Dostluk eşitlik ister

Daha net, daha baskın, daha vurgulu ya da daha köşeli konuşmak gerekirse eşitlik, sevgi için gerekli değildir. Çünkü biz çocuklarımızı da severiz, evdeki kedi ya da köpeğimizi de. Bazı insanlar kişisel arabalarını sever, bazıları da rugan ayakkabılarını.  Aristo'nun ‘philia ya da dostluk’ dediği şey için sevgi gereklidir. Terry Eagleton’un söylemiyle ‘Dostluk ateşi nispeten düşük bir sevgidir.’ Ateşi nispeten düşük olan bu sevgi türü, ortada eşit bir statü, seviye ya da düzey olmadan dostluğa dönüşmez. Bu bakımdan eşit olmayanlar arasında tam bir dostluk ilişkisi olamaz. Dostluk eşitlik ister. Diğer bir deyimle, dostluk bir tür eşitlerin ilişkisidir.

Olgu (nasıl olduğu) ile değer ( nasıl olması gerektiği) arasında gidip gelmekten yorgun düşen günümüz insanı ' sosyalleşme' sürecini keskin bir araçsallıkla sadece kendisine dönük 'kazıdığı' için neredeyse, her seferinde eşitlik ve dostluk kavramlarını teyet geçer. Esasında dostluk bizi, bizim için özgürleştirir ve bu özgürleşme bir eşitlik ilişkisi içinde ancak bireysel özerklikler yaratabilir. Hakikiliğimizin, sahiciliğimizin içinden geçtiği ve en üst perdede bir tür sırat köprüsünde denendiği yer, bu iki kavramın hayatlarımızda ne ölçüde kökleştiğine bağlı olarak bireysel kimliğimizin üst panosuna yazılır.

Ben kimim? Ben niye benim? Ben nasıl ben oldum? sorularını sorma zahmetine girişmeyen birey, elbette sevgi ve eşitlik ikiliğinde kendini gölgeli bulutlar içinde görür ve bu durumu rasyonalize etmek için en olmadık tuhaflıkları fikri hakikatlermiş gibi önümüze sürer. Ben bu duruma doğrudan doğruya züppelik diyorum. Üstüne üstlük, züppelik taklit edilen bir şey değil, garip ama tuhaf bir ontolojiye de sahip.

Uzun yıllar önce çok genç bir ergen iken Sigmund Freud'u içten içe sadece kendime ''acıdığım'' için okuyordum. Amacım kendimi, kendim için anlaşılır bir özne haline getirmekti. O '' her kişi/birey, kendi toplumsal pratiğinin toplam ürünüdür'' dedikçe benim kafam karışır ve bu toplam pratik olgusunu gereğinden fazla genellemeci bir açıklama olarak algılayıp, ona yorgun bir kuşkuyla yaklaşırdım. Varlığımızı bizim nezdimizde anlaşılır kılan daha basit 'temeller', 'özler' arayışım sanki daha doyurucu daha tatminkar bir bilimsel yol varmış gibi, beni başka alanlara fırlatır ve Freud'u yanlışlayacak kimi metinleri oburca didikler dururdum ama  bir türlü de işin içinde çıkamazdım.

''Bir insanı tanımanın en güvenilir yolu onun yaşam deneyimini bilmektir'' ifadesiyle karşılaştığım günü şimdi gibi hatırlarım. ''Özellikle de hayatını nasıl kazandığını bilmek, o insanı tanımak için en etkili kilittir'' belirlemesi, Freud'u o andan itibaren başucu rehberlerimden biri haline getirdi. Bir insanı konuşmasından, oturmasından, kalkmasından hareketle, bu göstergelere bakarak tanıyamayız. Belki bütün bunlar küçük birer intibaya dönüşebilirler ama asla o insanı tanımamıza bütünüyle imkan sağlayamaz.

Hayatta olup bitenler için sevgi bizim için merkezi bir ilişkiyse, sevgini içeriğini şekillendiren, ''bilgi, ilgi ve sorumluluk'' kavramlarıyla tanışmışız demektir bu. Bilgi, ilgi ve sorumluluk çok doğal olarak bizi eşitlikçi bir zemine taşır ve o zemin daha dengeli dostlukların temelini atar. Hayatın ancak sevgi içinde bir anlama sahip olduğunu idrak eden birey, ötekiler ile dengeli ilişkiler kurar. Toplumsal çıkarlara da ideolojik inançlara da aynı dengeli tutum içinde yaklaşır.