Rojava’da yeni ihanet mi, Amerikan Realpolitiği mi?

Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından 20 Ocak’ta Efrin’i Kürt güçlerinden almaya dönük başlatılan Zeytin Dalı Harekatı’nın kuşkusuz bölgenin hava sahasını kontrol eden Rusların oluruyla gerçekleştiğini bilmeyen yoktur.

O tarihlerde Rusların, başını YPG’nin çektiği Kürt güçlerini koruyacağı yönündeki inanç salt PYD ve silahlı güç YPG tarafından dillendirilmiyordu, aynı zamanda Türkiye’den de birçok uzmanın ortak kanısıydı. Fakat çok geçmeden görüldü ki Putin Rusyası, Türkiye’yi Batı’dan koparmak ve kendi Avrasyacı eksenine dahil etmek için yeri geldiğinde kendine bel bağlamış Kürtleri ikinci plana düşürmekten geri durmayacaktı.

Esasen Rusya’nın Türkiye’ye dönük adeta bir saplantı haline getirdiği kazanma, kendi Avrasyacı eksene eklemleme hedefi, planları hiçbir zaman son bulmadı. Aksine  Türkiye’yi kazanma çabaları, Bolşevik Devrimi’nin mimarı Lenin iktidarında ve sonrasında kesintisiz şekilde günümüze kadar diri tutulan bir politika oldu. Milli Mücadele yıllarında Lenin’in Atatürk ile yakınlaşma çabaları ve bu çabaların da etkisiyle henüz o dönemlerde en az iki kez Kürtlerin Sovyetler tarafından yarı yolda bırakılmaları, dönemi bilen birçok uzmanca hemfikir olunan bir gerçek.

Üstelik bu çabalar, 2. Dünya Savaşı sürecinde iktidarı ele geçiren Stalin döneminde de etkin şekilde sürdürülmüş, Türkiye’yi Batı’dan koparıp kendi yanına çekme çabaları neredeyse kesintisiz şekilde günümüz Putin iktidarına kadar sürüp gelmiştir. Bu nedenle olacak ki Rusya Devlet Başkanı Putin, birkaç gün öncesinde Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’a gönderdiği yeni yıl mesajında iki ülkenin Avrasya’da güvenlik ve istikrarı güçlendirmek amacıyla işbirliğini sürdürmesinin vazgeçilmez olduğu mesajını vermesi boşuna değildi.   

Dolayısıyla tarihsel zeminde mesele ele alındığında Rusya’nın Efrin’de Rojava Kürtlerini Türkiye’nin saldırılarına karşı savunmasız bırakması anlaşılırdır. Anlaşılır olmayan Rojava Kürtlerinin ve Türkiye’deki Kürt aydın ve siyasilerinin tarihsel zeminden yoksun yaklaşımlarla Rusya’nın bu politika değişikliğini anlamakta zorluk çekmeleriydi. Hatta ilginçtir ki bu çevreler, ihaneti Ruslardan çok Amerikalılardan bekleme hatasına düşmüşlerdi. Oysa Rusların Efrin konusunda böyle keskin bir tutum değişikliğine gitmesinin temelinde ne Türk dostluğu vardı ne de Kürt düşmanlığı; temel neden Rusya’nın bölgedeki çıkarları açısından Türkiye’yi Kürtlere tercih etmenin onlar açısından daha reel ve menfi olmasıydı.

Minbic önemli bir dönüm…

Yaklaşık 6 aylık yoğun bir kuşatmadan sonra Efrin’in TSK ve kontrolündeki ÖSO bileşenleri tarafından ele geçirilmesinden sonra gözler Fırat’ın doğusuna ama özellikle Fırat’ın batısında hala YPG kontrolünde kalan Minbic’e çevrilmişti. Oysa Efrin’in güneydoğusunda bulunan Tel Fırat bölgesi de YPG kontrolünde bulunduğu halde, Rusya tarafından bu bölgeye TSK’nın inmesine izin verilmemiş, bu nedenle yazının kaleme alındığı tarihe kadar da bölge Kürt güçlerin kontrolünde kalmıştır. Suriye Demokratik Güçleri (SDG) kontrolünde bulunan Minbic’i adeta takıntı haline getiren Erdoğan iktidarının YPG kontrolünde bulunan Tel Rıfat’tan hiç söz etmemesi oldukça manidardır.

Efrin’in ele geçirilmesinden sonra Erdoğan iktidarının yeni hedefi olarak Minbic’e yönelmesi ve Amerikan ordusunun koruması altında bulunması nedeniyle Trump yönetimine siyasi baskıyı arttırması karşısında Pentagon’un daha düne kadar Ankara’ya taviz vermeme görüntüsü, Kürtlerin genelinde yine bir güven duygusu oluşturduğunu söylemek mümkündü. Çoğu Kürt siyasetçisi ve aydını, gerek IŞID ile mücadele eden en etkin aktör olması gerekse de İran’ın Şii yayılmacılığına karşı güçlü bir tampon vazifesi görmesi nedeniyle Amerikalıların Rojava Kürtlerine karşı Ruslar gibi aynı hataya düşmeyeceğini güçlü şekilde dillendirmesi bu kanıyı güçlendiren doneler idi.

Beyaz Saray’a karşı duyulan bu güvenin elbette makul nedenleri vardı. Zira Amerikan dış politikası üzerinde yönlendirici etkisi olan Pentagon’un IŞİD tehdidi ile daha büyük tehdit olarak gördüğü İran yayılmacılığına karşı sahada Suriyeli Kürtleri güvenilir partner olarak görmesi bu inancı destekliyordu. Sahiden de IŞİD ile savaşta Kürtler, Pentagon’un askeri desteğini boşa çıkarmamış, örgütün ciddi oranda güç kaybetmesinde en büyük paya sahip olmuştu.

Oysa Pentagon’un aksine Trump yönetiminin kaygıları da planları da oldukça farklıydı. Başından beri bir tüccarın kaygılarının dışına çıkmayan Trump’ın Wilson ile özdeşleşen ve özgür dünyayı koruma, demokrasiyi geliştirip yaymaya dayanan ne Amerikan idealizmi ile ilgili bir derdi vardı ne de Rusya’nın yahut İran’ın yayılmacılığına karşı bir tehdit algısı. Üstelik ABD desteğini arkasına alarak Suriye topraklarının üçte birini IŞİD’ten temizleyen ve Fırat’ın doğusunda kontrolü tamamen sağlayan YPG ile çatı örgütü SDG’nin akibetini düşünecek bir duygu dünyası da yoktu Trump’ın…

Onun düşündüğü ve planladığı tek şey, geçici askeri kazanımları soslayıp Amerikan askerlerinin evlerine dönmesini siyasi bir kazanca çevirmek ve Amerikan ekonomisi üzerinde ciddi baskı oluşturan askeri harcamaları minimize ederek, ekonomiyi güçlendirmekti. Yalnızca bununla da sınırlı değil. Kamuoyunun yakından izlediği gibi seçildiği tarihten bu yana Trump’ın iç siyasette sürekli başını ağrıtan gelişmelerin meydana gelmesi zaten dış politikaya uzak siyasi kişiliğinin Ortadoğu gibi sorunlu ve uzak coğrafyalara olan ilgisizliğini arttırıyordu. Bilindiği gibi Trump’ın eski avukatı Michael Cohen ile Eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Michael Flynn’in suçlu bulunması ve savcı Robert Mueller’in 2016 ABD Başkanlık Seçimi sürecine Rusya’nın müdahalede bulunduğu iddiasına dönük davanın peşini bırakmaması Trump’ı iç siyasette oldukça zorlayan meseleler olarak güncelliğini korumaktadır.

Suriye ve Afganistan ile ilgili son günlerde giderek ayyuka çıkan Beyaz Saray ile Pentagon arasındaki çekişme, Trump’ın Suriye’den ABD askerinin çekilmesi ile ilgili kararı imzalamasıyla yeni bir safhaya evrildi. Elbette evrilen bu yeni safya Rojava Kürtlerinin yararına olmadı. Aksine Pentagon’un ve Cumhuriyetçi senatörlerin tüm girişimlerine rağmen kararından vazgeçmeyen Trump’ın Rojava’yı Erdoğan iktidarına adete altın bir tepside sunmuş olması, Kürtler ile onları destekleyen çevrelere soğuk duş etkisi yaptı. Esasen bu kararla Amerikan yönetimi, güvenilmezliğini bir kez daha ortaya koymuş oluyordu ki bunu da en anlamlı dile getiren koalisyonun bir diğer ortağı Fransa idi. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un ABD’yi kastederek bir müttefikin güvenilir olması gerektiğini söylemesi, ABD’nin dış ımajının yeniden sorgulandığını gösterdi. Fransa’nın akabinde Almanya ve İngiltere’nin de aynı yönde açıklamalar yapması ise Trump yönetimini kararından vazgeçirmeye yetmedi.

Rojava’nın geleceği belirsiz…

Geride bıraktığımız 2018’de Rojava merkezli gelişmeleri kısaca bu şekilde özetlememiz mümkün.

Ortadoğu gibi oldukça devingen bir coprafyada sahadaki gelişmeler de haliyle sürekli değişebilmektedir. Bunu da son günlerdeki baş döndürücü gelişmelerden anlamak mümkündür. Türkiye’nin kontrolünde hazır bulundurduğu ÖSO silahlı gruplarıyla Minbic’e yönelmesi ile YPG’nin çağrılarıyla Suriye rejim güçlerinin soluğu kentin dış bölgelerinde alması bir anda oldu. Her ne kadar Türk yetkililer, bu gelişmeleri teyid etmediklerini, kapsamlı operasyonda kararlı olduklarını dillendirse de Rusya’nın üst düzey yetkililerinin Suriye rejim güçlerinin Minbic’e konuşlandığını teyid etmesi ve bundan memnuniyet duyduğunu açıklamaları Ankara için kötü bir sürpriz oldu.

Kısa zaman diliminde gerçekleşen gelişmeler, bunlarla da sınırlı değil. Rojava Kürtlerini rahatlatan bir diğer gelişme ise ABD’den geldi. Başkan Trump’a yakınlığıyla bilinen Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham’ın başkanla gerçekleştirdiği görüşmeden sonra başkanın askerlerin Suriye’den çekilmesinin daha geniş bir zamana yayarak gerçekleşeceğini söylemesi ve Rojava Kürtlerinin korunacağı teminatını verdiğini belirtmesi bölge Kürtlerini bir nebze daha rahatlattı. ABD askerlerinin Suriye’den çekilmesi konusunda yeni bir takvimin belirlenerek bunun daha geniş bir zamana yayılması bölgede olumlu bir hava estirse de Senatör Graham’ın açıkladığı Rojava Kürtlerinin korunması noktasında gereğinin yapılacağı bilgisi hala belirsizliklerle doludur.

Bu gelişmeler meydana gelirken ajanslara Esad rejimi ile Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) arasında görüşmelerin olduğu haberi düştü. Bu görüşmelerin etkisi ile olacak ki, BAE, 7 yıl aradan sonra Suriyede’deki büyükelçiliğini yeniden açma kararı aldı. Bundan daha önemlisi İsrail'e yakınlığıyla bilinen Debka sitesinin haberi gündeme bomba gibi düştü. Sitede yer verilen habere göre Mısır ve BAE, Minbic başta olmak üzere Türkiye Rojava sınırı ile Rojava Irak sınırına asker konuşlandıracağı kararı aldığını iddia etti. Bu iddianın doğruluğu ilerleyen günlerde netlik kazanacak olsa da bu kararın arkasında ABD’nin mi olduğu yoksa Esad yönetimi ile ilgili Arap ülkelerinin görüşmeleri neticesinde mi alındığı merak konusu.

Sonuç olarak zorlu aşamalardan geçerek ve  önemli kazanımlar elde ederek bugüne gelen Rojava devriminin bu kazanımları koruyup koruyamayacağı küresel ve bölgesel güçlerin oynayacağı role bağlıdır ve dolayısıyla bilinmezliklerle doludur. Fakat şu artık net olarak bilinmektedir ki, milliyetçi Arap temeller üzerinde vücut bulan Suriye rejimi, değil federalizm, özerklik taleplerinde dahi Kürtlere taviz verecekmiş gibi görünmemektedir. Rusların bu yönde Suriye yönetimine uyguladığı baskı, olumlu netice verir mi bunu zaman gösterecektir.

Türkiye ise kuruluşundan günümüze bir saplantı haline getirdiği beka korkusu ve bu korkuyu canlı kılan Kürt fobisini yenmiş görünmüyor, dolayısıyla Rojava’ya ve kazanımlarına karşı her fırsatta güç kullanma dürtüsünden fazgeçmeyecektir.

Rusya’ya gelince… Tıpkı İran’ın Kürt politikasında olduğu gibi geçmişte ve günümüzde Kürtleri ve Kürt sorununu gerektiğinde bölge ülkelerini siyaseten ve askeri açıdan zayıf düşürme aracı olarak görüp kullanmak dışında Rusların Kürtlere dönük derinlikli bir potikası olmadığı bölgedeki gelişmelerle daha da sabittir.

Rojava Kürtleri’nin içinde bulunduğu çıkmazın yine de en geçerli çözümü Batılı ülkelerden oluşan koalisyon güçleri ve bu gücün baş aktörü ABD’nin nihai olarak alacağı pozisyona bağlıdır. Elbette Cumhuriyetçiler ve Pentagon, Beyaz Saray’da oturan Trump engelini aşabilmenin bir yolunu bulabilirse.

*Yazılar BasNews Medya Grubu’nun kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.