Yönetmen Caroline Fourest: Filmimde Kürtler bir bayrak altında savaşıyorlar

27/08/2019 - 12:28 Kategori Söyleşi

Ruken Hatun Turhallı

BasNews - Fransız gazeteci ve yönetmen Caroline Fourest'in: “Kadınların Silah Kardeşliği filminde Kürtler, savaşan grupların gerçek renklerinden ve ortak motif olan Kürdistan güneşinden yola çıkarak yeniden çizdiğim, tek ortak Kürdistan bayrağı altında savaşıyorlar. Buna paralel olarak, IŞİD bayrağını da hafif bir biçimde değiştirdik. Yine siyah beyaz ve kırık el yazısıyla, ancak, çapraz kılıçları da ekledik. Bu, halifeliği yeniden kurmayı hayal eden bütün radikal İslamcı gurupların paylaştığı bir simge. Film, kadınlar ve Kürtlerin fanatizme karşı kazandıkları bu savaşın bir metaforu olarak kalsın istedim. Filmin, IŞİD'in devlet olarak çöküşü ile eskimesini ve tarihe mal edilmesini istemedim. Bu grup sadece çok daha derin olan asıl kötülüğün bir tezahürüydü. Savaş ne yazık ki henüz bitmedi ve daha uzun sürecek. Hafızamızın da bu tehdit karşısında canlı kalması ve bizlere güç vermesi gerekiyor. Dünya Kürtleri tek bayrak altında bir ulus olarak görüyor. Açıkçası Japonya'da veya Avrupa'da bu filmi izleyecek olanlar “YPJ, Peşmerge” demeyecekler. Zaten çok azı bunu biliyor. Ancak şunu söyleyecekler,  “Evet, Kürtler bizim için savaştı!, bu nedenle onları terk etmemeliyiz”. Bir de, “Kürtler Irak’ta bağımsızlıklarını istiyor, Suriye’de bizi yardıma çağırıyorlar. Onlara yardım etmemiz lazım.” diyecekler.”

Fransız gazeteci ve yönetmen Caroline Fourest'in Kürt kadın savaşçılarının IŞİD'e karşı mücadelesini konu edinen uzun metrajlı filmi “Kadınların Silah kardeşliği -Soeurs D'Armes” Henüz gösterime girmeden fragmanıyla oldukça büyük ilgi uyandırdı. Yönetmen Fourest ile filmi ve filmde tema edindiği Kürtleri özellikle de Kürt kadınını konuştuk.

 “Kadınların Silah Kardeşliği” Filmi yapma fikri sizde ne zaman ve nasıl oluştu?

Dört yıl önceydi, aynı hayat ve aynı savaş anı içinde, kadınların hem ataerkil baskının en korkuncunu hem de feminizmin en ileri düzeyini bir arada yaşamakta olduğunu fark ettiğim anda, ilk fikir oluştu. Sonra, kurtulan Ezdi kızların hikâyelerini okudum. Cihatçıların kadınlar tarafından öldürülme düşüncesiyle dehşetle titrediklerini öğrendiğimde, artık aşağı yukarı ne olup bittiğini biliyordum. Sanki kadın düşmanı deliliklerinin, artık kadın eliyle sonuna geldiklerini onlar da fark etmiş gibiydiler. Nihayetinde kadın korkuları onlara karşı dönmüştü. Bir de uzun bir süredir, neredeyse on beş yıldır radikal dincilik ve İslamcılık üzerine çalışıyorum. Sadece kurgunun bu ikonografik, güçlü, devrimci, tersine dönüşü, tam anlamıyla yakalayabileceğini düşündüm.

Görüntünün olası içeriği: bir veya daha fazla kişi, dağ, açık hava ve doğa

Peki, sizin için tetikleyici unsur ne oldu?

Charlie Hebdo saldırısında birçok arkadaşım ve meslektaşımı kaybettim. Bir film yapma fikri aklıma, tam da o gün, 7 Ocak 2015 bu saldırıdan sonra, arkadaşlarımın çoğunu kaybettiğimde aklıma geldi. Derginin Genel Yayın Yönetmeni Charb, Kürtlere hayrandı. Öldürülmeden hemen önce Kürlerle ilişkiye girmeyi ve saflarına katılmayı hayal ediyordu. Kürt direnişine katılan enternasyonalist bir tugayın hikâyesini anlatmak, benim için bir bakıma onun bu rüyasını gerçekleştirmenin bir aracı oldu. Ben bile katılma arzusuyla yanıp tutuşuyordum. Bu duyguyla baş etmekte oldukça zorlandım. Film işte bu duygulardan yola çıktı…

Dünya, Kürtleri, özellikle de Kürt kadınlarını IŞİD’e karşı verdikleri cansiperane mücadele ile tanıdı. Oysa dünya mücadelelerinden habersiz olsa bile Kürtler ve Kürt kadınları çok eskiden beri zulme karşı direniyorlardı. Siz Kürtleri ne zaman ve nasıl tanıdınız?

Geçenlerde fark ettim, daha yirmi yaşımda,1995'de, yazdığım ilk makalelerden birinde Kürtlere ayrımcılığı işlemişim, Türk rejiminin yaklaşımını ‘faşist’ olarak ele almışım. Fransa, eskiden beri Kürtleri destekleyen bir geleneğe sahip. Bu gelenek Fransa’da entelektüeller arasında ciddi oranda diri kalmıştı. Ancak, benim Kürt kadın savaşçılarla ilk karşılaşmam sinema vesilesiyle oldu, onları ilk kez Hûner Selîm’in ‘My sweet Pepper Land’ filminde gördüm. Sonrasında gerçek savaşçıları da gördüm. Hem gerilla hem Peşmerge’den hem de PAK’dan kadın savaşçıları gördüm. Beni Şengal’e götürenler de Peşmergeler oldu. Şengal’e, Musul’un alınmasından önce ve sonra olmak üzere tam üç defa gittim.

Bu projenin gerçekleştirilmesi esnasında henüz bilmediğiniz, sizi şaşırtan, özellikle aklınızda iz bırakan şeyler oldu mu? 

Daha Kürdistan’a gitmeden önce senaryomun ilk taslağını yazmıştım. Tamamen kurgusal amaçlarla burada biraz çılgıncasına yazdıklarım, orada gerçeğin eleğinden geçti ve doğrulandı. Örneğin, kafamda kızların cihatçılarla karşı karşıya geldiklerinde onları panikleten bir tür çığlık atıyor olabileceklerini hayal etmiştim. Şengal Dağı’nda ilk kez karşılaştığım kadın gerillalar gerçekten de cihatçıları korkutmak için savaş esnasında bazen “tilili” çektiklerini söylediler. Kulaklarıma inanamadım. Onlardan bu çığlığı benim için bir kez atmalarını istediğimde kızardılar ve utandıkları için bunu önümde yapamayacaklarını söylediler. Çok dokunaklıydı…

Filminizin adı “Kadınların Silah Kardeşliği” Silah ve kadınların bir araya gelemeyeceğini söyleyenlere sözünüz ne olurdu?

Onlara bunu özellikle savaşçı kadınların karşısında söylemekten kaçınmalarını tavsiye ederim. Bence, tüm ataerkil dünya, kadınların bu denli güçlü olabileceğini gördüğünde çok ürktü. İşte benim asıl ilgimi çeken şey de bu. Bir kez olsun gücün eril değil de dişil tarafta olduğu feminist bir savaş filmi yapmak ihtiyacı doğdu.

Görüntünün olası içeriği: bir veya daha fazla kişi, ayakta duran insanlar, gökyüzü, plaj, açık hava ve doğa

Senaryo ve sinopsis yazımı esnasında olay örgüsünü hangi kriterlere göre kurguladınız ve karakterleri neye göre belirlediniz? Yael, Kenza ve Zara gibi isimlerin sembolik bir anlamı var mı?

Özellikle genç Ezdi kadın kahraman Zara'nın olduğu tüm bölümler sembolik açıdan çok önemli. Ezdi kadınların başına gelenler bu fanatiklerin, sınır tanımayan kadın düşmanı şiddetini savaşın altında yatan derin nedenleri sembolize ediyor. Fakat ben aynı zamanda filmim aracılığıyla Avrupalı gençlerin de kendilerini keşfetmelerini istedim. Çünkü özellikle onlar IŞİD gibi grupların propaganda ile hedef aldığı kitledir. Gençler, İnternet üzerinden manipüle edilerek iş başvurusu yapar gibi örgüte alınma noktasına geldiler. Sonra da bilmedikleri toprakları kolonileştirmeye ve insanları köleleştirmeye yönlendirildiler. Aslında gazeteci olmanın kötü bir yanı var. Cihatçılar ne zaman bir eylem yapsa, elimizde olmadan onları haber yaparak kahramanlaştırıyoruz. Kahraman oluyorlar çünkü haberlerin konusu onlar. Bir sinemacı olarak istiyorum ki, Avrupa gençliği onlara medyada asla göstermediğimiz, gerçek kahramanların da olduğunu görsün. Bu bizim yansıtmadıklarımızı, Kürt Savaşçıları, nihayet bu gerçek kahramanlarla tanımlayabilsin. Gençliğimiz Kürt direnişine katılan kahramanların da olduğunu görsün. Bu gönüllülerden birinin adının örneğin Kenza olması, Cezayir kökenli bir Fransız olması, Kürt yanlısı ve laik olması bir rastlantı değil. Ciddi bir sembolizm var orada. Arapça kökenli bu ismi özellikle Avrupa'daki kestirmeci ırkçı ve önyargılı yaklaşımlarla mücadele etmek için seçtim.