Kürdlerin Yaşadıkları Coğrafyalar-II
English Türkçe Kurdî
كوردی عربي فارسى

HABERLER GÖRÜŞ RAPOR SÖYLEŞİ EKONOMİ MULTİMEDİA YAŞAM SPOR KÜLTÜR/SANAT
×

Kürdlerin Yaşadıkları Coğrafyalar-II

Mîrân Alîşêr

Tarihsel Yapıyla Kürd Coğrafyası

Muhammed b. Cerîr Taberî’nin (ö. 310/923) Arapça “Târîhu’r-rusül ve’l-mülûk (915’e kadar)” isimli dünya tarihinin ‘Milletler ve Hükümdarlar Tarihi’ adıyla yapılan çevirisinin üçüncü cildinde Eşkanî hükümdarı Erduvan’ın, ilerde Sassânî Devleti’nin kurucusu olacak olan Erdeşîrê Babekân’a yazdığı mektubunda, E. Babek için “Kürdlerin çadırında terbiyelenmiş olan Kürd (MEB, 1991, C:3, ss:968)” dediği belirtilmektedir. Ebu’l-Kâsım-i Firdevsî’nin (ö. 411/1021), II. Murad (1421-1451) döneminde ve onun emriyle h.854/m.1450 yılında nesir şeklinde yapılmış olan ve Mütercimi (çeviren yazar) ile müstensihi (kopyalayıcı) belli olmayan ancak h.845/1450 yılında istinsah (kopya) edildiği bilinen Şehname’nin Türkçe tercümesinde (TSMK Hazine Kitaplığı, demirbaş: 1518), Pîşdadîler hanedanın altıncı hükümdarı ‘Ferdîdûn’dan ‘Ferîdûn-ı Kürd’ olarak açıkça bahsedilmektedir (Örneğin yazmada: 14b, 17b, 33a). Ferîdûn-ı Kürd’un Dahhâk’ı öldürüp şah olduğu şu şekilde bahsedilmiştir: “Ferîdûn-ı Kürd, Dahhâk-ı Tâzî’yi öldürüp yêrine şâh oldı. (Yazma:317, ss:826)”. Metinde ‘Kürd’ adının özel isim olarak kullanıldığını da öğrenmekteyiz. Nitekim, İsfendiyar’ın oğlu ‘Behrâm-ı Kürdî/Behrâm-ı Çûpîn’in Kürdiyye isimli kız ve Kürdûy isimli erkek kardeşlerinin bulunduğu ve ‘Kürdevî’ isimli bir kahramanın, ‘Harrâd-ı Kürd’ isimli bir pehlivanın bulunduğu not edilmektedir. Şerefxan Bidlîsî’nin (1543-161603?) 1597 tarihli Farsça Şerefnâme’sinin mukaddimesinde ise; çok eski tarihlerde yaşayan ve İran coğrafyasında meşhur olan birkaç Kürd şahsiyete değinilmiştir: Sultan Kaykubad’ın (Kavî Kavata) hüküm sürdüğü dönemde yaşayan, Sîstan’da dünyaya geldiği için Rüstem-i Zâbulî adıyla da bilinen, yiğit pehlivan ve cesur dilâver Zal oğlu Rüstem; dört bin yıl önce muazzam gücü ve cesareti ile meşhur, Lâr’da hala varisleri bulunan Gurgîn Mîlad; Rustem gibi kahraman, Acem sultanı Hürmüz döneminde yaşayan ve Kert melikleri ile Gûrî padişahlarının soylarını dayandırdıkları Behram Çûbîn; Hüsrev Perviz zamanında yaşayan Keyhüsrev; Kelhor Kürdlerinin eski pehlivanlarından Ferhad. Hezarfen Hüseyin Efendi’nin (ö.1103/1691) 1670-3 yılları arasında Osmanlıca olarak hazırladığı dünya tarihi “Tenkîhü’t Tevârih-i Mülûk”ta Sâsaniler’in kuruluşundan bahsedilirken cesaretleriyle meşhur Kürd taifesinin/“ta’ife-i ekrâd şecâʻat” Erdeşîr bin Bâbekân’a tabi olmasıyla; Erdeşîr’in, Eşkanî hükümdarı Erduvân’ı öldürmesine ve “mülûk-i tavâyifi ber-taraf etme (Küçük Devletçikleri dağıtma)” anlatımına yer verilmiştir.

Ebubekir bin Behrâm ed-Dımaşkî’nin (ö.1102/1691) 1689 yılında yazımını tamamladığı “El-Fethu’r-rahmânî fî Tarz-ı Devlet-i Osmanî (Bilinen tek yazma: Berlin Devlet Kütüphanesinin Doğu Yazmaları Koleksiyonu, Hs. or. 8167)” isimli eserinde Şehrê Zor Eyaleti’nden/Fasl-ı Derbeyân-ı Eyâlet-i Şehrizol söz edilirken ‘Evsâf-ı Kürdistan/Kürdistan’ın Vasfı’ bölümünde Rüstem-i Zâl, Behram Çubin, Gurgîn Milad, Pehlivân, Ferhad û Şîrîn’in Kürd şahsiyetler olduğuna değinilmiştir:  “Bu Ekrad haklarında akvâl-ı muhtelife vardır. Bazılar Ekrad-ı Arab’dan münşaʻib olmuşdur ve bazılar Dahan Marî’den. Bu tâife ekseri şecîʻ ve makhûr ve mütekebbir ve haramîlik ve katʻ-ı tarîk makūlesi kendülere nisbet idüb tefâhür iderler ve tavâif-i Ekrad Sünnî ve Şâfiʻi el-mezheblerdir. Ancak Ulusat Musul’da ve Şam’dan Dasnî ve Halevî aşîretleri ki Yezidî mezheblerdir ve kendüleri Şeyh Hadi müridlerinden add iderler. Meşâyih nâmına içlerinden kara sarınur ve bu cihetden Karabaş dimekle maʻruf olmuşlar ve şeytan ve Yezid’e belin cümle eşyâya laʻnetden ictinâb iderler. Ve hükkâm-ı Kürdistan arasında sâhib-i aşâir-i kesîre olanlar aşîret ismiyle yâd olunub ve sâhib-i kılâʻ olanlar ol kılâʻ esmâsıyla şöhret-i şiʻar olmak resmdir. Meselâ Hakkâri ve Cezire gibi ekser meşâhîr-i şecîʻan-ı zaman bu tâifedendir. Rüstem-i Zâl ve Behram Çubin ve Gurgîn Milad û Pehlivân, Ferhad û Şirin ki Kelhar taifesindendir (Hasan Gülbal, 2019, ss:148)”.

Mirza Ali Ekber Vekayinigar’ın (1846-1899) 1869 yılında yazdığı “Bedayiu’l Lugat” isimli Kürtçe-Farsça sözlüğünde, Erdelan Kürdleri’nin soyunun Erdeşir Babekan’a, Erdeşir’in de birinci göbekten ‘Kürd’e dayandığı belirtilmektedir. Ali Saib Ursavaş’ın 1304/1886-7 tarihli “Coğrafya-i mufassal: Memalik-i Devlet-i Osmaniye” isimli eserinde de Kürdlerin bahadır oldukları belirtildikten sonra Rüstem bin Zal, Behram Çûbin, Şîrîn’in aşkı Ferhad, Selahaddîn Eyyubî gibi nice nice şahsiyetler yetiştirdiği belirtilmiştir.

Ali Saib Ursavaş’ın 1304/1886-7 tarihli “Coğrafya-i mufassal: Memalik-i Devlet-i Osmaniye” isimli eserinde Rüstem bin Zal, Behram Çûbin, Ferhad, Salahaddîn Eyyubi’nin Kürd olduğuna dair ifadeleri (ss:407).

Bugün literatürde Med, Pers, Part/Arsacid, Sasani şeklinde sıralanan İslam Öncesi İran Tarihi; klasik İslâmî kaynaklardaki versiyonuyla Pişdâdî, Keyani, Eşkanî, Sassanî imparatorlukları birer Kürd imparatorlukları mıydı sorusu bir yana, adlarını anmış olduğumuz Doğu kaynakları bariz bir şekilde Kürdlerin İsa’dan da çok önceleri var olduklarını göstermektedir. Tarih araştırmalarında bulunan tarihçiler bunu çok iyi bildikleri halde, ideolojik nedenlerle bunu gizlemeye çalışmaktalar. Öyle ki, klasik eserleri tahrif etmeden sunmaları neredeyse imkansızdır.

 

1030 civarında Suriye’nin Hama dolaylarında edilen inşaa edilen “Hisnu’l-Ekrâd/Kürt Kalesi”.

Jean Baptiste Bourguignon’un (1697-1782) haritasında “Hasn-el Akrad/Ekrad/Kürdler Kalesi”nin coğrafî konumu.

Kimlik Sapmasının Getirdiği Coğrafî Yok Oluş

Bugün Türkiye’de tek kelime Kürtçe bilmeyip ama köken ve aidiyet açısından ‘Kürt’ olan milyonlarca şahsiyet bulunmaktadır. Türkçe’yi konuşması/yazması hasebiyle dışardan bakan birisinin nazarında bu şahıslar ‘Türk’ olarak görülebilmektedir. Günümüzde yaşanılan bu durum acaba yüzlerce yıl önce de mevut olabilir miydi? Klasik kayaklardaki veriler, 10-15. yüzyıllar arasında sırasıyla Çin’in batısında, günümüzde Pakistan-Afganistan devletlerinin bulunduğu ‘Turan’dan başlamak üzere, Harezm, Azerbaycan ve Anadolu’nun Türkleştiğini göstermektedir. Ancak bu durum 11.-14. yüzyıllar arasında Anadolu’nun batısında hüküm süren ‘Rumî Selçukî’lerin ‘Türkiye Selçukluları’ adıyla anılmasına meşru zemin oluşturmaz ve hakikati yansıtmaz. Çünkü bu devletlerin ‘Türk’lükleri bugünden olan bakışın eseridir yoksa ‘o’ devletin resmî ve edebî dilin başka olması, hükmettiği nüfusun kaçta kaçının ‘Türk’ olduğu, ordudaki ‘Türk’ oranı, hükümdar ailesinin/yöneticilerin ‘Türklük’ övgüsünde bulunup bulunmadığı, diğer etnik unsurların bu devletteki etki ve yetki durumları gibi bir dizi olgu daha mevcuttur.

Nitekim hem bu devlet, hem de Âl-i Selçuk/Büyük Selçuklu, Harezemşahlar ile Gazneliler klasik kaynakların hiçbirinde ‘Türk Devleti’ şeklinde adlandırılmamıştır. Yine aynı şekilde bu devletlerin hiçbirinde ‘Türkçe’ resmî ya da edebî dil olarak kullanılmamıştır. 10.-16. yüzyıllar arasında İslâmî referanslarla örnekleri verilen Türkî dillerdeki eserlerin yazılmasını sağlayan ana unsur, ‘Türk’ kökenli halk tabakasının Arapça bilmemesi ve yöneticilerin İslâmiyet’i halk arasında yayma ve İslâm’ın gerekliliği olan bilgilerin edinmesini sağlama çabasıdır. Ki Arapça ve Farsça’yı bilmeyen kimi hükümdarlar da, kendi eğitimleri veya kütüphaneleri için kendi anadillerinde Arapça/Farsça’yı öğrenmelerini sağlayacak eserlerin telif edilmesine fırsat tanımışlardır. Birçok eserin ‘mukaddime/önsöz’ kısmında Arapça ve Farsça’ya ‘övgülerde’ bulunulurken, Türkçe ‘avam/sıradan’ın dili olarak sunulmuştur.

‘Türkçe’nin tarihsel/coğrafî lehçelerinden biri olarak kabul edilen ‘Çağatay (14.yy-20.yy)’ dilindeki kimi eserlerde bulunan diğer dillerdeki kelime sayıları ‘Türkçe’ kökenlilerden fazla olup toplam kelime oranında % 55-65’lik bir yer kaplamaktadır. Örneğin, Mirza Muhammed Haydar’ın (1499-1551) “Cihân-nâme” adlı 1328 beyitlik mesnevisinde geçen  yaklaşık 1700 kelimelik söz varlığının dillere göre yüzdelik oranı şu şekildedir: %40’ı Arapça, %26’sı Farsça, %34’ü Türkçe ve -%1’i Moğolca (% 67 Türkçe değil).  Bayram Göbekli’nin 2016 yılında hazırladığı “Çağatayca Taberî Tarihi (Tarih-nâme, 12a-181b, İnceleme, Sözlük)” çalışmasına göre ise, araştırma konusu yapılan sayfalar arasındaki toplam kelimelerin yüzdelikleri ve köken dilleri şu şekildedir: % 38 Türkçe, % 41 Arapça, % 21 Farsça. Bu rakamsal verilere göre Çağatayca’nın % 62’lik kısmı  diğer dillerden oluşmaktadır. Bu durumda, Kürtçe için söylenen ‘diğer dillerden alınma kelimelerle oluşmuş karma bir dil’ tanımı Çağatayca için geçerli olacak mıdır? ‘Dillerin’ övgüsü için kullanılan ‘X dili zengindir’ ne anlama geliyor? Bu zenginlik ‘sözlük’lerdeki kelime sayılarından, ya da bir dilin çok lehçeli/ağızlı olmasından mı gelmektedir? Ya da övülen dilin yazılı ürünlerinin çok eski olmasından mı kaynaklanıyor? Bir ‘olgu’, ‘nesne’, ‘soyut’ kavram için birçok sözcüğün bulunması ya da sözcüklerin çok anlamlı olması mı bir dilin ‘zengin’liğini sağlıyor? ‘O’ halkın kendi dili için yarattığı alfabe mi asıl ölçüt?

Coğrafya İçin Geniş Literatür Bilgisi

700’den itibaren İslâmî kaynaklar oluşmaya başlamış ve 1500’e kadar İslâm’ı kabul eden farklı etnik unsulardan alimlerin katkısıyla sayıları milyonları bulan ve çoğu da günümüze ulaşamayan büyük külliyat/bilgi hazinesi oluşmuştur. Çoğunlukla Arapça, Farsça ve bu öncelik sıralamasından sonra diğer dillerle oluşturulan kaynaklardaki bilgiler, bazı soruların cevap bulmasını sağlayacaktır. Bu kaynaklara baktığımızda aynı veya farklı zamanlarda verilmiş en az birkaç kaynakta birbirini teyit edecek şekilde Kürdlerin ‘kitleler’ halinde  veya kimi zaman ‘imparatorluk/devlet’ düzeyinde siyasal güç oluşturabilecek kuvvette, Herat’tan/Afganistan’dan Konya’ya/Türkiye’ye; Harezm’den/Özbekistan’dan Sudan’a, Hindistan’ın iç taraflarına uzanan geniş bir coğrafyada yaşadıkları görülmektedir.

Timur’un tahrip edilmemiş anısının Anadolu Türkçe’sindeki çevirisinde, 1389 yılından itibaren Herat ve Saibadars’taki (İran’ın Kuzeydoğusu) Kürdlerin siyasal varlığının son bulduğu kaydı mevcuttur. Bu da Gurî ve Kert Devletleri demektir. Bunun coğrafî karşılığı ise bugünkü alandan üç kat daha büyük olan Xorasan demektir.

J. Arrowsmith tarafından 1834 yılında hazırlanan haritada Xorasan’da Koordish Colonies/Kürt Kolinisi

Selçûkîler’den ‘Âl-î Osmân’a Kürdler

Osmanlı’nın büyüyüp imparatorluk haline gelmesinde Kürdlerin katkısı inkar edilmeyeceği kadar, klasik kaynaklarda ‘Rum Selçukileri (1077-1308)’ olarak adlandırılan devlet ile sonrasında varlık gösteren beylikler zamanında  da inkar edilemez. Hayatı hakkında yeterince bilgi bulunmayan ama Danişmendli Mücüriddin Emirşah’ın ölümüne kadar (701/301–1302) onun maiyetinde bulunan Kerümiddin Aksarayî’nin  (ö.733/1332-3) “Müsameret-ül Ahbar ve Müsayeretü’l-Ahyar” Husayn b. Muhammed b.Ali al-Ca’fari al-Rugadi diğer adıyla İbn Bîbî’nin (ö. 1285’ten sonra) 679/1280-1 tarihinde Farsça olarak yazdığı “el-Evâmirü’l-‘Alâ’iyye fi’l-umûri’l-‘Alâ’iyye (kapsam:1192-1280)” isimli eseri ile bunun II. Murad (1421-1451) döneminin tarihçilerinden Yazıcızâde ‘Alî tarafından 827/1423 yılında eklemelerle yapılmış olan “Tevârîh-i Âl-i Selçuk” adlı Türkçe çevirisinde Kürdler ile Rumî Selçukilerin siyasal ilişkisini somut olarak okumak mümkündür. Günümüze dört nüsha olarak ulaşan ve en eskisi 770/1368 tarihli olan “Çulluk Kapan Lügati/Müntehab fi’l Lüga (Köprülü Yazma Eserler Kütüphânesi)” isimli Türkçe-Farsça sözlüğünde “Kürd (ﻛﺮﺪ) : cim ( 128 ) (ج b3/2)” ve onun çoğulu olan “Ekrâd ( ﺍﻛﺮﺍﺪ ): Cem‘-i kürdî (19a5/1)” maddelerine de yer verildiğini belirtelim.

1900’lü yılların başında Adana/Osmaniye Kür Aşiret Liderleri (Bahçeli Kürd mü??).

Vital Cuinet’in (1891) araştırmasına göre 1880’lerde ‘Adana Vilayeti’ne bağlı İçel Sancağı’nda, Mersin-Anamur arasında 15.500 Kürd bulunmaktaydı.

Artvin’de Kürd kadını ve çocukları, 1905.

Taşköprülüzâde Ahmed Afendi’nin (1495-1561) Arapça olarak kaleme aldığı “eş-Şakâ’iku’n-Nu‘mâniyye fî Ulemâi’d-Devleti’l-Osmâniyye (y.1558)” adlı kıymetli eseri, çok ilgi görmüş, yazar daha hayattayken tercümeleri, zeyilleri yapılmaya başlanmıştır. Mehmed Hâkî el-Belgradî’nin “Hadâ’iku’r-Reyhân fî Tercemeti Şakâ’iku’n-Nu‘mân”, Derviş Ahmed Efendi’nin “ed-Devhatü’l-İrfâniyye fî Ravzati’l-Ulemâi’l-Osmâniyye”, İbrâhim b. Ahmed el-Amâsî’nin “Terceme-i Şakâ’ik-ı Nu‘mâniyye”, Mecdî Mehmed Efendi’nin “Hadâiku’ş-Şakâ’ik fî Tercemeti’ş-Şakâ’ik” çevirileri; Âşık Çelebi’nin “Tetimmetü’ş-Şakâ’iku’n-Nu‘mâniyye”, Ali b. Bâlî’nin “el-Ikdu’l-Manzûm fî Zikri Efâzılı’r-Rûm”, Âkifzâde Abdürrahim Efendi’nin “Kitâbü’l-Mecmû‘ fi’l-Meşhûd ve’l-Mesmû‘”, Nev‘îzâde Atâyî Efendi’nin “Hadâ’iku’l-Hakâ’ik fî Tekmileti’ş-Şakâ’ik”, Uşşâkîzâde Seyyid İbrâhim Hasîb’in “Zeyl-i Şakâ’ik”, Şimkeşzâde Mehmet Şeyhî Efendi’nin “Vekâyı‘ı-ı Fuzalâ” ve Fındıklılı İsmet Efendi’nin “Tekmiletü’ş-Şakâ’ik fî Hakki Ehli’l-Hakâ’ik” adlı zeyillerinde yaklaşık bin yıllık süreçte özellikle de Osmanlı coğrafyasında yaşayan Kürd alimlerin yaşamları hakkında bilgi sahibi olmak mümkündür.

Osmanlı’nın en önemli Şeyhülislâm’larından Kürd Ebûssuûd Efendî (1490-1574); Bâkî ve Nev‘î ile birlikte. Kaynak Aşık Çelebi’nin (ö.1572) “Meşâ‘irü’ş-Şu‘arâ”, İMK, A.E. Tarih 772, y.79b.

 

Ressam Nakşî’nin (16-17.yy) çizimiyle Kürd Molla Ahmed b. İsmail Goranî (ö.1488). Kaynak: Muhtesipzâde Belgrâdi Mehmed Hâkî’nin (ö.1568?) “Hadâiku’r-Reyhan (Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’nde Hazine 1263)”.

Kürdlerle Osmanlı Devleti arasında ilk ilişkilerin nasıl başladığı araştırılmamıştır. Ancak ilk kroniklerde Malatya’nın ‘Kürdlerden alındığı’ bilgisi, bize bu ilişkinin ‘savaş’la başladığını göstermektedir. Timurleng’in ordusu içerisinde yer alan Kürdlerin Ankara Savaşı’nda Osmanlı ordusuna karşı (Osmanlı ordusunda da Kürdler vardı) savaştığı kaynaklarda yer alıyor. Ancak Osmanlı’nın kuruluşunda Kürdlerin payını da göz önünde bulundurmak gerekiyor. Çünkü bu tarihlerde Anadolu’da Kürdlerin en az üç katmanlı nüfusu bulunuyordu. Birincisi Kürd Mileri’nin yönetiminde olan ve çoğunlukla ‘Kürdistan(lar)’ şeklinde yer alan coğrafî ya da siyasî kavramlar karşılanan, Malatya-Sivas’a hatta gerçete Kızılırmak Havzası’na kadar uzanan coğrafya ki, burada Kürdlerin nüfussal oranları en az % 60 civarındaydı. İkinci sırada Kürdler ile diğer etnik unsuların bir arada bulunduğu, siyasal açıdan Kürdlerin etkinlik kurmadığı ama küme halinde bulundukları ve çoğunlukla ‘göçebe/küçük-büyükbaş hayvanlıcık’la değişkenlik gösteren nüfusun bulunduğu alan, Sivas-Konya-Ankara dolayları. Üçüncü kısımda ise, Kürdlerin Osmanlı’nın Batı’ya/Avrupa’ya kadar ‘sürgün’ ya da ‘askeri’ amaçlarla transfer edilen nüfusu. Bu nüfusu Ankara’dan öte kabul etmek gerekir. Resmî tarihin görmezden geldiği, ama Osmanlı kaynaklarından özellikle de tahrir defterlerinden anladığımız kadarıyla 1400’lere kadar giden tahriratlarda Ankara, Sivas gibi bugün için tahmini bile imkansız sayılabilecek ‘Kürd Mahalleleri’nin varlığıdır. ‘Kilis, Osmaniye’ 1900’lerin sonuna kadar ‘Ekrad, Vilayet-i Kürd’ şeklinde resmî adlara sahiptir. Güneybatı kısmında Antalya’ya kadar uzanan alanda Kürd nüfusu etkindi. Hatta Canpolatoğulları 1660’larda Osmanlı’dan ayrılarak bağımsız devlet kurma çabasına bile girmiş ancak Osmanlı’ya yenilerek siyasal varlıklarını kaybederek Osmanlı denetimine girmişlerdir.

Coğrafî Süreklilikle Gelen Alîmlik

Ahmed Eflâkî (ö. 761/1360) tarafından 1318-9 ve 1353 yılları olmak üzere iki versiyonla hazırlanmış  olduğu “Menâkıbü’l-Ârifîn” isimli eserinde İmâdeddin-i Kürdî (Kordîoğlu, I) ile Kadı-yı Kürd’e (II) yer verilmiştir. Muhammed b. Ali b. es-Serrâc ed-Dımaşkî (ö. 747/1346) tarafından 715/1315’te kaleme alınan “Tuffâhu’l-Ervâh ve Miftâhu’l-İrbâh” namındaki eserinde, 701-704 (1302-1305) yılları arasında Halep’e bağlı Besni’de (Adıyaman’a bağlı ilçe)  kadılık yapan Şeyh Hasan el-Kürdî el-Behisnevî ismi anılmıştır. On dördüncü yüzyılın ilk asrında yaşamış olan Niğdeli Kadı Ahmed tarafından 733/1333 yılında kaleme alınan muhtasar bir İslâm Tarihi hüviyetindeki “el-Veledü’ş-Şefîk ve’l-Hâfşdü’l-Halîk (Süleymaniye Kütüphanesi, Fatih Bölümü, No:4518)” tek yazma nüshalı eserinde, 1324 yılında Merağa’da Şeyh Zahirüddin tarafından kendisine şeyhler silsilesinin bulunduğu icazetnamenin verildiğini belirtirken, Ya‘kûb el-Kürdî’yi anmıştır.

Osmanlı Devleti zamanında en meşhur Kürd alimlerinde biri Sultan Mehmed’in hocalığını yapan Molla Ahmed b. İsmail Goranî (ö.1488) iken, bir diğeri de Şeyhülislâm Ebûssuûd Efendî (1490-1574) olup, Peçevî İbrahim Efendi’nin (1572-1650) ‘Peçevî Tarihi’nde “Kürdiyyu’l-Asl (C:1, ss:556)” olduğu açıkça belirtilmiştir. Katip Çelebi, Şakaîk-i Numuniye ve Zeyilleri ile birçok tezkirede, vefayat, müsişikinas, hattat, tarikat pirlerine ve vezirlere dair kitaplarda ‘Kürdî’ nisbesiyle anılan yüzlerce şahsiyet bulunmaktadır.