Devletin yeniden inşası mı?

Türkiye’de, tek parti iktidarı ve askeri darbe dönemleri dışında geçen zamanlarda, siyasi partiler tarafından kurulan hükümetlerin yetkileri sınırlıydı; devletin stratejisi gereğince temel siyasi kararlar, hükümetler üstü bir vesayet rejimi kurumu olan ve asker ağırlıklı MGK’ya aitti. Hatta yıllarca hükümetlerde görev almış bakanların bilmek bir yana, farkında bile olmadıkları ve ancak bir mafya operasyonu sonucu bir saunada ele geçtiği için varlığından haberdar olduğumuz “Milli Siyaset Belgesi” adlı gizli bir dokümanla her kurumun görev ve yetkileri belirlenmişti.

Adeta gizli bir Anayasa ile tesis edilmiş vesayet sistemine göre, Türkiye’de bir iktidar meselesi yoktu, iktidar, sokağın seçtiği sivil politikacılara bırakılmayacak kadar ciddi bir işti ve hükümet olmakla iktidar olmak aynı anlama gelmezdi. Dolayısıyla, hükümetler, yetkileri sınırlanmış iktidar kurumlardan biri olarak, gündelik hayata dair bazı rutin faaliyetler için görev yaparlar ve bazen ölçüyü kaçırdıklarında da, mevcut duruma göre, ya fiilen hükümete el koyulur ya da ayar vermek suretiyle müdahale edilirdi. Bu nedenle siyasette farklı görüşlere sahip olsalar da, partiler, iktidarı değil, hükümeti ele geçirme yarışı içerisindeydiler. Çünkü iktidar olmak, devleti de ele geçirmekle mümkün olduğu için, bunu başarmak; adeta bir devrim demekti ve yeni bir devlet inşa etmek gibi algılanırdı. Siyasi kültürümüz, devrim denince devleti ele geçirmek ve yeniden inşa etmek biçiminde şekillendiği için, bunun ancak darbelerle gerçekleşebileceği yönünde gelişmiştir.

Türkiye’de yüz yıldır sürmekte olan Cami ile Kışla mücadelesi, esas olarak, birinin iktidarı ve devleti ele geçirmeye çalışması, diğerinin de iktidarı elinde tutması biçiminde süren bir serüvendir. Tabii bu minvalde devleti ve iktidarı ele geçirenin, diğerini tamamen yok etmeye dönük bir politika izlediğini aşağıdaki alıntının mükemmel bir şekilde ifade ettiğini düşünüyorum.

"…Bir Türkiye" yaratılması, Cumhuriyet döneminde bir "dönüştürme" işlemi olarak algılanmıştır. Bu yaklaşım, "İki Türkiye"nin ancak onu oluşturan kutuplardan birisinin "dönüştürülmesi," diğerine benzetilmesi, direnenlerin marjinalleştirilmesi ve gelecek "nesiller"in yoğrulması ile yaratılabileceğini savunmuştur. Bu ise söz konusu hedefe toplum mühendisliği planlaması aracılığıyla ulaşılmak istenmesine neden olmuştur.
(...) Çünkü iki taraf da ‘diğeri’yle birlikte refah içinde yaşamaktansa, refahı azalsa da ‘diğeri’nin olmadığı bir ülkeyi hayal ediyor... Bu tuhaf hal, zaman zaman karşı tarafın baskıcı tavırlar yerine özgürlükçü tavırlar sergilemesinden rahatsızlık duymak gibi marazi biçimlere dahi bürünebiliyor. Çünkü böylece, gerçekte kendilerini yok etmek isteyenlerin bir süreliğine gerçek yüzlerini gizleyebildiklerine inanılıyor. Yani büyük sorunumuz şurada ki, taraflardan birinin başına yüz yıllık birikimin taşı düşse ve ‘bu böyle gitmez’ deyip gerçekten demokrat bir siyaset izlemeye karar verse, bu hiçbir biçimde inandırıcı bulunmayacak.”

(M. Şükrü Hanioğlu “İki Türkiye” nasıl ayrıştı ve kutuplaştı? 30 Temmuz 2017, SABAH)

Popülist ve mağduriyeti esas alan politikalarla, genelde dışlandığınız ve eritilmeye çalışıldığınız müesses nizamın iyi yönetilmediğini ve hatanın yöneticilerde olduğuna inanmak, tıpkı hantal ve kullanışlı olmayan bir aracın kusurunu kullanıcıda görmek gibi bir algıdır. Hükümet olduğunuzda, iktidarı da ele geçirdiğinizi zannediyor olabilirsiniz; ama iktidar oldum demekle kullandığınız aracın kusurları ortadan kalkmıyor. Önceki vesayet sisteminin size karşı uyguladığı yok edici politikaları sizler de sizden olmayanlara karşı uyguladığınız zaman, siz yeni bir devlet inşa etmiyor, sadece vesayeti ele geçirmiş oluyorsunuz.

Son yıllarda hemen her konuda fikir sahibi olan bazı “seçkin” kişilerin değişik başlıklarda da olsa hemen hemen aynı şeyleri söyledikleri rutin bir TV tartışmasında, AK Parti eski MKYK üyesi ve Sivil Dayanışma Platformu Başkanı Ayhan Oğan, CHP Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı ile tartışırken;

Şimdi biz yeni bir devlet kuruyoruz, beğenin beğenmeyin bu yeni devletin kurucu lideri Tayyip Erdoğan’dır” sözleri üzerine, Atıcı'nın "Ne demek yeni devlet? Mevcut devleti yıktınız mı?" sorusu üzerine, "Yapılan YAŞ toplantısı yeni bir Türk Silahlı Kuvvetleri'nin inşasıdır. Biz vesayet düzenini yıktık. 15 Temmuz'daki devlet içerisindeki odaklanmış bütün vesayet mekanizmaları darmadağın oldu. Bürokratik oligarşinin hâkim olduğu devlet sistemi bitmiştir. Şimdi halkın doğrudan belirlediği bir sistem geliyor. Bunun kurucu lideri de Recep Tayyip Erdoğan'dır. Siyasi görüşünüz ne olursa olsun, temel bir kimliği vardır 15 Temmuz'un. O kimlik de, milli ve yerli kimliktir. Yeni kurulan oluşumun misyonu ve vizyonu da budur." ifadelerini kullandı.

Kendisi, inşa edilen şeylerin yeni bir devlet değil, ama yerli ve milli Türkish Trump’ların yapmakta oldukları devasa binalar olduğunu; köprüler, yol ve hava alanı inşaatları olduğunu karıştırmış olmalı. Ele geçirildiği zannedilen devleti yönetmeye başlamalarıyla, yeni bir devlet inşa ettiklerini zannetmiş. 15 Temmuz ve YAŞ toplantısı kararlarını da bu “yeni devletin” kuruluşu ilan ederek, oldukça abartılı ifadelerle, başına iş açmış. 

Bütün bunların, her ne kadar hayli gürültü kopartmış olsa da, fazla ciddiye alınacak sözler olmadığını, devletin aynı devlet olduğunu, değişenin devlet değil, sadece vesayet sahibi olduğunu düşünüyorum. Ayhan Oğan, kendince doğru sandığı bazı yanlış şeyleri bile doğru ifade edememiş.