Güçlü olunca haklı da olunuyormuş

Haklılık güçlülüğü doğurması gerekirken, çağın hastalığı güçlü olan haklıdır, anlayışını yerleştirdi. Hakka tabi olmamız gerekirken, güçlüye, güç sahibine, makam sahibine, cüzdan sahibine tabi olmaya başladık. Maddenin, manaya hizmet etmesi gerekirken ona tabi olması gerekirken, biz manayı, madde uğruna çarşı, pazar gezdirdik. Madde olmadan insan bir hiçtir, kâinatta yeri olmayan; değersiz önemsiz bir hayvan nazarıyla bakmış olduk. Materyalist felsefesinin en büyük hadimleri olduk.

Sıdk/ doğruluk toplumsal hayatın en esaslı ilkesi olması gerekirken, onu da cüzdan uğruna, madde uğruna, makam uğruna mevta deyip, çoktan toprağın altına gömdük. Üzerine bolca, Fatihalar okuduk, "Allah rahmet etsin" dedik. Şimdi sıdk kayıplarda onu arıyoruz. Kerameti, patronun iki dudağı arasında, şeyhin eteklerinde, siyasi partimizin proğramında, edebi akımızın süslü cümlelerinde, cemaatimizin niceliğinde, cebimizin şişkinliğinde, makamımızın büyüklüğünde bilir olduk. Vay halimize vay!  Ne diyelim, güçlü olunca haklıda olunurmuş.

Liyakati, baz almamız gerekirken, bizimle aynı dili konuşan, aynı ideolojisi savunan, bize karşı el pençe duranı haklı bulduk, onu alkışladık, yere göğe sığdıramadık. Ne diyelim! Güçlü olunca haklı da olunuyormuş. Hani adalet mülkün temeliydi. O da ne! Adalet mi? Onu da çoktan kovduk, adalet zaten hain olmuştu. Bize itaat etmiyordu. Sözümüzü dinlemiyordu. Hâlbuki yapıların, toplumların, devletlerin diniydi, adalet. Onunda ruhuna el…

Toplumsal olarak hakkın heybesinde, batılı sakladık, batılı sergiledik. Batılın heybesinde hakkı aradık. Çöl denizinde suyu arayan divanelere dönüştürüldük. Bukalemunlar gibi her renge büründük veya büründürüldük. Gerçi biz haktan, hakikatten uzak olduğumuz için zaten buna çoktan razı olmuştuk. Ne diyelim güçlü olunca haklı da olunuyormuş. Hâlbuki insan ayeti ekberdi. Ne diyelim! Mücadele etmek insan olmakla eşdeğer bir varoluştu. Ve insan hakikatle var olan onunla anlam kazanan bir mucizeydi çünkü her şey insan denen mucizeyle anlam kazanırdı. İnsan, elbisenin süsü için, makam için, güç için, Pazar için, madde için, çoktan insanlık manasını pazarladı.

Alete güvendiğimiz kadar ona iman etiğimiz kadar, ayete iman etmedik. Ayeti, kitapta bıraktık, onu oraya hapsettik, eyleme bir türlü geçiremedik. Mücahitlikten dem vurduk, onu bir türlü hayata geçiremedik. Aletin ölçtüğüne secdeye durduk, ayetin hükmüyle dalga geçer gibi bir yaşam sürdük. Ayetle, adaleti inşa edenler, hakkı tavsiye edenler kurtuluşa erir, hükmüne karşı biz, aletin ez ezebildiğin kadar hükmüne dört ele sarıldık. Yani anlayacağımız biz balçıkla güneşi sıvadık. Biz, Allah’ın insanlığa uyarı olsun diye gönderdiği; zelzeleyi, seli, doluyu, kuraklığı bir kavme gönderilmiş bir gazap diye ona göre pozisyon aldık.

Çünkü biz, aklımızı ceplerinde saklayan fikir babalarımızın terazileriyle tarttık, onların ayetlerine iman ettik. Onların helal dediklerine helal, haram dediklerine haram dedik. Hâlbuki insan, düşüncesiyle, düşüyle, fikriyle var olan bir mucizeydi. Onu da kapital ağaların, mösyö beylerin, fikir ağaların hevaları uğruna feda ettik. Ne zaman zarar bize dokunduysa, o zaman avazımız çıktığı kadar bağırdık. Haktan, hukuktan, adaletten dem vurduk. Adaletsizlik ettik, bir hikmeti vardır diye üstünü örtük. "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" dedik, en sonunda yılan bizi ısırınca yeri, göğü titretecek kadar bağırdık.

Çünkü fikir babalarımız, mösyö beylerimiz, kapital şeyhlerimiz, adalet havarilerimiz, partilerimiz, cemaatlerimiz, edebi akımlarımız, siyasi yapılarımız, mübarek şeyhülislamlarımız bunu uygun görmüşlerdi, böyle davranmamızı, böyle inanmamızı dini gereği olarak görmüşlerdi. Dinin emriyle değil, zamanın fantezileriyle yaşamımıza yön veriyorduk. "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol" şiarını çağın kirli, kokuşmuş anlayışıyla değiştirmiştik. İşçinin alın teri soğumadan hakkını verin emrini, canım ne zaman isterse, o zaman düşünürüm anlayışı hâkim oldu.  Komşusu aç iken, tok yatan bizden değildir, hayat felsefesinin yerine benim saltanatım sürsün, komşum açlıktan ölse itikadın gereği saydık.

 Ne diyelim güçlü olunca, düdük iki dudağımızın arasında...

 Yarınlar, hakkı tavsiye edenlerin, mazlumların, mağdurların haklı olmaları dileğiyle…