Türk Basınında Kerkük ve Türkmen masalları

Kürdistan Bölgesi’nde 25 Eylül’de yapılan referandumdan sonra Türkiye`de adeta bir şok ve cinnet hali yaşanıyor. Çılgınca bir öfke, sınır tanımayan yalan ve iftira kampanyası, akıllara durgunluk veren ırkçı hezeyan ve tehditler eşliğinde sürdürülüyor.

Kerkük ve Türkmen masalları ise söz konusu histerik propaganda dalgasının malzemeleri arasında önemli bir yer tutmakta. Üstelik bu masalların anlatıcıları sadece yeminli Kürt düşmanı ırkçı ve şoven çevreler değil, kısmen sağduyu sahibi olanlar içerisinde de aynı köhne değirmene su taşıyanlar az değil. Bunlar, herhangi bir belgeye dayanmayan hayal ürünü iddialarla Türkiye`nin resmi pozisyonunu haklı çıkartmaya çalışıyor. Elbet Türk basının tamamını izleme olanağına sahip değilim ama izlediklerim içerisinde referandum, Kerkük ve Türkmenlerle ilgili bir tek derli-toplu doğru yoruma rastlamadım desem iftira etmiş olmam. Türk basını, fantezi ürünü yorum ve iddialarla, Kürdistan Bölgesi halkının haklı davasını karalamayı bir amaç haline getirmiş bulunuyor.

Örneğin, sağduyu sahibi kesim içerisinde değerlendirdiğim gazeteci Sedat Ergin bile 30 Eylül tarihli Hürriyet`teki köşe yazısında “Kerkük dosyasının kapağını kaldırdığımızda altını çizeceğimiz ilk husus, tarihin çok uzun bir zaman kesitinde bu yerleşimin bir Türkmen kenti olduğu gerçeğidir...“ diyebiliyor.

Ne var ki tarihi gerçekler hiç de onu haklı çıkartmıyor. Elbet, bir kesimi Osmanlı döneminde asimile olmuş Kürtlerden oluşan Türkmenler, yüzyıllardır Kerkük’te yaşıyor ama onlar hiç bir dönemde bu kentin nüfusunun çoğunluğunu oluşturmadılar ve oranın kimliğine damgalarını vurmadılar. Bizzat Türk tarihine ait arşiv bilgileri bile her dönemde, Kürtlerin sayı olarak Kerkük`teki en büyük halk grubu olduğunu ortaya koyuyor.

Örneğin, Türk diliyle hazırlanmış ilk ansiklopedide, Kerkük`ün nüfusu ile ilgili olarak  “...Halkın dörtte üçü Kürd, geriye kalanları da Türk, Arap vs. dir. 760 İsraili ve 460 Keldani vardır“ deniliyor. (1)

Yani S. Ergin`in iddia ettiği gibi, Kerkük`te Kürtlerin nüfus çoğunluğu, 2003’te Saddam`ın devrilmesinden sonra ortaya çıkmış değil.

Yine aynı tarihili Hürriyet`te yer alan Taha Akyol`a ait “Barzani Ne İstiyor?“ başlıklı yazıda da, Türkiye`nin izlediği Kürdistan Bölgesi politikasına haklılık kazandırmak için gerçekle bağdaşmayan görüşler yer alıyor:

“Barzani hareketi devlet ve coğrafya amaçlı bir harekettir. Kerkük`e haksız olarak el koymaktadır. Fırsat bulduğunda Türkmenlere karşı etnik temizlik yapıyor. Özgüveni arttıkça çıtayı daha da yükseltecektir. Zira gecikmiş milliyetçilik olgusunun tabiatında vardır bunlar. Onun için Türkiye`nin endişeleri haklıdır“.

Öncelikle Akyol`un yazı için seçtiği “Barzani Ne İstiyor“ başlığının kendisi Kürdistan Bölgesi gerçeğine uygun değil. Türk basını oldum olası ve ısrarla, Kürt halkına ait istem ve özlemleri gözden uzak tutmaya, olayı Barzani`nin kişisel sorunu gibi lanse etmeye çalışıyor. Oysa karşı karşıya bulunduğumuz şey Barzani ya da başka birinin kişisel sorunu değil. Bu, baskı altındaki Kürt ulusunun haklı ve meşru haklarına kavuşma mücadelesi, özgürleşme kavgasıdır. Hem de sadece Kürdistan Bölgesi’nde değil, ülkesinin bütün parçaları ile dünyanın başka yerlerinde yaşayan tüm Kürtlerin ortak davasıdır.

Öte yandan, Taha Akyol objektif davranabilseydi, “Kerkük`e zorla el koyma“ tabirini kullanmadan önce, hiç değilse 2005`te kabul edilen son Irak Anayasasının 140. Maddesini aklına getirirdi. Zira bu maddeye göre Irak hükümetinin, aralarında Kerkük`ün de bulunduğu ihtilaflı bölgelerde yaşayan halkın eğilimini tespit etmek üzere referanduma gitmesi gerekiyordu. Ama merkezi hükümet bunu gündemine bile almadı ve böylece saptanan süre sona erdi. Ama her şeye rağmen Kerkük halkı, 25 Eylül referandumunda yüzde 90`larda seyreden bir katılımla “Bağımsız Kürdistan`a evet“ diyerek kesin tercihini ortaya koydu. Eğer Taha Akyol ve onun gibi düşünenler, buna rağmen Kerkük`e haksız olarak el konulduğunu ileri sürüyorlarsa bu onların kendi sorunudur. Bu tür iddiaların, Kerküklülerin özgür ve demokratik tercihi yanında bir değeri yok.

O bir özgürlük savaşçısıdır

Mesut Barzani`ye gelince; o savaş koşullarında doğmuş, sürgünde olan babası ile 13 yaşında iken karşılaşma olanağı bulmuş, 17 yaşında silah kuşanıp Peşmerge saflarında mücadeleye katılmış, on yıllarca Arap barbarlığının Kürdistan`a ve Kürt halkına karşı sürdürdüğü yıkım savaşını görmüş, 8 bin Barzan, 25 bin Feyli Kürdü’nün bir çırpıda katledilişlerine sahit olmuş, kimyasal silahlı Halepçe ve Anfal soykırım dalgalarının acısını yaşamış ama halkını bir gün bile yalnız bırakmamış, uzunca bir dönemdir ona önderlik eden bir kadro olarak üzerine düşenleri yapmaya çalışıyor. Onun mücadele çizgisinde ne ırkçılık ve şovenizm var, ne de başkalarına zulmetme geleneği… O, bir özgürlük savaşçısıdır.

Türkmenlerin yardımına koşan Kürtlerdi!

Akyol`un, Kürtlerin Türkmen politikası ile ilgili söyledikleri de gerçeğe uygun düşmüyor. Kürtler, hiçbir dönemde Türkmenlere zulmetmek ya da onları asimile etmek gibi bir amacın peşinde olmadılar. Tersine, on yıllarca süren Saddam terörünün kurbanı olan Türkmenlerin yardımına koşan, onlara sahip çıkan ve koruyan tek güç Kürt hareketiydi. Bu gün sözüm ona Türkmen haklarından bahseden Türk devletinin de, ona haklılık kazandırmaya çalışan kalemşorların da Saddam`ın zulmüne karşı sesleri çıkmıyordu. Onlar, sadece Kürtlere karşı bir koz olarak kullanmak istediklerinde Türkmenleri hatırlıyorlar.

Türkmenlerin bir halk grubu olarak Irak Anayasasında yer aldığı söyleyenler, acaba öteki halklar gibi Türkmen adının da o belgeye Kürtlerin ısrarlı çabaları sonucu girdiğini biliyorlar mı? Yine o anayasanın hazırlanması sırasında Kürtler ısrarla her halkın kendi ana dilinde eğitim görmesi hakkını savunurken, Türkmen Cephesi buna karşı çıkıyor, Arapçanın tek eğitim dili olmasını savunuyordu. Çünkü Türkmen Cephesi’ni ilgilendiren Türkmenlerin hakları değil, Kürtlerin hak sahibi olmamasıydı. Türkmenler bugün kendi anadillerinde eğitim görüyor, basın-yayın, örgütlenme ve öteki tüm alanlarda tam anlamıyla özgürler. Onların ne gazetecileri zindandalar, ne de seçilmiş temsilcileri.

Kürdistan’ın dün olduğu gibi bu gün de baskı altındaki etnik gruplarla değişik inanç mensupları için sığınılabilecek bir güvenlik alanı olduğunu, zulümden kaçanların soluğu burada aldıklarını bütün dünya görüyor ve her fırsatta bunun dile getiriyor.

Nüfusun çoğunluğu Kürt olmasına rağmen Kürdistan Bölgesi yöneticileri “Kerkük bir Kürt kentidir;“ dediğine şahit olmuş değilim. Bizzat Mesut Barzani`nin de sık sık dile getirdiği gibi, “Kerkük coğrafi olarak elbet bir Kürdistan kentidir. Ancak bu kent hem etnisite hem de dini inanç yönünden çoğulcu bir yapıya sahiptir. O, bir tek etnik grubun değil, orada yaşayan ulusal ve dinsel bütün kesimlerin ortak kentidir.

Türk basını, Türk istihbaratının uzantısı olan Türkmen Cephesi`nin yalanlarını yaymaya çalışmakla zaman öldüreceğine bölgeye gitsin ve bağımsız Kürdistan için sandık başına koşan Türkmenlerle, onların seçilmiş temsilcileriyle görüşsün ve söylenenleri kendi halkına gösterme cesareti göstersin. Barzani`nin boynuna uydurma senaryolarla idam ilmiği geçirmeye can atanlar, neden her hangi bir konuda onun ya da başka bir Kürt yöneticisine mikrofonu uzatıp görüşlerini sormuyorlar?

Yapmıyorlar, çünkü bunu yaparlarsa, sayıları bir kaç yüz bin olan Kürdistan Bölgesi Türkmenlerinin, T.C. sınırları içerisinde yaşayan 25 milyonluk biz Kürtler şurada kalsın, Türkiye`de yaşayan Türklerden bile daha özgür olduklarını görecekler.

Sonuç olarak, Türkiye`nin Kürdistan Bölgesi politikası, Türk milliyetçilerinin yüzyıldır izledikleri düşmanlık politikasıdır. Hiçbir gerekçe, onun ‘sömürgeci ve işgalci’ emellerini gizlemeye yetmez. Güney Kürdistan halkımıza karşı sürdürülen şantaj ve tehdit politikasına son vermek, onun özgür idaresiyle aldığı karalara saygı göstermek, düşmanlık yerine dostluk ilişkilerini güçlendirmeye çalışmak, Kürtler kadar Türk halkının da çıkarlarına uygun tek yoldur.

1) Şemseddin Sami, Kamûs`ul-A`lâm, 1889-1898, İstanbul, c. 5. s. 3546`dan nakleden M. Emin Bozarslan, Tarihteki İlk Türkçe Ansiklopedide Kürdistan ve Kürdler, Deng Yay., 2001 İstanbul, s. 151.