Göçmen ekonomisi: Boşluklara yerleşmek

“1 Milyon avroya evler yapıyorlar. Ev yani. Öyle pancurlar, kapalı evler hayalet gibi duruyor. Konya Kulu mesela. İsveç başbakanı oraya geldi. Orda kazanılan parayla yapılan evleri gördü, siz ne yapmışsınız falan dedi. Avrupa bunlar yüzünden kanun değiştirdi.”

Yukarıdaki sözler, Avrupa’daki göçmen işlerine dair yaptığım araştırmadaki bir sözlü tarih görüşmecisine aittir. Bir Konyalı Kürdün Avusturya’da döner/kebap işinden kazandığı 1 milyon Avro ile köyüne ev yaptırmasını sanırım ekonomik bir rasyonelle açıklayamayız. Belki sosyolojiden yardım almamız gerekir.

Avrupa metropollerinde göçmen işçilik olgusu artık yerini “göçmen işletmeleri”ne bırakmıştır. Bu işler döner/kebap, bakkal, kasap, pazar, inşaat, turizm, tekstil, taksi, eğlence sektörü olarak uzamaktadır. Mesela Almanya’da 2.8 milyon Türkiyeli yaşamaktadır. Son rakamlara göre ise 80 bin işveren, 500 bin çalışan vardır ve 40 milyon avro ciro yapmaktadırlar. Bunlar göçmen işleri açısından elbette çok da mütevazi rakamlar değildir. Ama buradan çok da büyük ışıklar yanmaz. Bunu da görmek zor değildir.

Göçmen işçiler de artık göçmen işletmelerde, düşük ücretler karşılığında uzun saatler ve güvencesiz olarak çalışmak zorundadırlar.  Çalışma karşılığı işletme sahiplerinin hırslı birikimleri öncelikle köylerindeki arazilerine yaptıkları heybetli evlerin yatırımına gitmektedir. Diğer göçmen işçiler ise sosyal devlet katkıları ile kebapçılıktan aldıkları ücretleri üst üste koyarak ancak memleket ziyaretini gerçekleştirebilmektedirler. Bazıları da hırslanarak, borçlanarak küçük bir dönerci dükkanı açıp, bir yıl sonra daha büyük bir borçla kapatmaktadır. Ama işçiler için bu döngü neredeyse her ülkedeki göçmen için benzer bir hikâye ile devam etmektedir. Ama küçük girişimci göçmenlerin hikâyesi daha hareketli.

Avrupa’nın her metropolünde hatta artık Japonya, Polonya, Vietnam, Bulgaristan, Rusya, Sırbistan ve Ukrayna gibi farklı ülkelerde Türkiye’den giden Türk ve Kürt göçmen işletmecilerin arttığını görmek mümkün. Bu ülkelerin hepsinde de kebap/döner işine rastlarsınız. Bu çok da olağan. McDonald’s ne ise kebap/döner de odur. Her ikisi de fast food dediğimiz hazır yiyecek sınıfında yer alır. Ucuz ve erişimi kolay! Her şehir merkezinde hatta artık kasaba ve kırsal gelişme alanlarında, otoyol duraklarında da bu iki yiyecek sizi bekler.

Ama önemli bir fark vardır. McDonald’s uluslar arası büyük bir grubun yatırımı iken; kebap/döner istisnasız küçük göçmen yatırımıdır. Yatırım ve büyüme kapasitesi “iki adım ileri bir geri” biçimindedir. Büyümesi ve yatırım hacmi bütünüyle et fiyatına ve ucuz emeğe dayalıdır. Böyle olduğu için de Almanya ve Hollanda merkezli et piyasası son yıllarda yeni “düşük maliyet” ortamlarını aradı ve Polonya’yı keşfetti. Polonya’da büyük döner eti üretim tesisleri açıldı. Dünya üzerinde düşük maliyetli üretim coğrafyalarını arayan yüzer-gezer şirketlerin Avrupa ekonomisine katkısı nedir? Sayısal veriler bunun çok da yüksek olmadığını gösteriyor. Peki bu durumda kebap/döner gibi göçmen işlerinin ekonomik ve sosyal açıdan hiç mi katkısı yok? Elbette var.

Göçmen işleri, Avrupa’nın özellikle 2008 itibariyle yaşadığı ekonomik kriz koşullarında gerçekleşen kemer sıkma politikaları ve iflaslar sonrası oluşan ekonomik ve sosyal boşlukları dolduran küçük bir sigorta olarak yeni bir pozisyon kazandı. Evet, kebap/döner işi Avrupa’da ekonomik ve sosyal açıdan küçük bir sigorta işlevi görmektedir. Sosyal devletin eğitim parası, çocuk parası, ev kirası, işsizlik ödemelerinde yaşadığı sıkıntıların; “müslüman-göçmen erkek” kimliğine karşı oluşan ırkçı hareketlenmelerin; iflâslar ile oluşan düşük maliyetli tüketim ve üretim ihtiyacının ve daha nicesi… Bütün bunları kendi içinde oluşmuş sistemli bir iş örgütlenmesinin aynı zamanda sosyal ve kültürel olarak da kendini yöneten bir göçmenlik dünyası içinde gelişmektedir. Bu durum Avrupa için oldukça avantajlı bir durum yaratmaktadır.

Göçmenleri ve özellikle radikal siyasal örgütlerin elinde militanlaşan ve kendisine yönelen bir “Müslüman göçmen erkek” nüfusunu, “ucuz ücretler karşılığında haftanın altı günü ve günde 15 saat çalıştırmayı bir Avrupalı Bakan icat etmedi. Ama bu, Avrupa’daki göçmenlerin adeta kaderi oldu. Dolayısıyla konu Avrupa sosyal politikası ve vatandaşlık politikasıyla doğrudan ilişkilidir. 1960 sonrası oluşan göçmen işçilik olgusu, bugün bambaşka bir yerdedir. Orta Doğu’nun yeni savaş kuşağı ile gerçekleşen kitlesel mültecilik olgusu ise sanırım gerek güvenceli işçilikten gerekse “acımasız” ve hırslı küçük göçmen işletmelerinden daha da aşağıda bir pozisyonda kendine yer bulacaktır.

Avusturya’da yapılan bir araştırmaya göre yeni mültecilik dalgası ile dünyada köle işçilik olgusu yaygınlaşmaktadır. Bu hafta açıklanan rakamlara göre 46 milyon insan köle-işçi koşullarını yaşamaktadır. Bunların azımsanmayacak bir kısmı ise çocuklardan oluşmaktadır.

Yani;

Göçmenlik, ekonomik nedenlerle gerçekleşse sahi sosyal, kültürel ve siyasal boyutları ile yeni bir kimliğe dönüşmektedir. Yani “entegrasyon-uyum-yeni vatandaşlık” gibi politik programlar artık oldukça “naif” kalmaktadır.

Gerek çalışma koşulları gerekse siyasal eğilimler,  göçmenleri yeni “şiddet” ortamlarına sürüklenmekten alıkoymuyor. Aşrı çalışmayı bir şiddet olarak not edersek, durum daha da vahimleşiyor tabi. Bu sarmaldan kendi başlarına çıkmaları ise pek mümkün görünmüyor.