Kürt Siyasetinin Geleceği: Yaşamak mı, Ölmek mi...- 2

Kürtlerin, diğer partilerden ayrışmasının bütün sistem üzerinde değişik etkileri olmuştur. En büyük etkiyi de CHP yaşamıştır. Kürtler ayrıldığından beri bırakın CHP’nin tek başına iktidar olma olasılığını, seçimlerden birinci parti olarak çıkma ihtimali bile kalmamıştır. Dolayısıyla asker sivil bürokraside etkinliği de azalmıştır.

Bu durumun yani CHP’nin iki bacağından biri olan Kürtlerin, kendi partileriyle yola devam etmeleri, Alevi, demokratik solcu hatta Atatürkçü kesimlerin de zayıflamasına sebep olmuştur. Dolayısıyla Türk Sağı 1990’lı yıllardan sonra başlayan süreç içerisinde hem CHP’yi iktidar alternatifi veya tek başına iktidar olmaktan çıkarmış. Hem de Alevilerin, demokratik solcuların ve Atatürkçülerin, gerek bürokrasi ve gerekse sistemin tamamı üzerindeki etkilerini kırarak, iki kez kazançlı çıkmıştır. AB süreçlerinin gereği olarak Kürt yasal siyasetinin oluşması, böylelikle bir yapısal devrimi tetikler olmuştur. ‘’Cumhur Başkanlığı Hükümet Sistemi’’ ne giden yol böylece açılmıştır.

Turgut Özal’ın cumhurbaşkanı olmasının ardından (1989) ile tek başına iktidar olan AK Parti ilk kabinesine (2002) kadar geçen 13 yıl sürede 13 tane koalisyon kabinesi kurulmuştur. Bunlardan sadece 2 tanesinde ‘’sol’’ partiler (SHP-CHP,DSP) ) vardır ve hiçbir derde de derman olmamıştır. Yaşanılan süreçlerin kendisi, sistem değişimini, başta MGK olmak üzere nerdeyse bütün kurumların gündemine taşımıştır.

Türkiye’nin ve dünyanın yeni şartlarında "Başkanlık Sistemi"ne geçmek karar vericilerin bulduğu tek çıkış yoludur. Parlamenter, sistem bölünmüş iktidar erki yeni koşullara uygun değildir artık.  Bunun kararı verilmiş ve uygulanmıştır. Sonuç, AB kriterlerine "uyumsuz’" bir ideolojiyle, Türk tipi yönetime geçilmiştir. Yaşanılanların özeti budur.

Ecdat – Millet ve devlet... "Sağ Blok"

Peki, bu değişim-başkanlık- hangi sosyolojik yapı üzerinden nasıl bir liderlikle hayata geçirilecekti.

Zaten tek başına iktidar olan AK Parti ve onun karizmatik lideri bu değişim için hazırdı aslında. Özellikle AK Parti’nin 4. kabine dönemiyle (2011-14) birlikte geliştirdiği Neo Ottomanism (Yeni Osmanlıcılık) Ecdat- Millet (EM) söylemi bu iş için biçilmiş kaftandı.

Kemalist, etnik kökeni, dolayısıyla "kolektif haklar"ı dışlayan vatandaşlık kavramı, hızla, yine etnik kökeni ve grup haklarına dışlaya "ümmet" kavramına eklemlenebiliyordu. Bireysel ve grupsal haklar Kemalist vatandaşlık kavramında olduğu gibi "Türk İslamcı" içerikle donanmış, Türkiye Müslümanlığı ile de görmezden gelinebiliyordu. Dolayısıyla Asker sivil fark etmez herkes bir araya gelebiliyordu. Uzun yıllardır ard arda iktidarda olan sağ partilerle uyumlu çalışan asker, neredeyse açıktan, iktidar partisine  destek verebiliyor rahatlıkla "sağ blok" içine girebiliyordu. Bu söylemde hem milliyetçiler (Ör; MHP) hem İslamcı Türkçüler (Ör; AKP, Tarikatlar ve Bazı Cemaatler) hem de milliyetçi Kemalistler (Ör; Avrasyacı Askerler)kendilerinden parça bulabiliyor. Osmanlıcı, dini ve birlikçi söylem "ümmet" bağlamında yeniden inşa edilerek Kürtlerden bile ciddi katılım sağlanabiliyordu.

Türk ordusunun entelektüel kapasitesinin, yorumlama kapasitesinin sivillerden daha yüksek olduğu hep dile getirilen bir gerçektir. Özellikle de son 10 yılda yaşanılanlar düşünüldüğünde asker başta olmak üzere Türkiye’nin Suriye merkezli kaosu yönetme becerisini hafife almak tam bir körlük sayılır. Bütün bu yorumlama gücü ile bakıldığında Türkiye’de bir askeri darbe ile yapılacak "sistem değişikliği"nin imkansızlığı anlaşılmış olacak ki; askeri kanat, sivil kanatla kimi zaman zımmi, kimi zaman ise açıktan iş birliğine gitme konusunda bir beis görmemiştir. Örneğin askerler, sayısı hızla artan İmam Hatip Liselerine, cemaat yurtlarına eskiden gösterdikleri tepkiyi göstermemeye başlamışlardır. 28 şubatta yüz yıl sürecek denilen Laik "şeriatçı" kavgası birkaç yılda bitmiştir. Peki bu neden olmuştur. Bence "Anadolu’da tutuna bilmek" için bu tek şanstı ve bu şans kullanılmıştır.

Özellikle Suriye meselesi ortaya çıktığında AK Parti’nin inşa ettiği  "Ecdat-Millet" söylemine "Beka" eklemenin (EMB)  zamanı gelmişti artık. Savaş, Ecdat-Millet söyleminin altına askerlerinde girebileceği önemli bir çatı oluşturmuştur.

Bütün süreç içerisinde yaşananlar, karşı koyuşlar (ör:15 Temmuz) ne olursa olsun; bütün "beka" taraftarlarının EMB söylemi etrafında birleşerek bir "Sağ Blok" oluşturmasına engel olamamıştır.

Akdeniz Gazı, Kıbrıs, Suriye, AB, NATO konularında hızlı karar alabilen, Türkiye koşullarında bütün siyasal partilerin değişik bloklar altında ittifaklara girmek durumunda olduğu küçük, ideolojik, azınlık vb partilerin sistem üzerindeki etkilerinin kalmadığı yeni bir dönem başlamıştır artık.

AB bitti, "demokrasi" gitti...

Sistem değişimi 2018 itibariyle tamamlanmış durumdadır. Geri dönüş de görünen gelecekte mümkün değildir. Anladığımız halde bir demokrasi vaad etmeyen ama "itaat et, rahat et" mantığıyla devam eden bir sürece girdik artık.  AB Türkiye’de demokrasi konusunda ne kadar ciddiydi bu önemli bir sorudur ve bu yazının da konusu değildir. Ama üzerinde çok düşünülmesi gereken bir konudur. Mesela çatışmaların sona erdirilmesi konusunda PKK'ye AB'nin baskı mekanizması oluşturduğu pek görülmezken, devlet üzerinde ciddi "demokratikleşme" baskısı kurulmuştur. Uzun yıllar sürdürülen bu baskına neden vazgeçildiği de ayrıca değerlendirilmesi gereken diğer bir husustur.

Bilinmesi gereken bir diğer nokta  ise zannımca şudur: Ecdat-Millet-Beka söylemi iktidara kim gelirse gelsin kullanmak zorunda olduğu bir söylem olacaktır. Yeni resmi ideolojimiz bu. Yazımızın birinci paragrafında dile getirdiğimiz iki bloklu siyasal sistemin (Cumhur ve Millet İttifakları) hangi parçası iş başı yaparsa yapsın, durum böyledir. Çünkü özellikle Millet ittifakı ancak karşı bloktan ala bildiği(oy geçişi) oy ile iktidar olabilecektir. Dolayısıyla belirli oranda başka cümleler değişik kelimelerle de kurulsa temel söylem bu olacaktır. Ana dil, yeni vatandaşlık tanımları, yer adları, yerel yönetim şartı gibi şeyler sizce iki bloktan hangisi tarafından seslendirilir. Her iki bloğun içerisinde bulunan "milliyetçi" partiler buna izin verir mi? Hatta tam üyelik, AB ile  müzakere vb laflar bile artık kerhen söylenecektir. Ekonomik ilişkiler, göç gibi başlıklar dışında zannımca AB serüveni bitti. Kopenhag Kriterleri gibi açılımlar duyulmaz olacaktır.

Başından beri Avrupa’nın demokratikleşme baskısı, bir kesim üzerinde sürekli "bölünme" korkusu yaratmıştır. Şimdi o kesim asker sivil  "sağ blok" olarak birleşmiş ve iktidardadır.  Bu kesim için, eğer bölünme dinamiklerini tetikleyecekse, Türkiye için "demokrasi" artık bir lükstür. Dolayısıyla farklılıkları bir arada yaşatmaya dayalı-ki bu da bitti sayılır- "batı tipi demokrasi"nin sonuna geldik diye biliriz. Doğu demokrasisi var mı? Bilmiyorum.  Ama Rusya, İran benzeri  ülkelerde halk oylamasının olduğunu, ama ifade özgürlüğü gibi lükslerin bulunmadığını biliyoruz.

Yukarıda anlattıklarımızın ışığında yeni dönemin(başkanlık) ve yeni söylemin (EMB) Kürtlere ne getireceği.  Yasal Kürt hareketini nasıl etkileyeceği önemli bir sorudur.  Ve bence genel olarak Kürtler bu kafayla giderlerse, "yeni şartlar"ın, bloklu sistemin tek kaybedeni olmaya aday durumdadırlar.

Devam edecek...