“Irkçı saldırı, hemen ardından cinsiyetçiliğe dönüşüyor”

20/07/2017 - 11:45 Kategori Haberler

BAS - Sudet Karagöz

Sakarya’da 9 aylık hamile Suriyeli kadın Emani El Rahmun’un tecavüze uğrayıp çocuğuyla birlikte vahşice öldürülmesi sonrası öldürülmesi üzerine ırkçılığın kadın bedeni üzerinden sonuçları tartışılıyor. Göçmen kadınlara dair çalışma yapan tek kadın örgütü olan Kadınlarla Dayanışma Vakfı’ndan (KADAV) Özgür Sunata, ırkçı bir saldırının hemen ardından cinsiyetçiliğe dönüştüğüne dikkat çekiyor.

KADAV, 1999’da Marmara Depremi sonrasında kurulan Sivil Toplum Kuruluşlarından (STK) biri. Farkı ise o dönemde feminist bakış açısı ile kadını esas alan bir faaliyet yürütmesi. 2001’deresmen kurulan KADAV,son yıllarda ise göçmen kadınlarla ilgili çalışmalarını özel olarak başlatıyor. Göçmen kadınların yanı sıra, LGBTİ bireyler, mahpus kadınlar ve seks işçiliği yapan kadınlar da çalıştıkları alanlar. 2011’den bu yana sürdürdükleri danışma hattı desteği ile şiddet gören göçmen ve Türkiyeli kadınlara resmi ve psikolojik destek veriyorlar. İranlı, Iraklı, Afgan ve Suriyeli mülteciler yoğun olarak başvuruyor. 

“Bütüncül bir mücadele şart”

Özgür Sunata göçmen kadınlarla ilgili çalışmalarında şunlara dikkat çekiyor: “Göçmen kadınların en büyük sıkıntıları çok ayrı bir kategori gibi görünmeleri. Biz KADAV olarak bu yüzden bu alanda yalnızız. Göçmen olunca herkes bize yönlendiriyor.” Sunata, kadın örgütlerinin özellikle kapasite anlamında yetersiz kaldığını, göç çalışan örgütlerin ise kendilerini cinsiyet odaklı olarak varsaydıklarını dile getiriyor ve şunları ekliyor: “Ama bu bir yaklaşım meselesi ve baştan sona kurgu meselesidir. Anlayışın ve pratiğin yerleşmesi başka birşey.”

“Karakoldan polis ‘ne yapacağım?’ diye bizi aradı”

Göçmen kadınların Türkiye’ye giriş yaptığı andan itibaren yaşadığı sorunda nereye ulaşacağını bilmemesinin esas problem olduğunu belirten Sunata, bunu da mekanizmaların eksikliği olarak ifade ediyor. Sunata, karakolların başvuru alamadıklarını ve cinsiyet odaklı birimlerinde parmakla sayılacak kadar az  olduğunu belirtiyor. Kendilerini bir keresinde karakoldan bir polisin, “Burada yaralı bir kadın var. Ben ne yapacağım?” diye aradığını anlatan Sunata, bu yüzden de karakollara başvuru oranının çok düşük olduğuna dikkat çekiyor. 

“Ayrımcılık ve cinsiyetçiliği ayırmamak lazım”

Sunata, kadınların Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nınaçıkladığı 3 yıl önceki verilere göre  karakola başvuru oranı yüzde 11. Bu yüzden de ortalama ev içi şiddetin 5 yıl sürdüğünü belirtiyor. Göçmen kadınların ve Türkiyeli kadınlarınancak canını kaybetme noktasında başvuru için adım attıklarının altını çizen Sunata, Sakarya’da yaşananın da böyle bir durum olduğuna dikkat çekiyor ve Suriyeli kadınların her gün ayrımcılığa ve tacize uğradıklarını söylüyor ve Sakarya’da yaşananın bireysel bir örnek olmadığını dile getiriyor. Sunata, ayrımcılık ve cinsiyetçiliği birbirinden ayırmamak lazım” diyor. 

‘Yardım’ değil ‘hak’ olarak bakılmalı

Bu alanda acil atılması gereken adımları sorduğumuzda Sunata, ilk olarak yapılması gerekenin, “insanlara yardım edelim” söylemini ortadan kaldırmak olduğunu söylüyor ve şunlara dikkat çekiyor: “Bu cümlenin buradan kurulması yanlış.Bunu bir insan hakkı olarak tarif etmeliyiz. Bir ülkenin sınır ötesinde çatışma varsa ve insan hayatı tehlikedeyse, o ülke sınırını Cenevre Sözleşmesi’ne göre kontrollü veya kontrolsüz açmak zorundadır. Türkiye sınırını Suriyelilere açmak zorundaydı. Bu misafirperverlik olarak sunulmamalı. Misafirperverlik dendikçe, yaşanan tüm olumsuzlukların faturasıSuriyelilere çıkıyor. Hem sivil toplum hem de kamunun bu konuda dil değiştirmesi gerekiyor.”

Sunata, “Şiddeti kötülük olarak nitelendirirsek, o kötülük kendini yiyen bir şeydir. Kadınlar dışarıda ve evdeki alanlardan gelen gücünü de bir gün topluca kullanacaklardır” diye konuşuyor.

“Kimliksiz olunca, susmak zorunda kalıyorsun”

Sakarya’da yaşanan tecavüz ve cinayetin bireysel olmadığını kanıtlayan bir olay da Adana’da yaşandı. Adana’nın Yüreğir İlçesi’ndeki çadır kentte çocuklarıyla birlikte cinsel saldırıya uğrayan kadının sözleri de bunu kanıtlıyor.

Daha önce 20 bin kişinin kaldığı Adana’nın Yüreğir bölgesindeki çadırlarda şimdi sadece 6 bin kişi barınabiliyor. Sebebi ise mülteci düşmanlığının çadırları yakmaya kadar varan saldırıları. El Hüseyin ailesi ise bu saldırılardan en ağır biçimde payını almış Bas Gazetesi’nin ulaştığı ailenin 29 yaşında 5 çocuk annesi olan F.El Hüsna, evinin yakınındaki boş arazide birçok kadınla ve çocuklarıyla otururken şiddete ve cinsel saldırıya uğramış. Yaşadıklarını ağlayarak anlatan El Hüsna, şunları söylüyor: “Silahla üzerimize ateş etmeye başladı. Kucağıma çocuklarımı aldım, yaralanmasınlar diye onları önüme alıp sırtımı döndüm yine onların yaralanmasına engel olamadım. O esnada sadece çocuklarımı düşündüm. Adam bana eninde sonunda…” Bu sözlerden sonra derin bir sessizlik yaşanıyor. Evin içinde sayıları artan erkeklerin tacizine uğaran El Hüsna, “o anda sadece çocuklarımı düşündüm” diyor. El Hüsna’nın eşi ise gazetemize konuşarak, tıpkı Sakarya’da eşini ve iki çocuğunu kaybeden babanın söylediklerini tekrarlıyor: Ne yapacağımı bilmiyorum, ailemi koruyamadım, hepimiz kötü durumdayız. Sofranın başına geçip yemek yiyemiyoruz, bir şey yapamamak çok kötü.”

Bas Gazetesi