DalKurd sezgi ve şüphe

“Bir şüpheyi yalnızca sezgi mi ortadan kaldırabilirdi? –Sezgi bir iç ses ise– ona nasıl uyacağımı nereden bilirim? Ve beni yanlış yola da sokmayacağını nereden bilirim? Çünkü beni doğru yola sokabiliyorsa yanlış yola da sokabilir…” böyle buyuruyor Felsefi soruşturmalar adlı kitabında Wittgenstein…

Sonra şüpheyi zihnimiz için daha karmaşık hale getirmek için kavramı daha da müphemleştiriyor.

 “Ama en azından aynı, aynı değil midir? Bir şeyin kendisiyle aynılığı, bize aynılık için şaşmaz bir paradigma sağlar gibi görünmektedir. Şunu demek istiyorum; ‘Burada çeşitli yorumlar olamaz artık. Karşısındaki şeyi gören biri, aynılığı da görür’. Yani iki şey, bir şey gibiyse, aynı mıdır? Ve bana bir şeyin gösterdiğini, iki şeyin söz konusu olduğu duruma nasıl uygularım ki?”

Şüpheyi sezgi ile karşılamak mümkün, zaten oluşmakta olan şey önce duyularımıza çarpar. Eagleton’nun dediği gibi ‘’Duyu organlarımız aslında eleştiri organlarımızdır.’’ Duyusal düzeyde hissettiklerimize yine duyusal düzeyde ilk reaksiyonu veririz.

Tartışmamız gereken şey şüphenin, şüphe olmaktan çıkıp bir vaka haline gelme durumudur. Eğer hissettiklerimiz artık avucumuzu yakan bir gerçekliğe dönüşmüşse, bu durumda hala sezgilerimizden medet umuyor olmamızın trajik anlamıdır. Olgu biçim değiştirmiştir. Bir başka kimlik kazanmıştır ama bizi algımız hâlâ aynı çerçevede kalmışsa vay halimize.

Bu durum iki olgusallığın birbirine yabancılaşması durumudur ki artık bu düzlemden bir çözüm ya da çözüm önce doğru tanılar çıkmaz. Çünkü varlığı başkalaşmış olgular birbirini tanıyamazlar. Körleşme tamamlanmıştır.

Bunca lafı bir araya getirmemin bir sebebi var şüphesiz! Bir maçta rakibin sizi yenme arzusu şüphe değildir. Bu düpedüz bir vakadır. Eğer sevgiliniz sizden ayrılmak için her şeyi yapıyor ve açıkça bu ilişkiyi bitirmek istiyorsa, artık sezgilerinizin işlevsel olarak size katacağı bir şeyi kalmamıştır. Durum sezgisel olmaktan çıkmış, ilan edilmiştir. Maç böyle bir şeydir. Herkes hazırlığını bitirmiş kapışmayı bekler haldedir ve hakemin ilk düdüğüyle taraflar arzularını gerçekleştirmek için harekete geçerler. Artık her şey somuttur, sezgi ya da şüpheye yer kalmamıştır.

Rakibin galibiyet arzusunu kursağında bırakmak için çok somut adımlar atmak elzemdir. Zira öyle yapmazsanız kendi elinizle rakibinizin arzularının gerçekleşmesine yardımcı olursunuz. Biraz daha oyun taleplerinin içine girerek, futbol oyun kavramlarıyla konuşursam, rakibin her hücum hamlesini bir biçimde karşılamak için harekete geçmeniz gerekir. Bu durumu ya bilinçli olarak siz seçerseniz ya da rakip, size bunu dayatır. Artık orta yol yok. Tereddüt yok. Kararsızlık yok; çünkü top dönmeye başlamış zaman da akmaya devam ediyor.

Galiba bütün mesele geleneksel “Defansif oyun sınırını” 10 metre ileriye almaya cesaret edip etmemekle alakalı. Defans sınırını 10 metre ileriye almadan, topun olduğu bütün bölgelerde, “Rakipten bir kişi daha fazla” oyuncu bulundurmak eğer mümkün değilse –ki değildir– geriye, avuçlarımızı gökyüzüne doğru açıp, mucizevî bir şeyler beklemekten başka bir şey kalmıyor.

Kolay olmayan bir işten söz ettiğimin pekâlâ bilincindeyim ama kolay olmayan şey ile mümkün olmayan şeyi birbirine karıştırmayalım. Özdeş şeylerden söz etmiyoruz. Kolay değil ama mümkün. Birini gülümseyip gülümsemediğini anlamak için, yüzüne bakmamızın yeterli olduğu söylenir, bu bir izlenim ama yeterli değil, o gülümsemeyi ‘taklit ettiğimizde’ anladığımız her neyse kabul görür.

Genel olarak  Kürt futbolu ve özel olarak hem  DalKurd, Amedspor ve diğer Kürt takımları defans hattını, diğer ve doğru bir deyişle oyunun gerisini ilerde sabitlemeden, oyuna dair akli şüpheleri ortadan kaldıramazlar. “Kendini açtığı söylenen” (aştığı değil) o oyunun içinde her zaman var olamazlar. Eğer skoru garanti edecek şey, şans, rastlantı gibi şeylerin yanı sıra esas olarak bir oyun modeline sahip olmaksa, o zaman o oyunu oynamak gerekli değil mi? Peki, ama nasıl?

 Son Chelsea zaferinden sonrası basın toplantısında Guardiola, zaferin stratejisini şöyle açıklıyordu: “Topun olduğu bölgede rakipten bir kişi daha fazla olmaya gayret ettik.” Guardiola’nın altını çizdiği strateji yeni futbol devriminin en temel paradigması. Bu paradigma oyun içinde nasıl inşa edilecek? Klasik anlamıyla o bir fazla kişi hangi bölgeden seçilecek ve topun olduğu bölgeye yollanacak. Bu kişi belirli bir kişi midir? Belirli ve sabit bir kişiyse, topun dolaştığı bütün alanları nasıl dolaşacak? Bu mümkün mü?

Tek bir oyuncunun topun seyrini izlemesi olanaklı değilse, geriye bir seçenek kalıyor, o da “bütün takımın” topun olduğu bölgeye yakınlaşması. Topun olduğu bölge tehdit alanıdır ve yeryüzünün eski/yeni bütün savunma stratejileri tehdidi etkisizleştirme üstüne kuruludur. O zaman topun olduğu bölgeye bir fazla kişi yollamak sanıldığı gibi ofansif bir strateji değil? Tehdidi etkisizleştirmek topa yakın olmakla mümkün hale geliyorsa, demek ki bu strateji defansiftir evvel emirde.

Oyunun ilerisini (ofans) ile oyunun gerisini (defans) yakınlaştırıldığında “aklı da yakınlaştırmış” olursunuz? Teknik adamların kaçtığı sırt döndüğü yer burasıdır. Çünkü bu yakınlaşma oyun örüntülerini zorunlu kılar. Yani örgütçü aklı devreye sokmak zorunlu hale gelir. Modern bir işbirliği, şaşmaz dakik ve doğal bir işbölümü ve daha da önemlisi modern tam zamanlı organizasyon kapasitesi sahne almak mecburiyetinde.

Elbette bu bir iş yükü ve şanstan çok kesinliğe yakın bir bilgiyi gerektirir. Öyle parçalı bulutu, üç bölgeli, sabit görevli kafanın basmayacağı bir zemindeyiz artık.

“Bir şey kendisiyle özdeştir… her şey kendi içine uyar da diyebiliriz. Şu renkli leke, beyaz çevresine uyuyor mu?’’