Sırrı Süreyya… Eleştiri-Özeleştiri

Öztekin ÇAÇAN

Sırrı Süreyya Önder sevdiğim değer verdiğim, beni tanımasa bile benim onu tanıdığım, “tanışmayan tanıdık”  olmaktan bile büyük zevk aldığım bir insan. Bazı insanların büyüklüğünü, devliğini anlatmak için “dağ gibi” derler ya bence Sırrı da (affına sığınarak birinci adıyla hitap ediyorum) öyle biri. Bu toprakların mayasını, tarihini, folklorunu ve kültürünü içselleştirmiş oldukça samimi bir tarzı var. Ayrıca her “siyasetçiye” nasip olmayacak parlak bir zekâya ve hazırcevaplığa sahip.

Anadolu insanı olarak, Kürdistanlılar olarak “en sevdiğimiz” bir şeyi çok güzel yapıyor. Yani iyi hikâye anlatıyor. En cahilimizden en bilgemize kadar herkesin anlayabileceği bir betimleme üslubuna sahip. Ayrıca birikimini günümüz yöntemleriyle, modern metotlarla (Yotube, facebook, sinema, skeç vb) bize aktarmasını da beceriyor. Sadece yazı diliyle kalmıyor. Sosyal medyada çok iyi hazırlanmış yüzlerce videosu var ve ben şahsen izlemekten büyük zevk alıyorum. 

Sırrı’nın ayrıca lafı gediğine oturtan ama incitmeyen bir tavrı da var. En “kullanılabilir”, onu en değerli yapan diğer bir özelliği ise bence mayasını çok iyi bildiği bu topraklarda herkesimle “diyalog kurabilecek” bir yapıda, tecrübede olması. Anadolu’nun ve Kürdistan’ın her evinde yiyecek bir lokma ekmeği, yatacak yatağı bulabilecek bir isim.

Sırrı Süreyya Önder’in sosyal medyada dönen bir kıssasından örnekleme yapmak istiyorum. Örneğimiz öz yaşam öyküsünün anlatıldığı kayıttan. Videonun, 13.dakikasında Sırrı Süreyya (https://www.youtube.com/watch?v=Ta3xz-VUcV0)  üniversiteyi bırakıp dahil olduğu Ankara’ nın gecekondu bölgelerindeki devrimci mücadeleyi, göçle gelen halka ev için nasıl “kondu yeri” verdiklerini, gecekondu ağalarıyla mücadelelerini anlatır. O gün için  “kondu” olan bugün çok katlı tapulu apartmanlarla dolu bölgelerde yaptıkları işin mahiyetini anlatırken Sırrı “halkımız bunu çok çabuk unuttu, bize düşen bir dönem onların bekçiliğini ve parselasyonunu yapmakmış” diyerek hafif bir tebessüm ediyor.

Devamında o dönem arkadaşlarla bazen bu konuları konuştuklarını şimdi kendilerinin bir evi bile olmadığını anlatıp yine tebessüm ediyor. Sırrı’nın yüzünde hep var olan o tebessümün arkasında çok şey gizli aslında. Bugün milyon dolara satılan dairelerin esas sahibi o zamanlar köyden kente göç eden, devrimcilerin korumasında oraları mesken tutan “mağdur” halk. Ve bildiğim kadarıyla Sırrı yine evsiz. Sırrı bütün bu anlattıklarından halka inceden bir sitem de var bence. Cümle aralarında halkın siyaseti araçsallaştırdığının farkında olduğuna dair bazı ipuçları var. Örneğin her tebessümünde “siz gibi, olanın bitenin farkında değil miyim sanıyorsunuz?” der gibi bir hali var.

Sırrı’nın, hangi konuyu anlatırsa anlatsın bütün videolarında, Meclis konuşmalarında diğer açıklamalarında hissedilen, konularına kavramsal düzeyde de hakim olduğunu   gösteren birçok örnekler de var.  Yani Sırrı bence sadece engin donamıma ve sadece popüler anlatıma sahip biri değil olayların kavram modellerini, alt metinlerini de iyi okuyabilen bundan hareketle bilgi üretebilen biri. Mesela ben ilk “Prekarya” tanımını ondan duydum. Ve onun sayesinde  Guy Standing’in  “Prekarya / yeni tehlikeli sınıf ” kitabını okudum diyebilirim. Bu gün Kürt gençlerinin özellikle metropollerde Prekeryalaştığını, yani dolayısıyla “inancını yitirmiş” diyebileceğimiz tehlikeli bir noktaya hızla evirildiğini görmemi, bununla tanışmamı Sırrı sağladı. 

Sırrı yukarda adı geçen kıssada sözünü “o dönem ahlakı böyleydi diyerek” bağlıyor ve “dönümlerce yer dağıttık bir ev yerini bile kendimize almadık, bunu akıl etmedik, akıl edenlerimiz olduysa bile buna tenezzül etmedik” diyor ve yine bilgece tebessüm ediyor. İşte işin özü de bu “tenezzül” meselesinde yatıyor. Bu insan tipi çok azaldı dolayısıyla Sırrı’nın kuşağının gururuna, kendine güvene ihtiyacımız her geçen gün artıyor. Makama mevkiye, tenezzül etmeden bazı gerçeklerin bize anlatılmasının, bazı yüzleşmelerin yaşanmasının zamanı geldi artık.

Sırrı’nın kendisine seslenmek istiyorum. Son açıklamalarında dile getirdiğin Abdullah Öcalan’ın,“devletin egemenlik hakkına tecavüz” olarak değerlendirdiği ilk hendek vakalarına ve sonrasında kazılan hendeklere HDP’nin neden yeterince karşı çıkmadığını bize anlatabilirsin. Öcalan karşıydı, bunu siyaseti az buçuk takip eden herkes bilir. Ama sorun Öcalan’a rağmen neden hendekler tekrar başladı, neden aylarca sürdü, neden yüz binlerce insan göç etti, neden 7000 yıldır ayakta duran kadim Diyarbakır yok edildi? Bunu biraz açıklaman gerekmiyor mu bize. Bu dönemin Kürt meselesinde basit bir dönem olmadığını, bir kırılma noktası olduğunun farkındasındır.

Çözüm süreci, Dolmabahçe 6-8 Ekim olayları, Kobane meselesi,  hendekler dönemi ile ilgili her şeyi biliyorsun. Bütün İmralı, Kandil görüşmelerinde vardın. Şah Fırat operasyonunda koordinatördün. Dolayısıyla son on yılın neredeyse bütün arka planında bir “aktör” olarak bulundun. Sence sürecin bu aşamada bütün yönleriyle derli toplu değerlendirilmesi gerekmiyor mu?  Gerekli görüyorsan bunları, daha derli toplu ve geniş paylaşmanın zamanı gelmedi mi? Yakında,  hep birlikte, seçim için CHP’nin arkasında saf tutmadan önce, dosyanın şimdiye kadarki kısmını kapatmanın vakti değil mi?  Hazır aktif siyaset dönemini kapatıp “sinemaya” dönecekken bunları yapman gerekmiyor mu? Sadece sen değil tabi, ama senin üslubunla, kırmadan, dökmeden Kürt siyasetinde bir “eleştiri ve öz eleştiri” döneminin başlaması gerekmiyor mu?