımak için çalışma yürütüyorlar. Türkiye’nin bu uygulamaları evrensel hukuka göre insanlığa karşı bir suçtur. Bu nedenle bu durumu uluslararası platformlara taşıyoruz, taşıyacağız. Türkiye’de de mağdur durumda olan, cenazesini alamayan, mezarları yıkılan bir çok aile var, bu aileleri yan yana getirmek, bu alanı örgütlemek gerekiyor. Bu kayıp cenazelere, anılarına ve hikayelerine dair kapsamlı ve bütünlüklü bir politika üretmek lazım. ‘Ölülerimize bir yer bulmalıyız’ söyleminin arka planında şöyle bir durum var. Devlet diyor ki ‘ben sizi sadece öldürmüyorum, öldürdükten sonra da kocaman bir ‘hiçliğe’ mahkum ediyorum. Senin cenazen hiçbir anlam ve değer ifade etmeyecek’. Tabi, devlet bununla imkansız bir şey istiyor ama en nihayetinde ölümün içerisinde anlam ve değer bulacağı toplumsal hafızayı tümüyle dağıtma ve yok etmeyi esas alıyor.

‘‘Toplum olarak kimliğimizi, benliğimizi koruyabilmek için ölülerimize bir yer bulmak zorundayız’’

Bireysel ve aile düzeyinde yas tutabilmek, toplum olarak tarih, kültür ve kimliğimizi koruyabilmek için ölülerimize bir yer bulmak zorundayız. 30 yıl çocuğunun cenazesini bekleyen aileler var. Berfo Ana’yı hepimiz biliyoruz. 80’lerde çocuğu darbeciler tarafından kaçırılmış ve kaybedilmişti. Bu annemiz 30 yıl çocuğunun cenazesini bulamadığı için yas bile tutamadı. Süreklileşmiş bir ölüm ve yas halinde yaşadı. Cenaze olmadığında taziye de kuramıyor; süreklileşmiş bir yas içerisinde yaşıyorsunuz. Ölülerimiz için bir mezar istemek en insani bir taleptir. Ama devlet ‘Ben sizin ölülerinize istediğim hakareti yaparım, onları mutlak hiçliğe sürüklerim’ diyorsa, işte o zaman barıştan bahsetmenin hiçbir anlamı kalmaz. Barış olacaksa, önce Kürtlerin ölüleri ile barış olmalıdır ki dirileriyle barış olsun. Bir halkın ölüsüne bile saygı göstermiyorsanız, o halkla barış yapamazsınız. Bir insan suç işlemiş dahi olsa, öldükten sonra o cenazenin sahibi ailesi, akrabaları ve halkıdır. Devlet bu uygulamadan vazgeçmelidir ki yarın öbür gün barış konuşmaya yüzü olabilsin. Ölülerimize yapılan hakaretlere karşı mücadele etmek hem parti hem de şahsi olarak en öncelikli gündemlerimizden biri olmaya devam edecek.

Şeyh Said Efendi’nin mahkemesine ABD’den, İngiltere’den, Fransa’dan, Almanya’dan, Rusya’dan heyetlerin katıldığına, kameralara çekildiğine dair bilgiler paylaşılıyor. Siz aile olarak bu konuya ilişkin herhangi bir bilgiye ulaştınız mı?

Rivayetler dışında net bilgi yok. İngiltere arşivleri açık. Bahsettiğiniz kamera çekimleri olsaydı rahatlıkla ulaşabilirdik. Mahkeme kayıtları, tutanakları ve arşivler Genel Kurmay Başkanlığı’nda. Bunların içerisinde kamera görüntüleri var mı bilmiyoruz. Genel Kurmay Başkanlığının araştırmacılarla paylaşmadığı, devlet sırrı olarak kabul edilen belgeler olduğunu biliyoruz ama. Yurtdışında, özellikle ABD ve İngiltere’de görsel materyallere ben de ulaşamadım, ulaşabilen kimseyi de bilmiyorum. Olsaydı açığa çıkardı. Türkiye’nin bu tür belgeleri saklamak için gerekçeleri çok, ama yabancıların pek bir gerekçesi yok. Genel Kurmay arşivlerindeki belge ve bilgiler açıklanmadan özellikle 15 Nisan ile 29 Haziran 1925, yani tutuklanma ile idamlar arasında geçen zaman zarfında neler olup bittiğini öğrenmemiz çok zor.