Bir Dönemin İzleri ve Apocu Hareket (PKK)!

"Sevgim Fırat Öfkem Ararat"

Şükrü Gülmüş, anıları Cilt 2.

Kürdistanlı siyasal kadroların anılarını yazması çok önemlidir. Bu anıların Kürtçe olması daha da önemlidir. Çünkü Kürt ve Kürdistan siyasi tarihine katkı sunması açısından, Kürtçe yazılan anılar, eserler, Kürdün malıdır, Kürdistan'ın malıdır ve bu tarihin yarınki Kürt çocuklarına miras kalacak eserlerdir.

Şükrü Gülmüş, anılarını Türkçe yazdı. Şimdiye kadar iki cilt olarak Türkçe çıktı. Bu elbette Ş. Gülmüş'ün tercihi. Bu konuda ona söylenecek söz, kanımca onun da bildiği sözdür. Onun için bunun üzerinde durmayacağım.

Ama şunu belirtmeden de edemiyeceğim: Keşke Ş. Gülmüş anılarını Kürtçe yazsaydı ve ben de bu anıları Kürtçe değerlendirseydim. Bu beni ve bir çok Kürt, Kürdistanlıyı memnun ederdi. Malesef Ş. Gülmüş'ün anıları Türkçe çıktı ve kitapların Türkçe olması nedeniyle, kitapları üzerinde düşündüğüm değerlendirme ve bazı eksikliklere işaret etme çabalarım da Türkçe olacak. Buna beni zorlayan, mecbur kılan en önemli neden, kitap üzerinde çalışmam, kitabın Türkçe yazılmış olması. Bu konuda benim bu çalışmamı okuyacak her Kürt insanından üzür dilerim. Bu özür bir Kürt milliyetçisi için zorunlu bir özürdür. Çünkü düşmandan kendimizi korumak istediğimiz kadar, onun dilinden de kendimizi korumak zorundayız. Ama görünüyor ki bu iş o kadar da kolay değil. Neyse, sorunu uzatmadan esas konuya geçeceğim.

Ş. Gülmüş'ten anılarını istediğim zaman ve sağolsun gönderme nezaketinde bulunarak, kitaplar elime geçtikten sonra; bir de sohbetimiz oldu. Anıların geçtiği yıllar ve benim de o bölgenin bir siyasi insanı olmam açısından "kitaba iyi bak ve kitapla ilgili bir şey yazar, olaylarla ilgili ekleme yapmak istersen, söz, kitabın ikinci baskısına ekleyerek basacağım" dedi. Ben de bu vesileyle, bu tarih kesitine karşı kendimi sorumlu hisettim.

Böylece bu değerlendirmeyi yapma işi (siz görev deyin), anılarını okuma ile birlikte pratiğe de geçti.

Konu çok geniş- detaylı ve bir o kadar da önemli. Bu konuda, o tarih kesiti ve sonrası ile ilgili, PKK hareketi ve bu hareketin ortaya çıktığı günden bu güne kadar, PKK sistem olarak nedir, nasıl gelişti ve bu güne geldi?

Alanlarda PKK saldırılarına maruz kalan Kürt hareketleri, Kürt insanı ve bu çalışmada, bu hareketin ilişkileri ile ilgili, arka plandaki sistemle ilgili sorunlara ışık tutma amacını güttüm.

Ben Ş.Gülmüş'ü 1976'dan beri tanıyorum. İlk kez Mardin Botan Kitapevinde Ş. Gülmüş ile karşılaştım ve o gün yanında Hikmet Fidan da vardı. Her ikisi de cana yakın, sıcak dost ve içten insanlardı. Tabir yerindeyse Kürtçüydüler. Dost olduk. Komal Yayinevi'nin kitaplarını, Rizgari dergisini takip eden, tartışan ve sempatiyle bakan dostlardı.

Ş.Gülmüş ve Hikmet Fidan'la zaman zaman karşılaştık, sohbet ettik ve tartıştık. Hoş o dönemde Bütün Kürt gençlerinin durumu ve ilişkileri bu denli cana yakın ve içtendi. Su arar gibi bilgi arar ve paylaşırdık. O dönemde Kürt okuyucu çok, ama kitap yoktu. Şimdi tersi bir durum var. Kürt ve Kürdistan'la ilgili çok eser var, yazı makale var, ama okuyucu yok denecek kadar az.

Botan Kitapevi'ni Nuri Özer (Nurî Özer, Diyarbakır 1.Nolu Cezaevi girişi ve Apocuların işkencesine maruz kalma ile ilgili bilgi , Ş.Gülmüş'ün 2.cilt'e var) çalıştırıyordu ve bu kitapevi, biz Kürt gençlerinin bir adresi, uğrak yeri ve bilgi kaynağı durumundaki Mardin'in tek kitapevi idi.

Bu yıllar hızlı ve fırtınalı yıllardı. Ben 21 Newroz 1976 Mardin mitinginden sonra, bir dönem Mardin'den ayrıldım ve 1977'nin başında tekrar geri döndüm. Aşağıda bu kesitten sonra olayların anlatımlarında yeteri kadar bilgi var.

Biraz daha Ş. Gülmüş ve Hikmet Fidan'la ilişkilerime değinmek istiyorum:

Davamızın Diyarbakır Sıkıyönetim Mahkemelerinde görülmesi karariyla birlikte, 1984 Ocak Direnişi'den sonra, ben de Diyarbakır 5'Nolu cezaevine bir grup arkadaşla geldim. Yine, burada Ş. Gülmüş ve Hikmet Fidan'la karşılaşma şansım oldu. Daha sonra Ş.Gülmüş başka cezavine, Ben ve H. Fidan da 320 kişilik kalabalık bir grupla 1988'de, önce Eskişehir Hücre Cezaevine ve oradan da, 1989'da Aydın cezaevine taşındık.

Bu sürgün sürecinde H. Fidan'la birlikte iki büyük açlık grevi eylemine katıldık. Biri 40 gün ve diğeri 52 gün süren eylemlerdi. Hücrelerde ve revirlerde, hastanelerde yan yana olduğumuz zamanlarımız da oldu. H.Fidan, son derece sakin, çok konuşmayan, insana sıcak dostluk güveni veren değerli bir Kürt yurtseveriydi. Bu arkadaş çıktıktan sonra, uğruna bu kadar emek ve fedakarlık esirgemediği örgütü tarafından infaz edildi. Onu hürmetle ve yürekten saygıyla anıyorum.

Ş. Gülmüş ile de ayrı ayrı cezaevlerinde, ayrı örgütlerde de olsak, hep mektuplaştık. Birbirimizi bulunduğumuz cezaevleri ve ortak dostlarla ilgili bilgilendirdik. Eylemler, ölümler, acılar ve sevinçleri zaman zaman paylaştık.

Daha sonraki karşılaşmamız ise sürgün yılları ve Almanya'da oldu. Ş. Gülmüş benden önce Almanya'ya gelmişti ve ağır bir ameliyatla ciğer nakli olmuştu. Durumu kritikti. Ben 1996'da Almanya'ya geldiğimde, ortak dostlar vesilesiyle izine rastladım. Yerleştiğim şehirde kısa süre sonra da buluştuk ve görüştük. Bana misafir oldu, beraber ortak dostlara gittik ve ziyaret ettik.

Bu yıllarda Ş.Gülmüş PKK'den ayrılmıştı. Yazıyordu ve her çıkan kitabını da sağolsun bana gönderiyordu. Kısaca, Ş.Gülmüş ile dostluğum bu makaleyi yazdığım güne kadar sıcak bir şekilde sürdü, sürüyor.

Şimdi Şükrü Gülmüş'ün 2. Cilt anı Kitabına dönelim!

"Sevgim Fırat Öfkem Ararat"

Önce bazı pasajları vereceğim.

Ş. Gülmüş, Abdullah Öcalan'ı anlatırken:

"Veysî Badek (Hüsnü amcanın oğlu)"

"Bu adam kim bilmiyorum, ama kaşığın sapına öyle bir yapışıyor ki? Sofrada ne varsa silip süpürüyor. Belli ki bu ilerde büyük adam olacak; ama korkarım ki hepimizin başını yakacak"(!) (2.cilt.s.103) demiş.

Bir çocuğun Xurs köyünde, "asker geldi" diye köye haber vermesi üzerine, köyde misafir olarak kalan A. Öcalan'a da korumalarla dağa çıkması önerilir. Burda Ş.Gülmüş'ün aktardığı bir gözlem var:

Dağa tırmanışta, bir süre sonra A.Öcalan tıkanır ve pes eder;         

"Tamam. Bu iş buraya kadar! Daha fazla çıkamam. Gelsin askerler teslim olacağım!"(c.2.s.113)

Öcalan'ın bu sözleri üzerine korumalar; "Ne askeri, ne teslim olması be adam? Biz seni sırtımıza yükler yine çıkarırız. Teslim olmak da ne demek. Yürü!..."ags.

Daha sonra bu korumalar Ş. Gülmüş'ü sıkıştırır ve Emin (Mehmet Emin Aslan) adında biri Ş. Gülmüş'ü zorlayan sorularla; "kim bu adam, biz kimi koruyoruz?".

Ş. Gülmüş'ün aktarımına göre; korumalardan Emin'in bu zorlamaları karşısında, Ferhat'ın (Ferhat Kurtay) bile haberi olmayacğına dair söz aldıktan sonra, Ş. Gülmüş; "Bu Abdullah Öcalan" diye açıklama yapar.

Küçük Emin (Mehmet Emin Aslan. Ki iki Mehmet Emin Aslan olduğu için, birinin önüne "küçük" kelimesi getirilmiş) diye isimlendirdiği kişi "neee" diye tepki göstererek;

"Tüh, bize bu ödlek mi liderlik edecek. İzin ver de kafasına bir kurşun sıkayım da bitsin bu iş! Daha büyük haltlar eder"(c.2.s.115)

Öcalan, Ş. Gülmüş'ün evinde de kalmış.Yine Ş. Gülmüş'ün aktarımına göre: evde misafirkalan kişinin kim olduğu ile ilgili kendisi ve Eşi (Xacê) arasında bir diyalogtan bahseder. Sohbetin sonunda aktarıma göre, Xacê gözlemleri ile ilgili "baklayı ağzından çıkarır" ve direkt:

"Ama tuhaf bakışları vardı, insana güven vermiyordu, insan korkuyordu ondan" diyerek,

"Sana doğrusunu söyleyeyim mi?"

Tabi

"Ben bu Apo'yu hiç sevmedim." der... C.2.s.118)  

Ş. Gülmüş, "Sevgim Fırat, Öfkem Ararat" adlı anı kitabının ikinci cildinde A. Öcalan ile ilgili izlenimlerinin bir başka bölümde gözlemlerini anlatırken;

"...Öcalan daha önce de Mardin'e gelmişti. O zaman istasyon'da, öğretmen lojmanında görüşmüştük. Beni ve Hikmet'i (Hikmet Fidan- Hapishaneden çıktıktan sonra, PKK'nin legal partisi içinde çalışıyordu, örgüte ters düştü ve öldürüldü. Cenazesi günlerce sahipsiz kaldı, partisi bile kaldırma cesareti gösteremedi) istemişti. Kesire ile beraberdi. Bana kesire'yi nişanlısı olarak tanıtmıştı. Doğrusu Kesire de Öcalan kadar itici, soğuk ve buyurgan bir tavıra sahipti. İkisine de içim ısınmamıştı. Hikmet ile Öcalan epey bir sohbet etmişlerdi. Hikmet kolay kolay ikna olmuyordu. Demek ki Öcalan 'bir de onunla ben konuşayım' demişti"(C.2.s.96)

Öcalan'nın Şükrü Gülmüş ile yaptığı görüşmede, Ş. Gülmüş’e yaptığı eylem önerisi ile ilgili de Ş. Gülmüş bir belirleme yapıyor ve açıkça diyor ki;

"...Lakin Öcalan bir nevi Atatürk ve Topal Osman misali davrandığından yapamadım. Üstünde de durmadım." (c.2.s.97)

Şükrü Gülmüş, Apocu hareketin diğer Kürt ulusal hareketlere karşı saldırgan ve provokatif tavırlarını da şu cümlelerle ifade ediyor. Mardin ve çevresini kastederek:

"Bu yerlerde zaman zaman küçük çaplı kavgalar olsa da, genelde henüz ciddi bir sorun yoktu. O kavgaların bir sebebi olsa da, bunun bizim arkadaşların sekter tutumlarından kaynaklandığı bir gerçekti. Çünkü bizde ne tartışma kültürü, ne dayanışma kültürü, ne de ikna kültürü vardı. Varsa yoksa bizim için şiddet vardı. Yumruklarımızı sıkar, her sorunu şiddetle çözmeye çalışırdık. O nedenle kavgaların çoğunda bizler haksız taraftık. Ee, birilerinin ortayı bulması gerekiyordu ki, onu da genelde ben üzerime alıyor, araya girerek durumu düzeltmeye çalışıyordum. Çünkü bizler neredeyse her grupla sorunluyduk ve sanırım kavga etmediğimiz tek bir grup yoktu."(c.2.s.122)

Ş. Gülmüş, KD veya UKO'cuların PKK'ye dönüşmesi ile ilgili de bir paragraf açıyor ve diyor ki:

"O ara, -1978'in 27 Kasım'ında- Abdullah Öcalan liderliğinde, Lice'nin Fis köyünde bir toplantı yapılmış ve orada toplananlar PKK (Partiya Karkerên Kurdistan) adında bir parti kararı alınmıştı. O toplantıda A. Öcalan genel başkanlığa seçilmiş, Cemil Bayık ve Şahin Dönmez de başkan yardımcılığına... Merkez Yürütme'ye ise Mehmet Hayri Durmuş, Halil Öcüt (Baki Karer) ve Duran Kalkan getirilmişti. Kesire Öcalan ve Mazlum Doğan ise orada MYO'nun (Merkez Yayın Organının) sorumluluğuna atanmışlardı."(c.2.s.68) ve özellikle şu notu düşürmeyi de unutmuyor;

"Benim bu gelişmelerden haberim olmadı. Doğrusu böyle bir toplantıya ne davet edildim ne de çağrıldım. Aksine öyle bir toplantının gerçekleştirildiğini oldukça geç bir zamanda duydum.." (c.2.s.68)

Ş. Gülmüş'ün, Kürt örgütlerine yönelik saldırılar ve kavgalarla ilgili bu yorumu, basit bir dille kayda geçiyor. Ama açmıyor ve kendisi o dönemde Mardin bölgesinde sorumlu olmasına rağmen, kendini bu sistematik saldırıların dışında tutuyor.