Siyaset Bilimci Levent Köker ile enine boyuna Türkiye siyaseti - II

02/06/2019 - 16:43 Kategori Söyleşi

BasNews - Daha güncel satılabilecek konularla devam eden söyleşimizin ikinci bölümünde Prof. Dr. Levent Köker  ‘Cumhur’ ve ‘Millet’ ittifakları arasındaki benzerlikleri değerlendirerek  anayasanın ‘değiştirilmesi teklif dahi edilemez’ maddelerine vurgu yapıyor. AK Parti 'derin devlet' ilişkileri konusunda ise Köker  “askerî sivil bürokratik vesâyetçi güçler arasında bir ‘koalisyon' dan söz edebiliriz” diyor. Kürt seçmenin Türkiye siyasetinde  'kilit' konumuna değinen Köker, HDP’nin Türkiye siyasetindeki konumunu güçlendirdiğini düşünüyor. Genel olarak HDP’nin siyasal tutumunu olumlu bulan Köker, “HDP nin kimseyle ittifak yapmaya ihtiyacı yok” ifadelerini kullanıyor.

Birinci bölümünü iki hafta önce yayımladığımız söyleşinin, ikinci bölümünü ancak bu hafta yayımlayabiliyoruz. Elde olmayan sebeplerle oluşan gecikmeden dolayı hocamızdan ve okuyucularımızdan özür diliyoruz. Yine noktasına bile dokunmadan, ikinci kısmı da olduğu gibi yayımlıyoruz.

1- 'Başkanlık Sistemi' meselesinin Özal, Demirel dönemlerinde de dile getirildiğini ama  pek kabul görmediğini biliyoruz. Sonrasında ne değişti de başkanlık sistemine geçildi. Günümüzde AK Parti ile asker -yüksek bürokrasi ilişkileri açısından neler söyleyebiliriz. Sanki tek parti dönemi yeniden kuruluyor ve AK Partinin Erdoğan sonrası için bile kalıcılaştırılmasına çalışılıyor, ne dersiniz? Başkanlık sisteminin 'ilk sonucu' bu mu yoksa?

Başkanlık sisteminin 1987 sonlarında MGK gündemine alındığı ve uzlaşma sağlanamadığı için rafa kaldırıldığı bilgisine sâhip değilim. Benim bildiğim, merhum Turgut Özal’ın ve merhum Süleyman Demirel’in kendi dönemlerinde bu sistemi gündeme getirmek istedikleri. Bir diğer bilgim de, 1982 Anayasası yapılırken, başkanlık sisteminin gündeme geldiği, hattâ ilginç ve ironik bir biçimde Kenan Evren’e atfen “başkanlık bizde diktatörlüğe yol açar” diye özetlenebilecek bir gerekçeyle kabûl görmediği. Özal ve Demirel’in de, bugünkü gibi, partili, yürütme yetkisini tümüyle elinde tutan ve kararnâmeler yoluyla yasama yetkisini de paylaşan bir başkanlık isteyip istemedikleri hususunda net bir bilgim yok. Bugünkü sistemin benimsenmesine giden yol, 2012 sonlarında AK Parti’nin TBMM Başkanlığı’na sunduğu anayasa değişikliği önerisi ile başladı. Aslında, biraz daha geriye giderek, sürecin 2007 yılında yaşanan cumhurbaşkanı seçimi krizi ile başlamış olduğu da söylenebilir. AYM’nin ünlü 367 kararı sonrasında yapılan anayasa değişikliği, Cumhurbaşkanının doğrudan halk oyu ile seçilmesini öngörüyordu. Cumhurbaşkanının yetkilerinde ve partisiz yâni tarafsız olma konumunda hiçbir değişiklik getirmeyen 2007 değişikliği, başkanlık sisteminin ayırdedici unsurlarından olan başkanın halk oyu ile seçilmesi koşulunu gerçekleştirdiği için, yapıldığı zaman adı konmamış olsa da, 2017’deki sistem değişikliğinde bir adım olarak görülebilir. Fakat, süreci daha iyi anlayabilmek ve sorunuzun bu kısmına da cevap verebilmek için şu iki nokta üzerinde durmak gerekmektedir: Birincisi değişikliklerin nasıl bir ortamda ve hangi siyâsî ittifaklara dayalı olarak gerçekleştiği, ikincisi ise bu değişikliklerin içeriği ve Türkiye’nin siyâsî hayatı bakımından anlamı.

Hatırlanacağı üzere, 2011 genel seçimlerinden sonra toplanan TBMM’de, yeni, sivil ve demokratik bir anayasa yapmak amacıyla bir Anayasa Uzlaşma Komisyonu (AUK) kurulmuş ve çalışmaya başlamıştı. Bu komisyonun çalışmaları, aslında 2007 krizinden sonra başlayan yeni anayasa arayışlarının eriştiği bir aşamaydı ve bu aşamaya gelindiğinde, Türkiye’nin gündeminde parlâmenter sistem dışında bir sisteme yönelmek gibi bir fikir veyâ öneri yoktu. Örneğin; benim de mensupları arasında bulunduğum 6 kişiden oluşan bir akademik grubun hazırlayıp AK Parti’ye sunduğu “anayasa taslağı”, özünde 1961 Anayasası’ndaki “sembolik cumhurbaşkanı” konumunu ihyâ eden, yâni Cumhurbaşkanının 1982 Anayasası’ndaki yetkilerini hayli daraltan bir parlâmenter sistem önerisi içeriyordu. 2011 sonrası çalışmalarda da parlâmenter sistem temel esastı. İşin ilginç yanı, AK Parti programlarında, seçim beyannâmelerinde ve liderinin söylemlerinde de başkanlık sistemine rastlanmamaktaydı. Bu nedenle, 2012 sonlarında TBMM’ye sunulan öneri biraz sürpriz olmuş ve zâten pek de iyiye doğru gitmediği görülmekte olan AUK çalışmalarını tümüyle berhavâ edecek bir öneri olarak algılanmış ve AK Parti dışında kabûl de görmemişti.

Ancak, AK Parti’nin, özellikle de Genel Başkan ve dönemin Başbakanı Erdoğan’ın bu sistem değişikliği konusunda kararlı oldukları, 2014’teki Cumhurbaşkanı seçiminden sonra iyice anlaşılmıştır. 2014’te Recep Tayyip Erdoğan’ın, doğrudan halk oyuyla seçilen ilk Cumhurbaşkanı olmasından sonraki gelişmelere baktığımızda bunu açıkça görmekteyiz. Ben, bu gelişmelere bakarak, sistem değişikliği yönündeki kararın asıl sâhibinin, Cumhurbaşkanı seçilmesiyle birlikte partisiyle ilişkisi kesilecek ve bâzı yetkileri olsa da, Bakanlar Kurulu’nu kontrol ederek siyâsette belirleyici rol oynama imkânını büyük ölçüde yitirecek olan Erdoğan olduğunu ve partisini de buna iknâ ettiğini düşünüyorum. Tabiî, arkasındaki seçmen desteği ne kadar güçlü olursa olsun, bu sistem değişikliğinin sadece Erdoğan’ın kişisel tercih ve kararıyla gerçekleştiği söylenemez. Değişikliğin, buna önceleri kesin bir dille karşı çıkmış olan MHP’nin desteği alınarak gerçekleştiği ve bunu da 2012-2014 arası dönemin olayları bağlamında yaşanan “kriz” şartlarında olabildiği unutulmamalıdır.  

Burada bir ân için durup, “kriz” üzerinde durmak isterim. 2002’den bu yana kesintisiz sürmekte olan AK Parti iktidarının muhtelif dönemlerinde “kriz” kelimesiyle karşılayabileceğimiz pek çok olay yaşanmıştır. Bu krizlerin hepsinde, Türkiye’nin hukuk düzeni ile siyâsî iktidar mücâdelelerinin içiçe geçtiği açıktır. “367 kararı”, başörtüsü yasağını kaldırma iddiasıyla yapılan anayasa değişikliği, AK Parti’ye açılan kapatma davası ve sonuçta partinin bir anlamda cezâlandırılması, 2010 anayasa değişiklikleri, 2012’deki “MİT krizi”, HSYK’nın yeniden düzenlenmesi, 2013 Gezi Parkı olayları, MİT tırları hâdisesi ve nihâyet 17-25 Aralık olayları, 2015’te Dolmabahçe mutabakatının reddedilerek Kürt sorununda çözüm sürecinin sona erdirilmesi, yine 7 Haziran 2015 sonrasında hükûmet kurma çalışmalarında yaşanan veyâ yaşatılan kriz ve 1 Kasım seçimlerine gidiş, bu arada Anayasa’ya aykırı bir biçimde olağanüstü hâl ilân etmeksizin dayatılan sokağa çıkma yasaklarıyla girişilen baskı ve şiddet uygulamaları, yine Anayasa’ya aykırı olarak milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılması, başta HDP olmak üzere parlâmento içi ve dışı muhalefet ve muhalif kamuoyu üzerinde oluşturulan baskı ve nihâyet 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra îlân edilen ve KHK uygulamalarıyla Anayasa ve kanunlarda olağanüstü hâl ile ilgili getirilmiş sınırları tanımayan bir kararnâmeler rejiminin kurulması, böyle bir ortam içinde yapılan referandum ile, MHP’nin destek verdiği “Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi”ne geçilmesi. Bu uzun, hukuk düzeni ile siyâsî iktidar mücâdelelerinin içiçe geçtiği krizler listesine, bugün yerel seçimler sonrasında yenileri eklenmektedir ve anlaşılan o ki, bu krizler daha bir süre devam edecektir. Çünkü, 2007’deki Cumhurbaşkanı seçimiyle patlak veren krizi, demokratik süreçleri işleterek aşmak ve bir daha böyle krizler yaşanmaması için “yeni, sivil ve demokratik bir anayasa” yapma gereğini siyâset alanına taşıyan AK Parti, bu arayışından zaman içinde vazgeçip, bugün “Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi” dedikleri sisteme geçişle krizlerin sona erebileceği yanılgısında ısrar etmektedir.

Bu da konunun ikinci boyutuna getiriyor bizi: “Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi”nin içeriği. Bununla ilgili en çarpıcı nokta, bütün yürütme yetkisinin tek kişide toplanmasıdır. Bu tek kişi, halk tarafından doğrudan seçilen Cumhurbaşkanı’dır. Artık başbakan ve bakanlardan oluşan bir “bakanlar kurulu” anlamında “hükûmet yoktur. “Hükûmet” Cumhurbaşkanı’dır, Cumhurbaşkanı “hükûmet”tir. Buna ek olarak, hükûmetin artık yasama organına karşı sorumluluğu, hesap verme yükümlülüğü, yasama organı tarafından denetlenmesi de söz konusu değildir (çok istisnâî yüce divan yargılamalarını dışarıda tutuyorum). Cumhurbaşkanı, devletin tüm organlarını kararnâmelerle yeniden ve dilediği gibi, tek taraflı olarak kurabilmekte, kaldırabilmektedir, buna bütün atama işlemleri de dâhildir. Ayrıca, kanunlar tarafından düzenlenmemiş huşularda kararnâme çıkarma yetkisi, yâni hukukçuların “aslî düzenleme” dediği, “yasama yetkisi”ne eşdeğer bir yetkisi de bulunmaktadır. Şimdi: Bu kadar kapsamlı ve tek taraflı kullanılabilen ve yine atama yetkileri nedeniyle Cumhurbaşkanı’nın etkisi altında olan yargı dışında hiçbir denetime tâbi olmayan yetkili olma durumu, hiçbir demokratik başkanlık sisteminde yoktur. Sistemin sorunu, maalesef bununla da sınırlı değildir. Asıl sorun, bu sistemin bir parçası olduğu ve devletin temel kuruluşunu belirleyen anayasa düzeninin kendisindedir. Bu durum, 2007’de teşhis edilmiş, 2011 sonrasında da bütün siyâsî partiler Türkiye’ye yeni bir anayasa gerektiği üzerinde anlaşmışlardır.

Kürt sorunu bağlamında yaşanan krizi aşmak üzere bir ittifak oluşturuldu 

Sorunuzun ikinci kısmının cevâbı da bu yeni anayasa ihtiyâcının kabûl edilmesi ama yeni anayasanın nasıl bir anayasa olması gerektiği üzerinde anlaşma sağlananaması gerçeğinde yatmaktadır. Şöyle: Türkiye Cumhuriyeti, târihî olarak, Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde başlayan modernleşme süreçlerinin vardığı bir noktada, askerî ve sivil bürokrasinin damgasını taşıyan bir devlet olarak kurulmuştur. Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde istisnâî bir uğrak olan 1921 Anayasası hâriç, bütün Cumhuriyet anayasaları, devletin temelini “milliyetçilik” prensibi üzerine oturtmuştur. Dönem dönem ağırlığı olan başka prensipler olsa da, değişmez prensip, Türk veya Atatürk kelimelerinin önüne getirildiği “milliyetçilik”tir ve hedef bir “millî devlet” kurmak ve bunu sürdürmektir. AK Parti iktidarının ilk dönemlerinde cebelleştiği ve “vesâyetçi” dediği güçler, aslında, 1923’te kurulan ve tek-parti dönemindeki reformlarla pekiştirilmiş olduğu kabûl edilen devlet düzeninin “muhafızı” (bunu, siyaset teorisinde yeri olan İngilizce “guardian” sözcüğünün karşılığı olarak kullanıyorum) askerî ve sivil bürokratik güçlerdir. Tabiî bu güçler, zaman içinde gelişen ve Cumhuriyet’in hem önceki reformlarla hem de kısmen de olsa demokratikleşmesiyle birlikte elde edilmiş olan kazanımlarını sâhiplenen ciddî bir toplumsal kesimin de desteğini almaktadırlar. Bu bağlamda, askerî ve sivil bürokratik güçlerle, Cumhuriyet’in “millî” (veya ulusal) kimlik tanımınca dışlanmış olduklarını düşünen kesimler arasında kuruluştan bu yana süregelen çelişkiler, sonuçta, 12 Eylül diktasının ürünü olan 1982 Anayasası ile, adı öyle konmasa da, “Türk-İslâm sentezciliği” ideolojisine uygun bir millî devlet tanımında aşılmak istenmiştir. Burada kritik sorun, anlaşılacağı üzere Kürt sorunudur. AK Parti, başlangıçta çatıştığı ve varlığını sürdürmek için cebelleştiği Cumhuriyet’in bürokratik muhafızlarıyla, sanırım kısmen onları da dönüştürerek, Türk millî devletinin “Kürt sorunu” bağlamında yaşadığı krizi aşmak üzere bir ittifak oluşturmuş gibi görünmektedir. Toplumların çeşitli “fay hatları” ile bölünmüş oldukları ve devletin bu fay hatları üzerinde sağlamca varlığını sürdüremeyecek bir zaafiyet içinde olduğu kriz durumlarında çıkar yollardan biri, güçlü bir siyâsî kişilik ile devletin özdeşleştirilmesi olmaktadır. Türkiye’de bugün “Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi” ile inşâ edilmekte olan ve devletin egemenliği içinde yer alan tüm kuvvetlerin tek kişide birleştirilmesi anlamına gelen yapı, kanımca, Cumhuriyet’in kuruluşundan gelen ve toplumsal farklılıkları reddedip, devleti tek bir millî kimlik temelinde tasavvur eden askerî ve sivil bürokratik güçlerle AK Parti liderliği arasındaki bir uzlaşmanın ürünüdür. Bu kanımın temelinde, 2011 öncesindeki AB süreciyle uyumlu demokratik reformlar yapma isteğinden vazgeçme ve örneğin eski MGK mensuplarından birinin, “Türkiye Avrupa ile ilişkilerini biraz gevşetsin ve Rusya, İran, Çin ile biraz daha yakınlaşsın” diye özetlenebilecek politika önerisinin neredeyse tümüyle benimsendiğini gösteren bir dış politika çizgisi tutturmak gibi pek çok noktaya değinebilirim. Özetle, bugünkü AK Parti iktidarı ile, 2002 sonrasında cebelleşerek kısmen de olsa değiştirdiği askerî sivil bürokratik vesâyetçi güçler arasında bir “koalisyon”dan söz edebiliriz sanıyorum. Böyle bir koalisyonda MHP’nin yer alması da hiç şaşırtıcı olmasa gerekir.

3- Parlamenter sistemin devamından yana olan partiler, bu kararlılıklarını sürdürebilirler mi?

Parlâmenter sistem artık mevcut olmadığından, onun devamı da söz konusu değildir. Türkiye’de artık “parlâmanter sisteme dönüş” üzerine veyâ “parlâmenter sistemi yeniden inşâ etme” üzerine konuşulabilir. Bu bakımdan, sorunuzdaki “parlamenter sistemin devamından yana olan partiler” ifâdesini değiştirmek, “parlâmenter sisteme dönülmesini savunan partiler” veyâ “parlâmenter sistemi yeniden inşâ etmeyi amaçlayan partiler” diye ayrıştırarak ele almak gerekir. Bu ayrım önemlidir çünkü, “parlâmenter sisteme dönüş”ten kastedilen 2017 değişiklikleri öncesindeki anayasa düzenine dönüş demektir. Buna karşılık, 2017 değişikliklerinden önceki durumun da tipik bir parlâmenter sistem olmadığını, Cumhurbaşkanı’na tipik parlâmenter sisteme göre daha fazla yetki tanınmış olduğunu biliyoruz. Türkiye’de sanırım HDP dışında, “parlâmenter sistemi yeniden inşâ etme” ve bunu da “yeni yaşam” ve “demokratik ulus” gibi slogan kavramlarla özetleyebilen bir parti bulunmuyor. CHP’nin parlâmenter sistem savunusu, 2017 değişikliklerinden önceki duruma ve Cumhurbaşkanı’nın yeniden TBMM tarafından seçilmesi usulüne geri dönüş niteliğinin ötesine geçmiyor. Bu bakımdan, CHP’nin “parlâmentarizme dönüş” savunusu ile AK Parti’nin (ve şu ânki konumu itibariyle MHP’nin) mevcut sistemi devam ettirme arzusu arasında, Türkiye’nin anayasal ve siyâsî düzeninin temel kuruluş ilkelerinden kaynaklanan sorunları, özellikle de Kürt sorununu çözebilme kâbiliyeti bakımından herhangi bir anlamlı fark görünmüyor.

4- Önümüzdeki başkanlık seçimlerini bir an için CHP’nin başını çektiği diğer blokun aldığını düşünelim, ne değişir. Mesela vatandaşlık tanımı değişebilir mi? Yada ‘’Anadilde Eğitim' konusunda ilerleme sağlanır mı?

Bir önceki sorunuza verdiğim cevaptan devam edeyim. CHP’nin büyük bileşeni olduğu “millet ittifakı”nın devam etmesi ve önümüzdeki Cumhurbaşkanı seçimlerini kazanması durumunda, ‘vatandaşlık tanımı’ndan veya ‘anadilinde eğitim’ yasağından, özetle benim Türkiye’nin anayasal düzeninin temel kuruluş ilkelerinden kaynaklandığını düşündüğüm sorunların çözülebileceğini sanmıyorum. Sorunlar, sâdece vatandaşlık tanımı, anadilinde eğitim ile sınırlı olmayıp, aşırı merkeziyetçi bir yapıdan kaynaklanan devlet yönetimi sorununu da içeriyor ve hepsinin temelinde, Anayasa’nın Başlangıç kısmında ve değiştirilemez maddelerinde yer verilen “milliyetçilik”, “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü” gibi ilkeler yatıyor. Bu hususu biraz açayım, izninizle: Demokratik devletlerin birçoğunun anayasasında, devletlerin toprak veyâ ülke bütünlüğü korunur ve bu, üniter yapılı devletler için geçerli olduğu gibi, federal devletler için de geçerlidir. Yâni, Türkiye’nin ülkesi ne kadar bütünse, ABD ülkesi de, Almanya ülkesi de o kadar “bütün”dür. Türkiye’de “devletin ülkesinin bütünlüğü”nün yanısıra bir de “devletin milletinin bütünlüğü” diye bir kavram bulunmaktadır. Birinci sorun burada, daha doğrusu devletin Anayasa’da yaptığı “millet tanımı”ndan çıkmaktadır. Anayasa’da yazılı olduğu ve zâten de olması gerektiği gibi, devletin çağdaş hukuk devleti olduğunu kabûl ettiğimizde, “millet” kavramının da, hiçbir etnik, dinî vb. ayrım gözetmeksizin, “vatandaşlar”dan oluştuğunu kabûl etmemiz gerekir. Oysa, mevcut Anayasa’da, aynen 1961 Anayasası’nda olduğu gibi, vatandaşın “Türk” olduğu hükmü vardır. Şimdi, resmî görüş buradaki “Türk” teriminin etnik bir nitelik taşımadığını ileri sürse de, “vatandaşlık” gibi devlet ile birey arasında hukukî bir bağı ifâde eden bir kavramın tanımında böyle bir terimi kullanma ihtiyâcının nereden kaynaklandığı açıklanamamaktadır. Vatandaşlık ile ilgili tanımdan yola çıkarak işâret ettiğimiz bu sorun, “anadilinde eğitim yasağı” ile aslında daha da belirginleşmektedir. Cumhuriyet târihinde ilk kez 12 Eylül cuntasının yaptığı 1982 Anayasası’nda yer verilen ve “Türkçe dışındaki dillerde anadilinde eğitim yasağı” diye özetlediğimiz yasak, bir yanıyla vatandaşlık tanımındaki Türk teriminin etnik bir terim gibi anlaşıldığını göstermekte, diğer taraftan da Türkiye’nin toplumsal çoğulculuğu karşısında anlamsız, akıl dışı bir çelişkiyi sergilemektedir. Şöyle: Anayasa’ya göre “Türkçe dışındaki dillerde anadilinde eğitim” yasaktır. Ancak, “milletlerarası andlaşmalar”daki istisnâlar saklıdır. Yâni, Lozan Barış Andlaşması’nda (LBA) “azınlıkların korunması” başlığı altında yer verilen “anadilinde eğitim hakkı” diyebileceğimiz hak kabûl edilmekte ve yasağın dışında tutulmaktadır. Ve, devletin resmî LBA yorumuna göre bu hak sâdece gayrimüslim vatandaşlar için geçerli olduğundan, gayrimüslim olmayan Türkiye vatandaşlarının Türkçe dışında anadilinde eğitim hakkı yoktur. Bu garip durumun açıklamasını da, örneğin; Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, Eğitim-Sen’in anadilinde eğitimi savunmasından kaynaklanan kapatılma dâvâsı ile ilgili nihâî kararında, şöyle yapmaktadır: Türkiye’de Türkçe’den başka bir anadilinin varlığı kabûl edilirse bu, Türkiye’de farklı bir halkın varlığını da kabûl etmek anlamına gelecek, bu da “devletin milletiyle bölünmez bütünlüğü” yönündeki Anayasa’nın temel ve değiştirilemez ilkesine aykırı olacaktır. Sanırım bu, adı üzerinde “Halkların” Demokratik Partisi dışındaki bütün belli başlı siyâsî partilerin de temel tutumudur ve değişmesi de ancak Türkiye’nin yeni bir anayasa düzeninin inşâ edilmesi gerektiği kabûl gördüğünde mümkün olabilecektir.

“Yüzde 10 barajının sistem açısından önemi kalmadı”

5- Başkanlık sistemini kurguluyanlar, sizce, Kürtler için nasıl bir konum düşünüyor? Örneğin %10 barajı yeni sistemde de korunuyor.

Bugünkü sistemin kurgusunda doğrudan halk oyu ile seçilen Cumhurbaşkanı makamı tek kişilik yürütme organıdır ve bu organın hiçbir tasarrufu parlâmentonun, yâni TBMM’nin onayına veya denetimine tâbi değildir. Cumhurbaşkanı, karar ve kararnâmeler yoluyla devletin temel örgütlenmesini dilediği gibi kurabilmekte, bakanları ve üst düzey kamu görevlilerini dilediği gibi atayabilmekte veya azledebilmekte, yargı organlarının oluşmasında doğrudan ve tek taraflı olarak büyük söz sâhibi olmakta ve en önemlisi de kânûnla düzenlenmemiş veyâ yeterince açık düzenleme olmayan konularda kararnâmelerle kural koyabilme anlamında ‘yasama yetkisi’ni de paylaşan bir statüdedir. Sistemin bu kurgusu, Türkiye’nin, yukarıdaki cevaplarda kısmen de olsa değindiğim, kuruluşundaki temel ilkelerinden ve bu ilkelerin yorum ve uygulamalarından kaynaklanan sorunların sebep olduğu meşruiyet krizine karşı bir çözüm olarak hayata geçirilmiştir. Bugünkü sistem, toplumsal çoğulculuğun gereğini yapmak ve Kürt sorununun iki büyük bileşeninden “anadilinde eğitim hakkı” ile “demokratik yerinden yönetim”in gereklerini yeni bir demokratik anayasal düzen içinde kurumsallaştırmak yerine, “güçlü tek adam”ın birleştiriciliğinde bu krizi baskıcı yöntemlerle aşma girişimidir. Burada Kürtlerin konumu, örneğin; 1990’ların fecî günlerinin henüz başında, Demirel’in “Kürt realitesini tanıyacağız” ve “Türkiye’de herkes birinci sınıf vatandaş olacak” sözlerinin bile gerisindedir. TBMM genel seçimlerinde uygulanan yüzde 10 seçim barajına gelince, bunun artık sistem açısından bence bir önemi yoktur, zîrâ TBMM’nin bir işlevi pek kalmamıştır. Hükûmet Cumhurbaşkanı’dır, TBMM içinden çıkmamakta, doğrudan halk tarafından seçilmektedir. TBMM’nin hükûmeti denetleme veya onun işlemlerini onaylama ya da reddetme gibi bir işlevi de yoktur. Cumhurbaşkanı kararnâmelerini beğenmezse kânun çıkarabilir, ama bu durumda Cumhurbaşkanı’nın vetosu ile karşılaşacaktır. Dolayısıyla, yüzde 10 barajı kaldırılsa da sistem açısından pek bir şey değişmeyecektir. Tabiî, Cumhurbaşkanı, bugün olduğu gibi, hep aynı zamanda bir partinin genel başkanı olacaksa, o zaman bu partinin TBMM’de çoğunluğunu yitirmesi problem yaratabilir. Ama, her halükârda 7 Haziran 2015 sonrasında AK Parti’nin salt çoğunluğu yitirdiği zaman ortaya çıkan türden bir problem bu sistemde ortaya çıkmayacaktır.

HDP’nin kimseyle ittifak yapmaya ihtiyacı yok

6- Yasal Kürt siyasal partileri mesela, HDP ne yapmalı? Yeni dönem(Başkanlık) için Söylem ve eylem değişimi gerekli mi? Örneğin, seçimler için diğer partilerle daha nitelikli ve açıktan ittifak arayışına girmeli mi?

Bence, HDP, Türkiye siyasetindeki yerini pekiştirdi, kimseyle ittifak yapmaya ihtiyacı da yok. Siyâsî olarak yaptığı doğru hamlelerle, örneğin, başka hiçbir hususta kolay kolay anlaşamayacağı, kendisini dışlayan, Anayasa’ya aykırı muamelelere destek veren partilere dahi, yükselen otoriter rejimi geriletme stratejisi bağlamında destek vermekle, mârûz kaldığı tüm haksızlıklara ve baskılara rağmen, bugün de belirleyici bir rol oynamakta. HDP’nin programı, HDP öncesinde Barış ve Demokrasi Partisi’nin 2011 sonrasındaki Anayasa Uzlaşma Komisyonu çalışmaları sırasında ortaya koyduğu yeni anayasa çerçevesi, bu bağlamda Şubat 2015’teki “Dolmabahçe Mutabakatı”na  hâkim olan ilkelerle uyumlu çizgisi, Türkiye’nin gelecekteki yeniden demokratikleşmesinin de temellerini inşâ edebilecek güçte bir içeriğe sâhip. HDP’nin mevcut çizgisinin ve tavrının doğru ve sağlıklı olduğunu düşünüyorum.

7- Geçtiğimiz yerel seçimleri nasıl değerlendirirsiniz? Örneğin HDP’nin batıda AK Partiye karşı bir konum aldı, bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu sorunun cevabını yukarıda verdim sanıyorum. HDP siyâseten bence doğru olanı yaptı ve 17 yıldır devam eden ve 2017 değişiklikleri sonrasında, AK Parti ve MHP destekli bir tek adam otoriterliğine doğru hızla evrilmekte olan Türkiye’de bu gidişâtın önünü kesmek için, siyâsî olarak ortak bir zeminde hiç buluşamayacağı veyâ çok az ortak noktalarının olabildiği partileri dolaylı olarak destekleyici bir konum aldı ve hem kendisinin tek başına güçlü olduğu yerlerde, hem de özellikle büyük kentlerde, öncelikle de İstanbul’da AK Parti’nin gerilemesinde belirleyici oldu. Bu da, HDP’nin Türkiye siyasetindeki kilit parti konumunu ortaya koymuş olmalıdır.

8- Bir de KHK’li başkanlar meselesi var; hukuken, kazanmak ama görevlendirilmemek mümkün mü?

Bu konunun hukuka kesinkes aykırı olduğu hususunda zerrece şüphem yok. İki nedenle: Birincisi, sözünü ettiğimiz KHK’ler “olağanüstü hâl” KHK’leridir. Hukukun temel ilkelerine, Anayasa’ya, uluslararası hak ve özgürlüklerle ilgili andlaşmalara, olağanüstü hâl mevzuatına ve konuyla ilgili Danıştay kararlarına göre, bu KHK’lerin olağanüstü hâl dönemi sona erdikten sonra hüküm ve sonuç doğurmaları mümkün değildir. Aslında, ilgili KHK’lerde de “olağanüstü hâl kapsamında alınan tedbirler” ifâdesi yer almakta ve böylece KHK içeriğinin olağanüstü hâl ile sınırlı ve geçici bir tedbir olduğu ikrar edilmiş bulunmaktadır. İkincisi, olağanüstü KHK’ler ile, tekrar edeyim, hukuka aykırı olarak, kamudaki görevlerinden bir daha kamuda istihdam edilmemek üzere çıkarılmış olanlar, seçim hukuku bakımından “kamu hizmetinden yasaklı olma” kategorisinde yer almazlar. “Kamu hizmetinden yasaklı olmak”, ancak, seçme seçilme hakkının kullanılmasını engelleyen sir suçtan verilmiş ve kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı netîcesinde ortaya çıkabilir. Bu nedenle, YSK’nin kazanan adayların KHK’li oldukları gerekçesiyle mazbatalarını vermemesi açık bir hukuka aykırılıktır. İşin daha da garip tarafı, seçimde “ikinci olan” diye bir kavramın îcâd edilmesi ve mazbatanın bu adaya verilmesi gibi garip, temelsiz uygulamaya da yine YSK’nin yol açmış olmasıdır.

Prof. Dr. Levent Köker Kimdir?

1958 yılında Ankara’da doğdu. Tarsus Amerikan Lisesi ve ardından Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu (1980). 1987’de Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde doktorasını tamamladı. Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi ve aynı üniversitenin Hukuk Fakültesi’nde uzun süre öğretim üyeliği yaptı. Yakın Doğu Üniversitesi Hukuk Fakültesi gibi yerlerde akademik hayatına devam eden Köker, Princeton, Oxford gibi üniversitelerde de çalışmalarda bulunmuştur. Levent Köker’in çok sayıda makalesi ve çevirisi bulunmaktadır. Modernleşme Kemalizm ve Demokrasi, Pozitivizm ve Eleştirel Teori gibi telif,  Demokrasinin Gerçek Dünyası, Sosyolojik Çözümlemenin Tarihi gibi birçok çevirisi bulunmaktadır. Köker ayrıca birçok ortak kitap çalışması yapmış, birçok derleme esere makale boyutunda katkı sunmuştur.