Huzursuzluğumu nasıl maskeleyebilirim

Fotoğraf: Arşiv Fotoğraf: Arşiv

Buraya hangi hayallerim sonrasında geldiğimi bilmiyorum. Uzun süredir sakin ve huzurlu dokunuşların kalbimden çok uzaklara düştüğünü biliyorum. Yaşlılığın ağır yükü ve kasveti de hiç yardımcı olmuyor bana. Diyarbakır surlarının toplamından daha büyük bir şatonun her odasından kovulduğumu bilmek ve sadece bu bilgiyle yaşamak teskin etmiyor kelimelerimin huzursuzluğunu. Zalim avcılar tarafından hain bir tuzağa düşürülmek üzere ormanın en tekin olmayan gölgelerine bırakılmış bir beyaz tüylü tavşan ürkekliği, damağımı kurutuyor. Yaşlandığımı biliyorum, kovulduğumu da ama bununla nasıl başa çıkacağımı bilmiyorum.

Geriye dönüp zamanı çılgınca savuran o genç delikanlıya bakınca içim acıyor. Keşke zamanın içinden geriye doğru ilerleyip o sorumsuz genç adama ‘’yapma’’ diyebilseydim. Yapma çünkü ‘’Yaşlılığımın huzurunu’’ kaçırıyorsun. Doğal tavrın bu olmadığını biliyorum. Ama yine de denemek isterdim. Nesnelerin dış dünyada bizden bağımsız olarak var oldukları ve bizim bu nesnelere ilişkin bilgilerimizin genelde güvenilir oldukları yargısına çok da güvenmemesi gerektiğini usulca fısıldardı kulağına. Şimdilerde sıkça başkalarına söylediğim gibi ‘’Bunu kulağına küpe yap evlat‘’ derdim. Eğer dış dünyaya dair bilgilerin, senin bildiklerinden ibaret olduğunu sanırsan kaderin yalnızlıktır.

Hayallerim kendilerini sorusuz sualsiz doğru varsaydıkları için, bugün gözlerimdeki yalnızlık sadece hüznün yağdığı kıraç bir ormanı andırıyor. Bu durumda neyden açık seçik ve kesin emin olabilirim ki? Gözüme çarpan hiçbir şeyden emin olmasam, içimde kasım fırtınalarını andıran yanıtsız sorular bir anafora dönüşse bile, fiilen tecrübe ettiğim yalnızlıktan bir yanılsama olsun olmasın, emin olabiliyorum artık.

Yalnızlık elbette sadece yalnızlığın bilgisidir. Buna bir duygu demek, hadiseyi fazlaca hafife almak olur. Gel gelelim ister duygu diyelim ister durumun bilgisi, bunlardan birine karar vermek sorunu çözmeye yetmiyor. Çünkü zihnimizin geçmişten bugüne kadar, büyük bedel ve çabalarla biriktirdiklerinin içeriğini taradığımızda, hemen her şeyin rastlantısal akışın, kaotik bir bilinç akışının ötesinde başka da bir şeye rastlayamayız. Geçmiş, tecrübelerin de faydası olmaz. O zaman yalnızlığı bunun üstünden açıklamak da pek doğru görünmüyor.

O halde içimde bu acı niye canımı yakmaya devam ediyor? Her fırsatta sivri dişlerini neden etime batırmaktan bunca zevk alıyor? İnsanların duygularının tahmin edilemez biçimlerde ve tahmin edilemez nedenlerle değişebileceğine çoğu kez tanık oldum. Ama içten içe bu cehennemsi ateşle nasılda kavrulduklarını ve güneşte kalmış et parçası gibi içten dışa doğru nasıl çürüdüklerini hiç tahmin etmemiştim. Bunu tahmin etmek ve yaşamak hayatıma nasip oluyor.

Alain De Botton’nun ‘’Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştir’’ kitabını okurken, her okumadan yaptığım gibi beni etkileyen kimi cümleleri not etmiştim. Dün notlarımı karıştırırken, o cümleye rastladım:

“Yaşlandıkça bizi seven insanları onlara gösterdiğimiz aşırı ilgiyle öldürüyor; içimizde sürekli uyanan huzursuz edici şefkat duygusunu onlara da bulaştırıyoruz”

‘’Huzursuz edici şefkat duygusu’’ ve aşırı ilgi, derinden derine hissedilen yalnızlığın, sevgi giysileri içinde dışa vurumu olabilir mi? Kendi adıma konuştuğumda ben böyle bir tecrübenin ürünüyüm diyemem. Bütün ömrüm boyunca bu kadar yakınlığı içilen, keyifli bir şarap yudumu sonrasında, ulaşılan rahatlığı, onu hissederek rahatça yapamadım. Bu duyguyu hiç hissetmedim. Yakınlaşmak hep büyük bir sorunmuş gibi göründü bana. Belki de yalnızlığı büyüten ve bir süre sonra içinden çıkılamaz hale getiren de bu yaşanmamışlıkların, ertelenmişliklerin toplam feryadıdır.

Kendimi Kürt Romancı Şener Özmen’in kitabına verdiği ad, ‘’Huzursuz gramer’’ gibi hissediyorum.