Karataş’ın Laneti… Alipaşa’ nın Cinleri

Kim, nerede, ne zaman, kime yanlış yaparsa yapsın bedelini hep karataştan yapılmış sokaklar, evler, kiliseler, camiler öder bu kentte. Tarih, geçmiş ve gelecek her gün Diyarbekir sokaklarında biri biriyle cenge tutuşur, hesaplaşır bu kentte. Özcesi bu topraklar rahat yüzü görmemiştir. Karataştan avlular, karataştan sokaklar ve meydanlar, hep kanla yıkanmıştır. O yüzden bu kadim şehre dair anlatılan,  "ne güzeldi Diyarbekir" ile başlayan hikâyelerin çoğuna itibar etmeyin.  Birilerinin mutluluğu, hep birilerinin mağduriyeti, hatta yok edilmesiyle olmuştur bu kâdim şehirde, bunu bilin.

Eski kente, Suriçi bölgesine yolum her düştüğünde ayaklarım beni hep Alipaşa, Hoca Ahmet Mahallesine götürür. Eskiden bolca Ermeni ve Süryani ailenin yaşadığı çocukluğumun sokakları, Süryani Meryemana ve Ermeni Surp Sarkis -Çeltik- kiliseleri arasında yayılan bölgedir. Şehrin en kâdim bölgelerinden biridir.  Belki de "yeni" Diyarbekir kurulurken ilk mağdur anlamsız şekilde bu mahalle olmuştur.  Hendek dönemlerinin faturası da bu mahalleye kesilmiştir. Alipaşa’da hendek kazılmamış dolayısıyla çatışma yaşanmamıştır amma o dönemin sonuçlardan bütün sokakları nasibini almıştır.  

Mahallenin, Yedikardeş Burcuna ve Mardin Kapıya bakan sokaklardaki evler yıkılmış; yıkılan evlerin yerine Alipaşa Camii’nin civarına o zamanki Başbakan Davutoğlu’nun müjdelediği ucube "Toledo" evleri yapılmıştır. Eski, şehir mimarisiyle, hiçbir benzerliği olmayan bu yapılar, şimdilerde dört yüz bin ile bir milyon (TL) arasındaki fiyatlarla satışa çıkarılmış. Hendek olaylarının tanığı her Diyarbekirli, bu yeni evlere her baktığında, sadece yanlış hendek politikalarını ve tank seslerini hatırlayacaktır. Kötü anıların yanında, yeni yapılar, eski yapıların güzelliğini hatırlatmaktan başka bir işe yaramayacaktır.

Yıkım sonrası yeni yapılan evlerin son noktası Surp Sargis kilisesinin turistik caddeye bakan tarafıdır. Eski ile yeninin sınırı burasıdır. Çukur, Talu, Hambelli, Karabulut isimli çocukluğumun geçtiği bu sokaklar bir zamanlar benim "eğemenlik" bölgemdi. Şimdilerde Suriçi’ne her gittiğimde ayaklarımın beni götürdüğü sokaklar, işte bu sokaklardır.

Bizim mahallenin şimdiki sakinleri, çoğunlukla mülk sahibi olmayan kiracı konumundaki insanlar. Yani çoğu göçle gelmiş, enformel sektörlerden geçimini sağlayan, düzenli geliri olmayan aileler.  Aralarında, Çukur Sokak yedi numarada oturan Mükrime abla olmasa, ailemi tanıyan yok. Birkaç gün önce yine gittim Alipaşa’ya. İlk defa Mükrime abla ve diğer sokak sakinleriyle biraz uzunca muhabbet ettik.  Yanımda İstanbul’dan gelen aynı avluda doğduğumuz amcam çocukları ve ben koyu bir sohbete tutuştuk. Mahallenin gülü, ismi gibi münevver, rahmetli Münevver Kursav’ı yâd ettik.

Mükrime ablaya, ‘‘eskilerin hepsi gitti, sen neden gitmedin mahalleden?’’ diye sordum. Ben de mi bırakıp gideyim, eskilerden kimse kalmamış olabilir ama ben gitmem? dedi. Neden diye üsteleyince, bak benim neredeyse hiçbir gelirim yok, oğlumun da evi şurası onunda bir geliri yok, ama biz yine de geçimimizi yapabiliyoruz.  Bu mahalle bereketli bir mahalle türünden cevaplar gelmeye başladı. Az ilerde Surp Giragos kilisesinin hemen yanına kadar gelmiş ‘‘Toledo’’ evlerini, eski Diyarbekir’i yıkılarak üzerine yapılan evleri işaret ettim.  Yakında buraya da gelecekler, o zaman ne yapacaksın, gitmek zorunda kalmayacak mısın dedim. O evler lanetli evler diye cevapladı. O evlerde oturanlar iflah olmaz diye de ekledi.

İşte ne olduysa o eklemeden sonra oldu. Eski ve yeni sakinlerin ağzından birden bire ağızlardan Alipaşa’nın cinleri ve cin hikâyeleri dökülmeye başladı. Belkız ve Kâlo, Mükrime ablanın tanıdığı cinler. Noze, Gerebo, Hamo, Samo, Badze, Azni diğerlerini de başka zamanlarda diğer sakinlerden dinlediğim cinlerin isimleri. Bu cinler Alipaşa’da ki evlerde oturup, buralarda ‘‘yerleşik’’ cinlermiş. Çoğu da çok uzun zamandan beri buralardaymış. Bu seferki ve önceki seferlerdeki duyduğum cin isimleri ve hikâyelerine bizim evdeki cinleri de sağ olsun, İstanbul’dan ziyaretimize gelen amcam çocukları ekledi.

Anlatımlardan, kendimce birkaç sonuç çıkarmamam mümkün değil tabi. Örneğin, cin isimleri.  İsimlerin neredeyse hepsi eski Ermenice, Süryanice isimlerin kısaltması gibi.  Dolayısıyla mahalle, ev sokak hatta bizim evin, herkese görünmeyen sakinleri, büyük ihtimalle gayrimüslimlerden oluşuyor. Bir de Kırklar Dağı’nın üzerinde yapılan beton blokları hatırlıyorum. Hevsel Bahçeleri’nden Kırklar Dağı’nın üzerindeki garabet binalara memleket sevdalısı bir arkadaşla bakarken; arkadaşımım dedikleri geliyor aklıma. Beton blokları işaret ederek ‘‘oranın (Kırklar Dağı’nın) üzerinde bir sürü mezar ve birde eski kilise var’’. Lanetlidir buralar, göreceksin bir gün yıkılacaktır demişti, yıkıldı.  Bende arkadaşıma memleketin asıl sahibi gayrimüslimlerdir galiba demiştim.  Bizim memleket sevdamız hava.  Neden diye sorduğunda da ‘’onca vakıf ve dernek hatta mimarlar odası bile itiraz etmedi bu bloklar için dur, demedi. Bir tek Ermeni vakfı açıklama yapıp itiraz etti, ‘‘demek ki buraların esas sahibi, hala onlar ’’ demiştim. 

Mahallede ayaküstü, kısa ama derin sohbetimize geri dönecek olursak; Mükrime ablanın da hiçbir geliri olmamasına karşın, geçimini sağlaması da bu yüzdenmiş. Nerden geliyor, nasıl geliyor anlamıyorum bile diyor. Mükrime abla, böyle inanıyor. "Toledo" evleri meselesini yeniden açıyorum. Mükrime ablaya sorumu yineliyorum.  Yıkım, bizim mahalleye gelse ne yapacaksın diyorum. Ondan cevap gelmeyince az önce ki konuşması geliyor aklıma.

Cevabı kendim veriyorum. O evler lanetli, alanlar da sebep olanlarda gün yüzü görmeyecek.  Alipaşanın cinleri, bu eski mahalleleri, kesme taştan yapılmış evleri korur diyorum. Olan, oldu, giden gitti, bari artık eski taş evleri koruyalım yoksa lanet hepimizi yakacak.