Muhafazakârlar ne kadar muhafazakârlar

Nedim ERDOĞAN

Muhafazakârlar ne kadar muhafazakârlar diye bir soru sormak gerekir Türkiye toplumuna çünkü bu soru mutlak anlamda cevabını bulmadığı sürece birçok şeyin yolunda gitmeyeceğinin kanaatindeyim.  Neden mi diye bir soru akla gelebilir? Ve gelmesi gerekir çünkü yaşadığımız toplumda muhafazakârlar/ dindarlar toplumun gerçekleriyle ne kadar yüzleşebiliyorlar ve toplumla ne kadar barışıklar…

 Toplumun derdiyle ne kadar dertlenebiliyorlar.  Hak, hakikat, adalet ve hürriyetin inşa olması için ne gibi çalışmaları ve çabaları vardır. Sistemle entegre mi olmuşlar? Yoksa sistemleri yönlendirip, hakkın inşası için çabamı gösteriyorlar. Kanımca ve hali hazırdaki halleri Konformist bir anlayışa sahipler suya sabuna dokunmayan, bana dokunmayan yılan bin yaşasın durumu…

İnsan ve İslam tarihini irdelediğimizde bütün peygamberler ve topluma yön vermek isteyen, dava ve ideal sahibi kişiler ilk olarak yaptıkları şey; hakka tabi olmayı ve haksızlıkla mücadeleyi temel şiar edindikleri çok açık bir şekilde görülecektir. Nitekim Hz. Muhammed’in İslam davasını anlatırken temelde tevhidi vurguladığını insanları tevhide davet etiği, haksızlıkla mücadele edildiği açıkça görülecektir. Örnek mi İslam tarihi ortadadır. Burada anlamamız gereken, Hz peygamber tevhidi anlatırken sadece Allah var, ona inandım demekle ibaret bir durum olmadığını bilip onu idrak etmek gerektiğidir.

Yani teorik anlamda bir tevhid inancının olmadığıdır. Tevhidi hayatın her alanına taşıdığı anlayışıydı. Allah’ın mutlak anlamda haram kıldığı izin vermediği her şeyi, elinin tersiyle itebilecek bir inancın varlığıdır. Ticarette, sosyal hayata, siyasi hayattaki bütün uygulamalar tevhid eksenli bir uygulamayla can bulduğu anlayışı, gayreti olduğu anlayışı...

Peki, günümüzün muhafazakârları bu anlayışın nerelerindeler veya bu anlayışla ne kadar barışıklar… Bura da irdelediğimiz durum pratikteki uygulamalarıdır. Yoksa teorik olarak olması gerekenden daha fazla hassaslar… Durum bu olunca teori üreten bir toplum, Konformist bir anlayış türer nitekim toplumun hali ortadadır. Unutmamak gerekir ki, Müslüman olmanın ölçüsü sadece beş vakit namaz kılmak değildir. Oruç tutmak, hacca gitmekten ibaret değildir.

Haksızlığa, adaletsizliğe, zulme, insan onuru çiğnendiği bu dönemde ne kadar tepki gösterdiğindir. Zalime, zulmünün büyüklüğünü yüzüne söylemektir.  Nitekim İslam tarihinde Ebu Hanife’nin hayatı ortada, Bilal’i Habeş’in anlayışı gün gibi açık, Üstad Bedüizzaman’ın mücadelesi meydanda bunların hiç biri halk için, iktidar için, makam için hakkı feda etmediler. Edemezdiler çünkü onlar hakkı bütün zerreleriyle yaşıyorlardı. Ama ardılları bunu ne kadar saf ve safi devam ettikleri orası ayrı konudur.

Günümüzde yaşanan zulümlere karşı kitlesel anlamda muhafazakârlar ne ürettiler ne kadar karşı durdular. Yaşananlara ne kadar tepkililer pratik anlamda.

Nitekim Hz. Peygamber dönemin muktedirleriyle olan mücadelesi en güzel örnek değil mi? Ayı sol, güneşi sağ elime verseniz davamda vazgeçmem diyen rahmet peygamberi değil miydi? Peki, dindarlar/ muhafazakârlar bu çizginin neresindeler…  Dini, inancı günün muktedirlerine kurban etmediler mi? Bunu biraz tefekkür etmek gerekmez mi? Suya, sabuna dokunmayan tepkisiz bireylerin yetişmesine hizmet etmediler mi? Günün muktedirleri neyi uygun görmüşlerse neyi helal saymışlarsa onu dilendirmediler mi? Sisteme itaatkâr memur ve hayırlı damatlar ancak yetiştirdiler. Tabi bunlarda önemli…

Son elli, yüz yıldır, küresel/ evrensel boyutta ses getirebilecek ne ürettiler. Bir felsefi akım mı öne sürdüler,  ekonomik bir doktrin mi ortaya atılar, yoksa bir eğitim felsefesini mi ürettiler? Bilenlerle, bilmeyenler bir olur mu anlayışını ne çabuk unuttular. İlim Çin de olsa git al, ilim müminin yitik malıdır anlayışını nasıl değerlendireceğiz mübarekler. Bu durumda muhafazakârların muhafazakârlıklarını irdelemesi gerekir, neyi nasıl muhafaza etiğimizi iyice idrak edip, mutlak anlamda öze dönmemiz gerekir.

İslam hayatın her merhalesinde olan yüce bir dindir.  Camiye has, sohbet alanlarında ibaret olan bir inanç sistemi değildir. Haksızlığa karşı olan, adaletti ikame eden, özgürlükleri savunan, güçlüden değil, haklıdan yana olan, insan fıtratının kendisi olan bir yaşam biçimidir. Muhafazakârların bu anlayışı iyice tefekkür edip, bu doğrultuda hayatı şekillendirmeleri gerekir.

Tepkilerini, duruşlarını, pratiklerini, kıyaslarını tekrar gözden geçirmeleri gerekir. Unutmamak gerekir ki, bu handa herkes konup geçecek ama önemli olan geçip gittikten sonra hoş bir sada bırakmak… Bediüzzaman’ın deyimiyle, “ Ey kendini insan zanneden insan kendini oku hayvan ve camit olma ihtimalin var.” Bu hikmet dolu söylemi iyice tefekkür etmek gerekir. Selam, duayla…