Kürt Siyasetinin Geleceği: Yaşamak mı, Ölmek mi... - 1

Bu günlerde cezaevlerinde Öcalan ve tecrit için yapılan açlık grevleri ve "intiharlar" göz önüne alındığında. Önümde duran yaşanması olası gelecek 30 yılı, geride bıraktığım geçmiş 30 yılla anlamak istedim. Bunu da biraz güncel siyaset; biraz geçmiş; birazda dış koşullar üzerinden yapmaya çalıştım. Dilek ve temennilerde bulundum.

Toplumlar, siyasal yapılar için ölüm pek mümkün olmasa da "intihar" denemeleri olasıdır. Yeni şartlara uyum sağlamak mı sağlamamak mı ? Aşağıda okuyacağınız satırlar bu sorunun cevabındadır aslında.

Sistem değişikliğinin yaşamımıza getirdiği ilk boyut iki "bloklu" sistem olmuştur. Dikkat edilirse blok ihtiyacı sadece cumhurbaşkanlığı seçiminde değil, 2019 yerel seçimlerinde de kullanılmak durumunda kalmıştır. Dolayısıyla genel ya da yerel, hangi seçim olursa olsun "blok" ile seçime  girme, sürekli karşımıza çıkacaktır. Bu cümleden olmak üzere kanımca seçim değerlendirmelerini de bu minval üzere yapmak yanlış olmayacaktır. Bu yüzden aşağıdaki yazıda, rakamlar ve yüzdeler ile ilerleyen bir yerel seçim değerlendirmesi yapılmamaktadır. Daha çok "bloklu" sistemin yasal Kürt siyaseti (HDP) açısından değerlendirmesine daha yer verilmiştir. Artık "Cumhur" ve "millet" adıyla anılan iki temel blok var karşımızda. Kürtler ne yapmalı sorusu ve bunun cevabı geleceği belirleyecektir. Doğru cevap için hikayeyi biraz geriden başlatmakta fayda var. Biz de öyle yapacağız.

Batılı siyasal sistemle uyum arayışı; çok partili dönem…

Çok partili hayata geçişi (1945) inceleyen birçok çalışmada dış dinamiklerin etkisine vurgu yapılır. Örneğin Doç. Ali U. Özdemir Demokrat Parti’den (DP) asıl beklenenin "Batı bloğuna (ABD-İngiltere) ‘demokrasi görüntüsü vermekte gerekli katkıyı veren...’mış gibi yapma’ oyununda, demokrasiye geçmiş̧ Türkiye görüntüsünü bozmaması içindir" diyor.

Yine DP’nin kuruluş dönemini inceleyen Doç. Bekir Koçlar dış dinamikleri işaret ederek "CHP'nin ve İsmet İnönü'nün tek partici anlayıştan vazgeçmesi... dış politikada yalnız kalma riskinin zorlaması sonucu gerçekleşmiştir’’ tespitini yapmıştır. Değişen dünya koşullarına göre uyarlanan cumhuriyet, çok partili hayat ile birlikte "demokrat" olmaya da başlamıştır. Bu dönemin temel aktörü merkezde bulunan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve DP’dir.

Türkiye Cumhuriyeti demokrasisinde, 1960 askeri darbesi sonrası döneminde ise "Yeşil kuşak" projeleri, Gladyo çalışmaları sonucu parti yelpazesi genişletilmiş Milli Selamet Partisi (MSP) ve Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) gibi iki yeni parti ortaya çıkmıştır. Sovyet Bloku’ndan farklı bir fotoğrafın sergiletilmesi, bir Batı demokrasisi görüntüsü için "aşırı uç" denile bilecek yapılara izin verilmiştir. Merkezden uzakta söyleme sahip ve "anti komünist" olan yapılar, siyasal partiler arasına dahil edilmiştir.   

Bu dönem Türkiye’de sola ve özellikle Kürt meselesine bulaşan sol partilere, yeşil ışık, çok kısa süreli yanmıştır. Örneğin Türkiye İşçi Partisi, (TİP) 1970 kongresinde, Kürt meselesi ile ilgili aldığı kararlardan dolayı, 1971’de kapatılmıştır. Kürt siyasetçilerin büyük kısmı uzun yıllar, diğer partilerde, siyaset yapmak durumunda kalmışlardır.

Kürt meselesi özelinde duyarlılık gösteren kesimlerin diğer partilerden ayrılarak kendi partilerini kurmaları ancak seksenlerin ortalarından sonra gerçekleşecektir.  

AB demokrasisi...

1980’li yıllardan başlayarak, Avrupa Birliği’nin adım adım oluşması. Yani Avrupa’nın bir ekonomik topluluktan çıkıp siyasi, hukuki, ekonomik ve sosyal bir birliğe dönüşmesi (AB) paralel süreçlerle 1983-2018 arası olarak adlandırabileceğimiz yeni bir dönem başlatmıştır.

1982 yılında Avrupa Parlamentosu, "Türkiye’de genel seçimlerin yapılması ve TBMM’nin oluşmasına kadar’’ Karma Parlamento Komisyonu’nun, Avrupa kanadının, görevinin yenilenmemesi kararını aldı. Yani 12 Eylül döneminde kopmuş ilişkilerin tekrardan başlatma girişimleri bir kez daha, bu kez TBMM’nin açılması vurgusuyla, tekrar donduruldu.

Avrupa Parlamentosu’nun bu kararı, alınmasından bir yıl sonra yani 1983 yılına gelindiğinde Anavatan Partisi (ANAP) başta olmak üzere birçok parti kurulmuş, 6 Kasım’da seçim yapılmış ve parlamento oluşmuştu.  Bu dönemin asıl çıktısı da Halkın Emek Partisi (HEP) ve selefleri ile başlayan, yasal Kürt siyasal partilerin oluşturduğu süreçtir. 

AB ile üyelik müzakereleri yürüten -Doğu Avrupa ve Balkan Ülkeleri- ve aday ülke kapsamındaki ülkeler (Türkiye) için 1993 yılında kabul edilen Kopenhag Kriterleri bu konuda Türkiye devletinin ve hükümetlerinin elini kolunu bağlayan temel metin niteliğindedir. Kriterlerde ‘‘insan haklarına ve azınlık haklarına saygıyı teminat altına alan istikrarlı kurumların varlığı’’ denilerek kurumsal sürekliliğe ve kriterleri uygulama kararlılığına vurgu yapılmıştır. Diğer bir metinde kriterlere ek olarak 1993 yılında AB Parlamenterler Meclisi tarafından çıkarılan 1201 sayılı ‘’tavsiye’’ kararıdır.

Bu kararın içeriğinde;

Azınlıkların;

  • Ulusal parlamentoda temsil edilmeleri (TBMM)
  • Hükümette üye bulundurmaları.
  • İlk ve orta öğretimde kendi dillerinde eğitim görmelerine olanak tanınması.
  • İdare ve yargıda kendi dillerini kullanma haklarının yasal olarak verilmesi.

İfadeleri yer almaktadır. Azınlık tanımı, Kürtler açısından problemli bir tanım olmasına rağmen, hükümetlerin o dönem için ardı ardına çıkardıkları uyum yasalarında bu kriterlerin karşılanmasına çalışılmıştır. Dr. Zeyyad Bandeoğlu HEP ile başlayan Kürtlerin partileşme süreçlerini, örgütlenme ve Siyasal Partiler Kanunu’nda yapılan değişikliklerle açıklıyor. Bandeoğlu, Kopenhag Kriterleriyle ilgili yazdığı bir makalede, arka arkaya kurulan Kürt partilerini sıralayarak, son kurulan partilerin daha çok, PKK ve Kürt milliyetçiliği söylemlerini kullanmalarına rağmen, kapatılmamalarını, Kopenhag Kriterlerinin devamında gelişen, AB uyum süreciyle açıklamıştır.

Dış dinamiklerin tetiklediği yasal zeminle ortaya çıkan yasal parti, hem Kürtler hem de Türk egemenlik istemi ve devlet sistemi açısından çok yeni bir durumdur. Hazmedilmesi, alışılması ve yönetilmesi kolay olmamıştır. HEP ile başlayan ve devamındaki partilerle süre giden dönemlerde, binlerce parti yöneticisi öldürülmüş, hapse atılmış, silsile partilerin başına gelmeyen kalmamıştır. Durum böyle olmakla birlikte, Kürtlerin parti olarak yollarına devam etmelerine, ‘sistem’ tarafından hep izin verilmiştir. Yani yasal Kürt partileri, bir yandan dövülürken bir yandan da sevilmiştir.

Cin Şişeye tekrar sokulabilir mi?

Sürecin böyle işlemesinin yani hem dövülme hem de sevilme halinin, şiddet faktörüyle-PKK- ilişkilendirmek de olasıdır. Dışarda silahlar patlarken, parlamenter bir süreç yürütmek kolay olmamıştır. Bir türlü ilerlemeyen demokratikleşme süreçlerine gerekçe hep bölünme korkusu ve de onu besleyen silah sesleridir. Avrupa Birliği içerisinde yer alan devletlerinde bir kısmı da zannımca silah seslerinden memnun durumdadır. Silah seslerinin devamı hem Türkiye’de demokrasiyi, yenilenmeyi istemeyenlere gerekçe oluyor. Demokratik çözümler oluşmadığından dolayı da AB içerisinde Türkiye’yi görmek istemeyenlere de bahane çıkıyordu. Türkiye ‘bölünürüm’ diye demokratikleşmiyor,  AB’de böylece, Türkiye’nin hakkı olan "tam üyelik" konumuna engel olmak için, ciddi bir gerekçeye kavuşmuş oluyordu. Durum böyle olmakla birlikte, ekonomik ilişkiler tam hız devam ediyordu.

Türkiye hükümetlerinin gelgitleri, AB’nin ikircikli tavırları ne olursa olsun Kopenhag Kriterleri çerçevesinde oluşmuş siyasal ortam, yasal Kürt hareketinin ortaya çıkmasını sağladı. Yasal Kürt hareketinin ortaya çıkmasıyla da diğer bir süreç olan başkanlık sisteminin alt yapısı oluşturmuştur. 2018 de geçilen başkanlık sistemi, siyasal şartları değiştirdiğinden bu defa da yasal Kürt partilerinin varlık koşulları değişmiştir.  "Cin, şişeye, yeniden sokulamaz" ama, başına türlü işler gelebilir..