Biraz acı, biraz keder ve biraz yokluk vardı!

Fotoğraf: Arşiv Fotoğraf: Arşiv

Acıyı, omuriliğinin inci gibi dizilmiş her kemiğinde tek tek hissettiğinde, sızı, kuyruk sokumunu yangın yerine çevirmiştir. “Biraz acı, biraz keder ve biraz yokluk vardı, gülümseyen ülkem de” diyemezsin. Desen bile, şairaneliğin, mumun ömrü kadar olur. Mum söndüğünde, karanlık bir kuytuluğa atılmış, ceset kadar kokar hakikatler. Hangi keder, gülümsemelere eşlik edebilir? Söyle yahu, utanma. Hangi acı, biraz yokluk iyidir diyebilir? Yokluğun birazı hangi heybede iyilik üretir? Yokluk, acının şiddetini artırmıyorsa, keder, neden gelsin konuk olsun gözbebeklerine? Kederlenmek şakaya gelmez. Keder taklit edilemez. Ya keder vardır, can yakar ya da yoktur, taşınmıştır buralardan. Acı, keder ve yokluk, omurilikte deprem etkisi yaratır. Ne acı, ne keder ve ne de yokluk doğal afet değil, her üçü de ahlaki afetin, zelzele olmuş halidir.

Çok acı var. Çok keder var ve çok da yokluk var. Ülkem gülümsemiyor.

Günlerdir yine yollardayım. İçinden geçtiğim köylerin, kasabaların ve şehirlerin günlük hayatı, sadece, gökyüzünde kümelenen kış bulutlarının gri, boğucu ve neşesiz atmosferinden etkilenmiyor; soluk mekânların, binaların rengi, kireç yüzlü insanların solgun bakışlarından geliyor. Mutsuzluk, adını her şehrin ana caddesine büyük harfler ile yazmış sanki. Kocaman şehirler, çocuk kahkahalarını kovmuş sokaklardan. Kederli bir rüzgâr, inadına yokluk estiriyor.

Niyetim kasvetli bir yazı yazarak, ben dahil herkesin içini burkmak değil. Duyularıma çarpan mekan ve insanların, zihnimde yaratıkları kırık aynalardan ancak bakabiliyorum dünyaya. Belki herkesten daha çok mutlu tesadüflere tanıklık etmek isterdim. İyimser olmayan umudumu, iyimser olan umutla değiştirmeye çoktan razıyım. Eğer Diyarbakır’da ciğerciler mutsuzsa, eğer, Urfa balıklı gölde, yem satan kör satıcı sadece somurtuyorsa, işler zıvanadan çıkmış demektir. Zorlama gülümsemeler, dipten gelen keder fırtınasını teskin edemiyor ne yazık ki.

Umudun ciğer niyetine dürümün içine sarılıp ikram edildiği günler çok geride kalmış anlaşılan. Hiç kimse ‘’ biz kuzuyu ciğeri için kesiyoruz’’ diyemiyor artık; o gösterişçi görkemin yerinde yeller esiyor.

Bana öyle geliyor ki, sanki kendine güven ve kendine inanç, bu toprakları terk etmiş. Sanki herkes ötekisi için bir günde eskimiş. Birbirini tüketmiş insanların boş bakışları, ötekinin zihnini, bir kıl kurdu gibi kemiriyor adeta. Hiç kimse bir anlam dünyasından gelmiyormuş gibi, herkes adeta bir boşlukta buluşuyor ya da rastlaşıyor gibi, hiç kimsenin cümleleri ötekinin kalbine dokunmuyor. Birinin kurduğu cümle, ötekine anlamını ulaştıramıyor ve kelimeler aynı olsa bile, anlamlar, başka yerlerde ayrışıp, başka yolculuklara çıkıyormuş gibi, dil, ortak acı, keder ve yoklukta birleşemiyor.

Peki, bir çözüm önerin var mı dediğinizi duyar gibiyim. Ne yazık ki, bir çözümüm yok. Daha doğrusu bu durumu değiştirecek bir çözüm paketini ben bilmiyorum. Sakın ‘bilmiyorum'un şahaneliğinin arkasına saklandığımı sanmayın. Hakikatten de bir fikrim yok. Keşke olsaydı da bülbül gibi gerine gerine şakısaydım. Ama yok.

Bildiğim ve hissettiğim tek şey acı biraz değil, acı çok. Keder biraz değil, keder dağlarla, Yokluk biraz değil, yokluk, artık paçalardan akıyor. Ve benim elimden söylenmekten başka da bir şey gelmiyor.