Hakkın hâkim olması için mücadele olması gerekir

İnsan toplumsal hayatın en önemli unsuru/ öğesidir.  Çünkü akletme meleksine sahip tek varlıktır insan. Diğer tabirle ilahi hitaba muhatap varlıktır. Bu kadar önemli bir öğe olan insan elbette basit/ sıradan bir misyon ve vizyonu olamaz /olmamalıdır da.  İnsan, hür yaratıldığı gibi insana güzel bir surete giydirilmiştir. Bu kadar müthiş cihazlarla donatılan insanın elbette önemli bir rolü olmalıdır.

 İnsanın yaratılış ve varoluş tarihini irdelediğimizde mutluluğu inşa etmenin veya kaosların/ kargaşaların hayat bulmasının insan etkisinin olduğu görülecektir. İnsanın asıl gayesi hakkı inşa etmek ve bunun mücadelesini vermekle mükellef olan varlıktır. Nitekim bir kavimin, bir toplumun esenliği, hakkın pratize edilip yaşama aktarmakla olur. Bunu yapacak en önemli etken hakkı şiar edinen ve özgürlüğün, özgünlüğün uğruna mücadele verenler yapar. Nitekim akletmek, tefekkür etmek bunu gerektirir.

Toplum, insan neye layıksa, hangi yönde gayret gösterirse neticesini de o şekilde alır. İnsanın, toplumun kaderi yine insanın, toplumun elinde olan bir durumdur. Çünkü ağlamayan bebeğe mama vermezler. Hak alınır, ihsan edilmesi beklenemez… O, yaşamın bir parçasıdır.

Yani insan olmak bir nevi mücadeleyle eşdeğer olan bir durumdur. Firavun zihniyetinin en büyük zehri Musa’ca bir anlayışın ve mücadele ruhunun varlığıdır. Yoksa Konformist bir anlayış; yaşama belli bir yere kadar yalancı bir bahar yaşatsa da er veya geç kıyım getirir. Nitekim Ortadoğu’nun hali hepimizin malumudur. Zalimler oyun yazar figüranları onu oynar.

Fikir üretmezseniz, bilim üretmezseniz, karanlıklar hâkim olur, ama aydınlık yarınlar bilgiyle ve hakla hemhal olmakla ulaşılır, hakikatin, hâkimiyeti teorilerle ulaşılmaz, uygulamayla, eylemle inşa olur.. Düşünmez misiniz, akletmez misiniz? Fermanı insana harika bir rota çizmektedir! İnsan, bu hakikati kavrayınca sömürü düzenler, sistemler farklı dönemlerde ve cilalı anlayışlarla düzenlerini devam ettirmezler.  Hak her zaman batıla galebe etmiştir ve galebe edecektir.  Tabi hakka taraf olanlar mücadele anlayışını devam ettirseler hak inşa olur. Yoksa nemelazımcılığın neticesi kıyımdır, yıkımdır, gözyaşıdır…

 Peki, hür yaratılmış olan, insan neden hür kalmak için mücadele etmez? Halbuki hür olan insan hakikatin peşine düşen insandır. Ama kara düzenin eşek arıları her zaman hak suretinde görünmeye çalışırlar. Hiçbir bozguncu, zalim kendisinin öyle olduğunu söylemez neticede saltanatı devam edebilmesi için bu anlayışa ihtiyacı vardır. Bunun içindir hakikat arayıcıların bu konuyu iyice idrak etmesi gerekir. Konuyla ilgili Bediüzzaman şunu der: “  Hiçbir müfsid ben müfsidim demez, daima hak suret-i haktan görünür. Yahut batılı hak görür. Evet, kimse demez ayranım tırşdır. Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor. Öyle ise her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte size söylediğim sözler, hayalin elinden kalsın, mihenge vurun. Eğer altın çıktı ise kalbe saklayınız; bakır çıktı ise çok gıybet üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz.”

Hele ki modern ve postmodern dönemin insanı kapital bir anlayışla kendi türünün kurdu haline dönüşmüş durumda. Bütün himmeti, yaşama gayesi benmerkezci bir yaşam ve daha çok maddeye sahip olmak için her türlü yolu ve uygulamayı bir hak olarak bilir ve bu anlayışının haklılığını kanıtlamak için bütün insani değerleri yok sayıp yeni bir din, şeriat ve inanç sistemi inşa eder. Peki, hakikati, meşruluğu, hakkı, adaleti kim istemez diye bir soru sorsak cevabı ne olur. Bunu yine Bediüzzaman’dan dinleyelim.

Bediüzzaman, Münazarat, adlı eserinde; “ S- Efkârı teşviş eden ve meşrutiyeti takdir etmeyen kimlerdir?

C- Cehalet ağanın, inad efendinin, garaz beyin, intikam paşanın, taklid hazretlerinin, mösyö gevezeliğin taht-ı riyasetlerinde insan milletinden, menba-i saadetimiz olan meşvereti olan meşvereti inciten bir cemiyettir. Benî beşerde ona intisab eden; bir dirhem zararını bin lira milletin menfaatine feda etmeyen, hem de menfaatini ızrar-ı nasda gören, hem de muvazenesiz, muhakemesiz mana veren, hem de meyl-i intikam ve garazı şahsisini feda etmediği halde mağrurane millette ruhunu feda etmek davasında bulunan …”  diye devam eder.  Geniş bilgi için Münazarat alı eser okunabilir.

Dolayısıyla insan neyi pratize ederse himmeti ve kıymeti o nispettedir. Yoksa diğer şekilde güçlülük haklılığı doğurmaz, haklılık, güçlülüğü doğurur.  Maalesef günümüz ideolojik; toplumlarında, sanat ekollerinde, felsefi ve eğitim doktrinlerinde, siyasi yapılanmalarda, örgütlerde liyakatten ziyade… Dayısı olanların hüküm sürdüğü bir çağın tanıklarıyız.

Büyük balık, küçük balığı yutar anlayışının mücahitliğine soyunur modern çağın gayr-ı meşru anlayışları, bunu hamasi nutuklarla süsleyip, cilalarlar… İstibdadı, hürriyet, zulmü, hakikat diye servis eder. Çünkü egemenliğinin devamını; hakla, adaletle, özgürlükle, eşitlikle, barışla, hukukta eşitlikle değil; zulümle, adaletsizlikle, haksızlıkla, istibdadla sağlamanın önemine inanır.  Nitekim yaşadığımız Türkiye tolumun özelinde konuyu biraz irdelediğimizde konunun vahameti anlaşılacaktır. Üstün ırk içgüdüsü en büyük hastalık… Başka bir yazımızda bu durumu biraz daha irdelemeğe çalışacağız.

Esenlikle kalınız…