Ortadoğu ve Kürtler üzerine

İçinde bulunduğumuz postmodern çağın en belirgin özelliklerinden biri de zamanın baş döndürücü hızda akıp gitmesi sanırım.

Hız ve geçicilik kuramını ortaya atarken Alvin Toffler, yalnızca değişimin uğradığı hızı kastetmemiş, kendi deyimiyle bu hızın insan ilişkilerinin dinamiklerine sızmasına da fırsat verildiğini ileri sürerek, insana ait tüm düşüncelerin, yaşam tarzlarının, ilişkilerin hız ve geçicilik sarmalı içinde kendini sürekli var eden bir devingenlik içinde gerçekleştiğini savunmuştur.

Küreselleşme sürecinin iletişim ve ulaşım alanlarındaki baş döndürücü gelişmelerle tüm gezegeni sardığı mevcut çağda, zamandaki hız ile insan ilişkilerindeki geçiciliğin coğrafyadan coğrafyaya değişkenlik gösterdiğini belirtmekte fayda var. Söz gelimi tarihi insanlık tarihi kadar eski Ortadoğu özelinde hız ve geçicilik olgusu ile yer küremizin herhangi tenha bir yerinde gerçekleşen hız ve geçicilik olgusu farklı yaşanabilmektedir.

Bu minvalden bakıldığında Ortadoğu’da gün geçmiyor ki tüm bölge sakinlerini ilgilendiren, etkileyen, sarsan olaylar vuku bulmasın. Neredeyse her yeni günde yeni bir gerçekliğe uyanıveriyorsunuz.

Irak Kürdistan merkezli son gelişmeleri yeniden gözlerimizin önüne getirelim ve yalnızca Kürtlerde değil tüm bölge halklarında oluşan şaşkınlığı hatırlayalım. Üstelik bu ve benzeri şaşkınlıkların her yeni günde piyango vurur gibi herhangi bir ülkeye herhangi bir halka isabet ettiğini göz önünde bulunduralım, sanırım şimdi Toffler’in kuramı, daha bir ete kemiğe bürünüyor bizler için.

Nedenleri, amaları, fakatları çok olan Güney Kürtlerinin uğradığı son hezimetin (ihanetin) bizlerde oluşan derin hayal kırıklıkları sıcaklığını koruyadursun, her felaketin içinde hayrın olabileceği inancıyla uğranılan son facianın içindeki menfi durumları görmeye odaklanarak, teselli bulmaya çalışıyoruz. Esasen yazımız için belirlediğimiz başlık bu nedenle anlam kazanıyor. Zira son günlerde zihnimizi meşgul eden nokta da biraz bu; uğradığımız felaketin içinde saklı kalan menfi durumları görebilmek ve en önemlisi mevcut tablonun kalıcı olmayacağını düşünerek her an yeni bir gerçekliğe kendimize hazırlamak gerektiği...

Olay soğudukça, zihnimize hakim olan duygularımız gerileyip aklımıza daha fazla alan bıraktıkça, gerek kendimizle ilgili gerek bölgenin diğer sakinleri ile ilgili daha net manzaralarla karşılaşabiliyoruz. En somut ve ironik örnek de öncesinde Güneyde bağımsızlık referandumu sonrasında gerçekleşen Kürt topraklarının işgaline dönük gelişmelerin Ortadoğu halkları üzerinde oluşturduğu etkilerdir.

Ortadoğu Kürtleri ile dünyanın farklı bölgelerine yayılmış Kürt Diasporası’nın bağımsızlık referandumu sürecinde yaşadığı heyecanı, coşkuyu anımsayalım… Oysa bu coşkunun madalyonun diğer yüzü gibi göz ardı ettiğimiz başka bir boyutunu taşıdığını birçoğumuz göz ardı etmekte idi.

Yüzyıllık bir esaretin ardından Güney Kürtlerinin bağımsızlıklarını elde etmeye bu denli yaklaştıkları günlerde; yüzyıllık bölünme paranoyası ile Kürtlerin en ufak hak talepleri karşısında eli ayağı titreyen bölge halklarının korkuları da aynı oranda tavan yapmaktaydı. Kürtler belki de tarihte ilk defa birlik ruhunu ortaya koyarken; bölgenin egemen halkları, büyük oranda korku ve korkunun yol açtığı manasız, orantısız toplumsal bir kinle dolup taşmaktaydı. Elbette bu toplumsal kinin temelinde bölge devletlerinin ve kontrolündeki medyanın manipülatif (yönlendirici) etkisi fazlaydı.

Esasen Kürtlere dönük bölgenin egemen devletlerinin ve güdümündeki halkların ortaya koyduğu saldırgan söylemleri ve politikaları, sosyal bilimcilerce üzerinde çalışılmasına değer niteliktedir. Kürtlerin toplumsal hafızalarına kazınan bu gelişmeler bunlarla sınırlı değildi ne yazık ki! Zira referandumun hemen ardından gelen İran - Irak ortak işgalinin söz konusu egemen halklar nezdinde yol açtığı sevinç çığlıklarına yine büyük bir hayretle tanıklık edildi.

Sonra oturup, başınızı iki elinizin arasına alıp düşünüyorsunuz, nedendi bütün bu düşmanlıklar; üstelik dindaşları olan bir halka karşı, üstelik bu coğrafyada kendilerinden bile daha köklü bir halka karşı nedendi bu öfke patlamaları, bu düşmanlık histerileri, bu tahammülsüzlük takıntıları! Oysa Kürtler ne uzun tarihi geçmişlerinde ne de son yüzyıllık süreçte kendi hak mücadeleleri dışında ne kimseye bulaştılar ne de kimsenin varlığına zarar verecek bir eylem içerisine girdiler. Başka halkların, unsurların topraklarına, yaşam alanlarına tecavüz etmediler; kendi topraklarına sığınan, ayak basan unsurlarla bir şekilde ortak yaşamın temelini atmayı başarabildiler.

Zulmetmediler, zulme maruz kaldılar! İnkar etmediler, inkara maruz kaldılar! Asimile etmediler, asimile edildiler! Yağmalamadılar, yağmalandılar!

Kürtlerin bilhassa 18.yüzyıldan itibaren süre gelen bu onur kırıcı yalnızlıkları, elbet bu şekilde sürüp gitmeyecektir. Selahattin’in torunları yeniden tarih sahnesine çıkıp Ortadoğu’da barış ve huzur temelinde ortak yaşamı inşa etmeye ön ayak olacaktır. Lakin Kürtlerin toplumsal hafızalarına kazınan bu derin hayal kırıklıkları kolay kolay silinmeyecektir. Kürtlerin bu günlerde uğradıkları ihaneti ve hayal kırıklığını en iyi yansıtan, Rusların Çekoslovakya’yı acımasızca işgali karşısında bir özgürlük posterinde yazılanlar olsa gerek:

“Hiçbir şey öğrenmedik!

Hiçbir şey bilmiyoruz!

Hiçbir şey anlamıyoruz!

Hiçbir şey satmıyoruz!

Yardım etmedik!

İhanet etmedik!

Unutmayacağız!”