İnsani enternasyonalizm ve Kürdistan’ın Bağımsızlığı-3

Hümanizm, insan felsefesinin en eski öğretilerinden birisidir. Yunan döneminde ortaya çıktığı bilinmektedir. Hümanizm, hem doğa hem de Tanrı’nın asaletinin kaşsında insanın asaletinden ibarettir. Bununla birlikte hümanizm, Tanrı’ya tapınma ile metafiziğe inanç arasında ya da doğaya tapınma ile maddenin asaletine inanma arasında bir temeldir. Hümanizmde insan, ne Tanrıların ve evrenin bütünsel aklının, ne de bitki ve hayvan gibi doğanın kör ve bilinçsiz ürünüdür. Buna göre şu söylenebilir: Hümanizm, maddenin ve doğanın asaletinden daha aşkın ve daha yüce bir öğretidir. Yani materyalizm ve natüralizm, metafizik ve Tanrı ürünü olmaktan daha aşağıdır. Hümanizm şu anlama gelmektedir: Gerek fizyolojik/bedeni yapısında ve gerekse psikolojik/ruhi yapısında var olan alışkanlık ve adi isteklerle ya da ahlakla bir işimiz yoktur, temel eksen bizzat insanındır. Ve ondan başka her şey ikinci derecedeki ayrıntılardır.

Şöyle ki, insan dünyanın en güzel ve en ölçülü organik yapısıdır. Doğa ya da Allah, en yüce ruhsal yapıyı da onun vücudunda meydana getirmiştir. Hak ve batılın, iyi ve kötünün, hayır ve şerrin, ihtiyaç ve gerekliliklerin, insan bedeninin ve ruhunun en büyük delili ve aslı insandır.

Ahlaki ve terbiyevi metotları, dışarıdan bu bedene ve ruha yüklemeyelim. Serbest bırakalım ki hür olabilsin, çünkü insan, mevcut en güzel canlı cinstir. Doğanın en güzel mucizesidir. Olması gereken şekilde yeşermelidir. Hümanizm, Rönesans’tan bu yana teist dinlerin gayb ve metafizik üzerine temellenmiş dinler karşısında yer almakta olan ve insana soyluluk kazandırmak isteyen bir öğretidir.

Güzel!

İşte bu, her şeyden daha fazla özgür ve insan sever, şefkatli insanları, âlimleri, aydınları vesveseye düşürmüş heyecan verici sloganlardan biridir. Çünkü ne özel bir toplumsal sınıfı, ne de özel bir dini temel alır. Aksine, insan türünün asıl olduğu veya hümanizm temeli üzerine bina edilmiştir.

İnsan şerefli ve ayrıcalıklı bir türdür; bütün bireyler, ırklar ve milletlerde eşit biçimde var olan ortak değerlere sahiptir. Bundan dolayı en yüce fikir insan türüne dayanmak ve en büyük ideal de insaniyeti, herkesin evrensel bir toplumun bireyleri gibi yaşayacağı şekilde birleştirmektir.  Hümanizm; milletler ve dinler arasındaki farklılık, insanlığın bu kutsal birliğini parçalama ve araya tefrika sokmayı itiraftan başka bir şey değildir demektedir.

Teoride bu düşünce soyut bir slogan ve fikri ideal şeklinde gündeme geldiğinde nereye kadar kabul edilebilir, ihlâsla dolu geniş dünya görüşünü anlattığını görebiliriz.

Ama ya pratik ve gerçeklik dünyasında?

Gelin bu soruya cevap verirken sazı, şükür ki tüm kitap okuyucularının ve eli kalem tutan aydınlarımızın çok iyi tanıdığı çağdaş hümanizmin en parlak simalarından birinin eline verelim, böylece ne kendimizden bir şey söylemiş, ne de geçmişlerin tarihini örnek vermiş olalım. Bu kişi Bertrand Russell'dır.

Filozof, matematik dehası, insan haklan savunucusu. Bertrand Russell bir kitabında şöyle der:

"Mesela petrol... Uygarlık hiçbir milletin tekelinde değildir. Dünyanın neresinde bir gelişme olmuşsa bu tüm insanlığa aittir. Tabiatın yüzyıllar boyunca meydana getirdiği,  sanayinin kanı ve uygarlığın ruhu bir madde olan petrol de sadece onun üzerine yerleşmiş kimselere ait değildir."

Gel de bu özlü sözden ayrıntılı sözü oku.

Yani çıkarım yaparsak;  medeniyet, beşeriyet, insanın asıl oluşu ve insani enternasyonalizm babında ayrıntılı felsefi ve ahlaki sözün özü şudur ki, sanayi uygarların elindedir ve petrolü de uygar insanlara vermek gerekir. Peki, o halde, Kerkük petrolleri için “Kerkük Müslüman şehridir”, “Kerkük, Ortadoğu’nun kadim tarihinde kardeşliği simgeler. Bölünmesine izin vermeyiz”, “Kerkük insani değerlerin, Türkmen, Arap Hıristiyan ve Kürtlerden oluşan bir medeniyettir. Irk’i (Kürt toprağı) bir bölünmeye karşıyız” gibi insani ve hümanist muamelenin sonunda bizim nasibimize düşen nedir? Yüz yıllık Enfal.

Biz de tür bakımından insan olduğumuza göre beşer toplumuna ait olduğumuz ve insanlık onuru açısından onlardan hiçbir farkımızın bulunmadığı kutsal duygusu!

İlginç! Hümanizmin hiç utanmadan kolonyalizmin yakasından başını çıkardığını ve ondan daha beter konuştuğunu görüyoruz. Çünkü sömürgecilik en azından söylemde kendisinin uygar olduğunu ve uygarlığını bize vermek istediğini söylüyor. Örnek; İngiltere Hindistan, Almanya Japonya, -dün ve bugün- bakın.

Bu hümanizm ise diyor ki: “Biz uygarız ve sen petrolünü bize bağışlamalısın!”

İnsanlık tarihinde nice kutsal slogan uğursuz facialara yol açmıştır! Osmanlı ve İran Kürt topraklarına balıklama daldığında Kürtlerin ulusal mücadelesini kırmak için surları yıkan taşlarını hümanizmin yumuşak ve güzel görünümlü kadifelerine sardı. ( Kanuni, İran ile savaşırken, Sünni Arap dünyasına ve Kürtlere hitaben kendi otoritesini meşrulaştırmak için kullandığı kavramlar dikkate değerdir, - bir devlet politikası olarak bu devam ediyor-)  Bu konudaki insani enternasyonalizmi, insanlığın birliğini ve mukavemetleri taassup olarak isimlendirdi. Böylelikle de hisarların burçlarını ve duvarlarını viraneye çevirdi ve içeriye girdi. (Asya ve Afrika da buna bir örnektir.)

Üzüntü verici olan şu ki hayli evrensel düşünen insan severlerden bir grup da içeriden "Sınırların hepsi yıkılmalı ve insanlığın parçaları birleşmeli" diyerek insan severlikle ona yardımcı oldu. İnsani enternasyonalizm, Kürtlerin etrafını sarmış üç boyutlu emperyalizm, (İnançsal ve dinsel boyut, askeri ve siyasal boyut, ekonomik boyut) sömüren ve sömürülen arasında ‘kardeş’ adlandırılma akdinin akdedilmesi için giydiği altın dokumalı giysidir!

Hümanizmin en büyük ve bariz alameti deha yetiştirmek değil midir? Bundan dolayı ben kendi dâhilerine dayanarak kendi insanlığımı var etmekteyim. Boş ve sönmüş testiler biçiminde dilediği her şeyle doldurabilmek için bizdeki tarihsel muhteviyatın tamamını, kültürel ve dini iftihar vesilelerini (bunlar insani muhteviyatımızı oluştururlar) boşaltması, bütünüyle egemen devletlerin tuzak kurma çabasıdır. Acaba böyle bir tuzağın karşısına dikilmek, kendini doldurmaktan ve dolu kalmaktan başka bir şekilde mümkün olabilir mi?

Sayın Mesud Barzan’nin; “Peşmerge bütün insanlık için savaşıyor” ifadesi de bir hümanist ifade olmakla birlikte ‘Peşmergeyi’ İnsanlık ailesi içinde zikretmesi ‘varoluşun’ ve İnsanlığın bir parçası olduğuna güzel bir örnektir. İnsanlık ailesinde Kürtlerin payına düşen toprağın altını çizer.

Mesud Barzani bir dönem kendisine sunulan bir teklifi ifade eder: “Avrupa diyor ki dini bırak, Araplar diyor ki milliyeti bırak, Biz ne dinimizi ne de milliyetimizi bırakıyoruz.”

İşte Kürtlere sunulan bu iki hümanizm temeline oturan enternasyonalizm,  milletlerin kimliğini reddetmekle,  kültürlerin bağımsızlık ve asıllığını yok etmekle,  inanç ve düşünce özgürlüğünü, gelenek ve tecrübelerin çeşitliliğini yasaklamakla, buna karşılık kültür, düşünce, sanat, edebiyat, hayat tarzı, toplumsal tip ve ahlaki haslette tüm insanlığa sabit standartlar ve önceden belirlenmiş tekdüze kalıplar dayatarak gerçekleştirmek istemesidir.  

Dinsel ve insani olan boyutu olan enternasyonalizm; emperyalist durumu bulunan evrensel bir din kendi ırksal sınırının dışına çıkarak çeşitli milletleri ırksal sınıra dikkat etmeksizin kendi potasında eritmiştir. (Ama Yahudi dini böyle değildir, yanlıca Yahudi milletine özgü bir dindir. Bu konuya başka bir yazıda değineceğiz)

Siyasal insani! Enternasyonalizm; siyasi ve askeri emperyalizm tarih boyunca var olmuştur. Eski bir konudur ve büyük askeri güçlerin tarih boyunca üstünlük sağlamasının özünde aslında bu özellik yatmaktadır. Siyasal ve askeri emperyalizm makama düşkünlük üzere bulunmuş, ahlaki bir boyuta sahip olmuş ve yüzde yüz ekonomik olan bugünkü görünen emperyalizmiyle farklılık göstermektedir.

İnsani ekonomik enternasyonalizm; 17 ve 18 yüzyılda sanayinin ortaya çıktığı, saldırganlaştığı andan itibaren görülmeye başlanmıştır. Yani önceleri insani hümanizm üzerinden bir emperyalist bir durumu vardı, bu ekonominin enternasyonalizmine de dönüştü. Kendi ırksal sınırlarında kalamamaktadır. Çünkü ekonomi zorunlu olarak fazla üretimde bulunmakta, insanın tüketimindeyse artış olmamaktadır. Hatta siyasi ve askeri etkenlerde bulunsa bile ekonomiktir. Söz konusu siyasal ve askeri etkenlerse milli ulusal mücadeleleri bastırmakla görevli ekonomik etkenlerin araçlarıdır. Kürdistan davası ve Kürt sorunu bağlamında PKK’nin, Kürtlerin olası burjuvasına karşı geliştirdiği tutum, egemen devletin bir stratejisidir, bu konuyu ileriki bir zamanda inceleyeceğiz.