Muharrem Abiye

Muharrem Abiye

Muharrem Güler’i ve ortağı Mevlut Çeker’i 1980’lerden ‘Stüdyo Ses’ plakçılıktan tanırım. O dönemin Diyarbekir’i henüz üzerinde şekere üşüşmüş arıların vızıldadığı organik şire üzüm döneminin Diyarbekiriydi. Belki son demini yaşıyordu ama yine de yaşayan bir Diyarbekir’di. Son nefesleri dahi olsa nefes alan bir şehirdi. Örgü peynir henüz tel tel oluyor. Mahallelerden davul sesi geliyordu.  Nereden bilelim, doksanların ve iki binlerin bize ölüm vaat ettiğini. Hiç ölmeyecek zannettiğimiz memleketin, bu yıllarda öleceğini. 

Siyasi ortamlardan, silahtan, şiddetten söz etmiyorum. 1980 Eylülü’nden arta kalan tek yara, kurşun, işkence yarası değil.  Bir de memlekette, yitip gidenler, kültür, ruh yarası var.

Eylül darbesi, Türkiye ekonomisini ‘dışa açan’ 24 Ocak ekonomik kararlarından ayrı düşünülemez. Bu dönemde yerli ve ilkel kapitalizmimiz dünyaya açılmaya başlamıştı. Diğer bir deyişle ‘‘Vahşi kapitalizm’’ in, ıslak, salyalı dili bizi, daha bir hararetli yalamaya başlamıştı. Andığımız yıllar içerisinde  ‘‘Kapitalist gelişmenin uzun dalgaları’’ yerelde bizim kültürel tsunami sürecimizi daha çok tetikliyor. Dolar, döviz, gümrük duvarlarının kaldırılması, ‘’ihracat patlaması’’, derken kısa yoldan köşe dönücülük, bencillik, sömürü ne varsa tekrardan şekillenip, üzerimize yeniden sortie yapıyordu. İmajlar dünyamıza yapılan reklam bombardımanı sayesinde eski şeyler, ‘’sıkıyordu’’ artık.

İlerleye, ilerleye internet, sosyal medya vb çağına, dünyanın küçük bir köy olması gerçeğine yaklaşıyorduk. İnternette, TV de olmayan hayatımızda da olmuyordu. Git gide bir Japonla bile,  benzerlik göstermeye başlıyorduk.  Özgünlüğünü yitirmiş, ne varsa ‘‘tüketen nesneler’’ haline, hem bizler, hem de Tokyolular aynı anda geliyorduk. Gündelik yaşamımız, tüketim alışkanlıklarımız, beslenme biçimimiz, kılığımız kıyafetimiz, mental değerlerimiz ne varsa bütün dünya biri birine ayna görüntüsü veriyordu. Yakında yerel yemek tariflerini de analarımızdan değil, Youtubedan öğrenip, yemeği öyle sofraya getireceğiz. Demedi, demeyin.

Peki, bütün yok oluşlara, kültürel değişim ve erozyona direnmek, gerekli ya da mümkün müydü?  Sorunun cevabı biraz paradoksal. Yani cevap hem evet, hem de hayır. Değişime direnmek, her şeyi olduğu gibi korumaya çalışmak, tabii nafile ve gereksiz, hatta tercih edilmemesi gereken bir çabadır. Ama özellikle yeme içme kültürü, yerli endemik bitki türleri ve sözel, edebi kültürün en azından kayıt, koruma altına alınması gerekmektedir. Bunu yapmak, değişime direnmek değil, her yönüyle (Şive, ağız dahil) yerel kültürleri, ürünleri insanlığın ortak mirası olarak görme gereğinden kaynaklanıyor.  Koruma altına aldığınız şeyleri çağın koşullarına göre yaşatmak, geliştirmek ve aktarmak ise bir diğer ‘‘insanlık’’ göreviniz.

Yitip gidenleri koruma konusunda, yerel yönetimleri, özellikle de gelmiş geçmiş, Diyarbakır belediye yönetimlerinin, Valilik yönetimlerinin tamamını,  çok eksik buluyorum. Teknoloji ve kapitalist gelişmenin yok edici dalgalarına karşı gerek maddi gerekse de manevi kültür unsurlarını korumasız bıraktılar. Bırakın yerel kalmış değerleri Cahit Sıtkı, Sezai Karakoç, Ahmet Arif gibi usta isimler bile maalesef pek ilgi görmedi. Özellikle ‘hemşericilik’ yapan bir kesimi gereksiz yere dışlandı. İhsan Biçici, Muharrem Güler, Mevlit Mergen dibi yerel tarihçi, şair, edebiyatçı kim varsa üvey çocuk muamelesi gördü.

Oysa Diyarbekir’ın binlerce yıllık şehir kültürü başka bir şey.  Beğenmediğimiz, gereksiz yere dışladığımız bir dilde -Türkçe-  devam ediyor olsa bile, hepimizin Ermeni’nin, Kürd’ün, Türk’ün ve Süryani’nin, Şemsi’nin, Ezdi’nin ortak birikimini temsil ediyor. Hepsinden birer parça taşıyor. Ve bu kültür, aşiret bağlarından, feodal değerlerden kopmayı başarmış, birey olmuş kentlileşmiş Kürtlerin de oluşturduğu ciddi ve müthiş bir birikimdi. Başka bir deyişle "asimile olmuş’’ diye aşağıladığımız, dışladığımız şey aslında bizim önemli ortak birikimlerimizden, yaratımlarımızdan biriydi, bunun sosyolojik boyutlarını anlayamadık.

Özellikle yerel şairlere, yazarlara yerel kültürlere gerekli ilgi gösterilmesi konusunu şimdilik bir tarafa bırakalım. Başka, daha büyük bir tehlike var kapıda. Farkında mısınız bilmiyorum ama son yıllarda yeni bir döneme daha girdik. "Turistik eşya" ya,  dönüşme sürecindeyiz. Diyarbekir, yeni ışıklı kaldırımlar, aynılaştırılmış kişiliği yok edilmiş standart çarşı sokak düzenlemeleriyle; turistik gezi paketleriyle, paketlenmeye çalışılıyor artık. Diyarbekir’e ait kültür unsurları eski evlerden mürettep taş avlulu kafelerde meraklı turistler için sunuluyor. Gittikçe seyirlik malzemeye dönüşüyoruz.

Gelelim Muharrem abiye. Adını andığımız modern şiire ve şairlere kıyan. Bu kadar ünlü isme gerekli ilgi göstermeyen büyüklerimiz; Halk edebiyatının, genelde on birli hece vezni ile yazan ve Diyarbekir şivesiyle seslenen ve diğerleri kadar "meşhur" sayılmayan,  Muharrem abiyi tabiî görmezden geleceklerdi. Oysa aşağıdaki örneklerden de anlayacağınız gibi Muharrem abinin şiirleri asla yabana atılır şiirler değildir. Bunların dışında Muharrem abi ciddi uğraşlar içerisinde bulunmuş sahibi olduğu, Stüdyo Ses firmasında çıkardığı müzik kasetleriyle onlarca yerel sanatçıya destek olmuş bir isimdir. Yerel TV’ler de yaptığı programlarla kültür taşıyıcılığı misyonunu da yerine getirmiştir. Her şeyden önce memleket sevdalısıdır ve gecesi gündüzü Diyarbekir ‘dir. El üstünde taşınması için bu bile yeterlidir aslında.

Bir acı  çekmek vardır, bir de acıyı içine kadar çekmek. Geçtiğimiz hafta yaşamını yitiren Muharrem Güler, ikinci guruba giren hemşerilerimizdendi. Yukarıda sıraladığımız dönemlerin, yenilenmelerin, kültürel ölümlerin hepsine tanık olmuş bir abimiz, büyüğümüzdü. Yaşanılan her şeyin, yerel kültüre ilgisizliğin yakın tanığıydı. Eskiyi iyi bildiğinden, yeninin ne kadar yavan olduğunu da en iyi anlayanlarımızdandı. Ve gidenin, bir daha geri gelmeyeceğinin,  filozofyasına sahipti.

Muharrem abi ile her karşılaştığımda, kendimi ağırbaşlı, vakur bir hüzün abidesinin önünde buluyordum. İnce narin konuşmasıyla biri birimizden hal hatır soruyor, ikimizde kayıp kentin sokaklarını arşınlamaya devam ediyorduk.  Ama onun için yol bitti.

Her ölüm erken ölümdür der Cemal Süreyya. Ben öyle demeyeceğim güzel abim. Mukadderat engel tanımaz. Ben,  iyi ki rahman seni şiirlerinde sürekli dertleştiğin anana, kavuşturdu diyeceğim. Bugünün Diyarbekir’i ne dayanmayan yüreğin on sene sonraki "Turistik’’   Diyarbekir’e nasıl dayanacaktı. Bekleyişin, imtihanın, çok daha çileli, çok daha acı olacaktı güzel abim. 

Dilek Kuyusu / Muharrem Güler

Dilek kuyusuna umutla geldim

Şaşırdım bilmem ki ne dileyeyim

Şefkat mi, rahmet mi ne dileneyim

Sen neye kadirsin dilek kuyusu

....

....

Taşlarla dolmuşsun suyun kurumuş

Çevren yanın yören dikenle dolmuş

Sana gelen, seni ne hala koymuş

Bendende betersin, dilek kuyusu

 

Bu Nasıl Alışveriş / Muharrem Güler

Bu ne biçim alışveriş

Bal alır zehir satarsın

Helale haram katarsın

Bu ne biçim alışveriş

 

Elde kitap dilde yemin

Kandırdın o safı demin

Faizli yazar defterin

Bu ne biçim alışveriş

 

Hak hukuktan haberin yok

Hakkı yazan kalemin yok

Günahın çok sevabın yok

Bu ne biçim alışveriş

 

Böyle tatmin oluyorsun

Ruhunda var çalıyorsun

Hiç Allahtan korkmuyorsun

Bu ne biçim alışveriş

 

Daima Sevdi Gönül/ Muharrem Güler

Daima sevdi gönül, bir renge aldanmadı .

Ruhum sonsuz bir çöldü, damlalarla kanmadı.

Ben içtim sarhoş oldum, ama gönlüm olmadı.

 

Bana dersiniz ki, bugünlük bu kadar yeter.

Yarın yine içeriz.

İfratına kaçarsak, sonra çabuk düşeriz.

 

Aman be abim aldırma, bunsuz hayat yavandır.

Mukadderat değişmez, gerisi hep yalandır.

Gönül Yolda bir kervan, dünya kervan saraydır.