Sanatçı Kerem Sevinç: Kürd müziği fetret devri yaşıyor

Sanatçı Kerem Sevinç, son albümü ‘Dej’i ve Kürd müziğinin son durumunu Bas Gazetesi’ne değerlendirdi.

17/01/2017 - 14:36 Kategori Söyleşi

 

NUJİN ÖNEN

 

BAS - Kürd müziğinin son yıllardaki üretim performansının, 90’lı yıllar ve sonrası dönem ile kıyaslandığında çok zayıf olduğunu söyleyen Kerem Sevinç, bu durumun oluşmasına sebebiyet veren gerekçeleri de sıraladıktan sonra şu tespiti yapıyor: “Nüfusu 40 milyon olarak ifade edilen bir milletten söz ediyoruz, maalesef sanatsal olarak adeta bir fetret dönemi yaşanıyor. Korkarım son bir-iki yıldır yaşadığımız kaos bu dönemi biraz daha uzatacak gibi.”

 

Kerem Sevinç kendinizden bahseder misiniz?

 

Piranlıyım, 20 yaşıma kadar Piran’da kaldım. Yaklaşık 16-17 yıldır müziğin içerisindeyim, ilk albümüm 2009 yılında yayınlandı. ‘Dej’ ikinci albümüm. Müzikle olan münasebetim üniversite yıllarına dayanır. 90’lı yılların ortalarında bir müzik grubumuz vardı. O müzik grubuyla çeşitli kültür merkezlerinde, derneklerde, sendikalarda dinletiler veriyorduk. Aslında anadilimde müzik yapma bilincinin bende oluşmasının tekabül ettiği yıllar da yine 90’ların ortaları ile 90’ların sonlarıdır. O müzik grubumuzla müziğe başladık sonra tek başıma yola devam ettim. 2000’lerin başlarından itibaren kendi şarkılarımı oluşturup, onları kendi home stüdyomda kaydetmeye başladım. Bir süre sonra anadilimi de geliştirme arayışına girdim. İlk albümüm de ikincisi de Kirmanckî (Zazakî). Dolayısıyla kendimi, konuştuğum, annemin babamın köyde Piran’da konuştukları dil üzerinden müziğimi var etmeye çalıştım.

 

90’lardan bahsettiniz. 90’ların müziği ile günümüz müziği arasında nasıl bir fark var?

 

90’lar daha çok bu coğrafyada yaşanan savaştan kaynaklı olarak grup müziklerine ve özellikle Kürd müziği bağlamında diasporada yaşayan sanatçıların üretimleriyle, Türkiye ve Kürdistan’da yaşayan müzisyenlerin daha çok kültür merkezleri aracılığıyla -örneğin Mezopotamya Kültür Merkezi bunların başında geliyor- bir ivme kazandı. Tabi yaşanan savaştan kaynaklı zor bir süreç olduğu için Kürd müziği de o dönemde kendi kabuğunu kırdı ve dinleyiciyle buluşmayı başarabildi. Koma Rewşen, Koma Amed’i sayabiliriz mesela. Yine Avrupa’da yaşayan müzisyenlerin; Şivan Perwer’in, Nizamettin Ariç’in daha sonra bizim jenerasyondan arkadaşlarımızın Avrupa’daki üretimleri, Mehmet Akbaş, Adem Karakoç örnekleri var. Bunlarla beraber Kürd müziği bir ivme kazandı ancak bugünle kıyasladığımızda -son bir iki yılı saymazsak- daha pozitif imkanlar olmasına rağmen ben üretimde geçen yıllara paralel bir ilerleme olduğu tespitlerine bir türlü inandıramadım kendimi. Üretim az, bu üretimlerin insanlarla buluşması çok zor, hem prodüksiyon anlamında hem üretim anlamında. Her şey yine gelip yaşadığımız savaşa dayanıyor. Biz müzisyenler, her şeyi oraya dayandırırsak kendi üretimimizi kısarız. 90’lar bir patlamaydı Kürd müziğinde, özellikle kom (grup) müziklerinin bunda çok etkisi oldu ama sonrasında bir fetret dönemidir gidiyor. Son iki üç yılı saymazsak, aradaki 10 yıl ciddi bir fetret dönemiydi. Nüfusu 40 milyon olarak ifade edilen bir milletten söz ediyoruz, maalesef sanatsal olarak dediğim gibi adeta bir fetret dönemi yaşanıyor. Korkarım son bir-iki yıldır yaşadığımız kaos bu dönemi biraz daha uzatacak gibi. Albümler yapılmıyor, insanlar sosyal medyada şarkı paylaşamıyor, çıkan sanatsal bir şeyi almaktan imtina ediyor ve her gün bir yerde bir şey oluyor. Deyim yerindeyse, Kürdler tam bir travma hali yaşıyor. Elbette yaşanan kısırlığın, büyük oranda bu saydığım atmosferden kaynaklandığını düşünüyorum.

 - kerem sevinç-- (11).JPG görüntüleniyor

Müzik sizin için ne ifade ediyor ya da müziğin hayatınızdaki karşılığı nedir diye sorsam?

 

Müzik benim yaşamıma nüksetmiş diyebilirim. Geçenlerde okuduğum bir metinde “Doğru sorular şifreleri kırar’’ şeklinde bir cümleye rastladım. Bir müzisyen için de geçerli bu. “Doğru soruları soracaksın kendine; Müzik adına bir şey yapabilir misin? Yaptıklarını insanlara ulaştırabilir misin ya da müzik adına verebileceğin bir şey var mı sende? Bu tip doğru soruları sorduğunda şifrelerini kırıyorsun zaten. Sorunuza dönersem, müziğin bendeki anlamı bu biçimde ortaya çıkıyor. Son yıllarda kendime bu tip soruları sormaya çalıştım. Bir müzisyen için bir albümün ardından yeni bir albüm yapmak çok daha zordur. Kalkıp sıfırdan başlamak, “Benim söyleyeceğim bir şey var” demek bir ilgi uyandırabilir ama var olanın üzerine yeni bir albüm yapmak, onunla takdir toplamak çok da kolay değil.

 

Bize ikinci albümünüzden bahsedebilir misiniz? Örneğin ne kadar zamanınızı aldı? Önceki albüme göre öne çıkan tarafları nelerdir?

 

Biliyorsunuz 2016’nın başında çıktı Dej. Mutfak çalışmasına 2013 yılında başladık. Kayıt süreci 4 yıl sürdü. Albümde 8 tane şarkı var, hepsi de Kirmanckî (Zazakî) Kürdçesiyle. Bir tanesinin sözleri Malmîsanij Hoca’nın yıllar önce yazdığı bir şiir; Poşman. Diğer şarkıların söz ve müzikleri bana ait. Albümün tamamen Kirmanckî şarkılardan oluşması elbette bir tesadüf değil. Bunu hedef olarak koydum önüme ve bir anlamda müzikal bir arşiv olmasını istedim. Bu aynı zamanda anadilimde ısrar ediyor oluşumun bir ifadesi. Diğer yandan Kirmanckî literatürü takip etmeye çalıştım, kendimi biraz anadilimin standardizasyon ve edebi, folklorik dünyası içinde tutmaya çabaladım. Bu anlamda alanında önemsenir yeri olan şahsiyetlerden öneri ve eleştiriler talep ettim. Velhasıl, albüm süreci kafamdaki hengamelerin birbiriyle çiftleşmesi ve derin yoğunlaşma çabalarıyla geçti ve en nihayetinde üzerinde mutabık kaldığımız bir albüm çıktı ortaya; adı da “Dej” oldu.

 

Müziğinizde ve söyleminizde olağanüstü bir Kirmanckî (Zazakî) hassasiyeti görüyoruz. Bu dilin içinde doğmuş biri ve onunla üretim yapan bir sanatçı olarak baktığınızda Kirmanckî’nin en önemli eksiği olarak neyi görüyorsunuz, özellikle de müzikalite anlamında?

 

Geçenlerde bir yerde okumuştum; ‘’Kirmanckî (Zazakî) yazan yok, okuyan az dinleyen çok’’ hakikaten de doğru bir tespitti bu. Diğer lehçeleri konuşanların da müziğimizi sahiplendiğini, sevdiğini görüyorum. Mesela Bismil’de bir dinleti verdik. Hiç kimse Kirmanckî bilmiyordu ama hepsi şarkılara katılıyordu. Bir Mehmet Atlı’nın, bir Mikail Aslan’ın şarkılarının bilinmediği, sevilmediği yer herhalde yoktur. Vate Dergisi’ne Kirmanckî olarak verdiğim bir röportajda, albümün isminin Dej (Acı) olmasına dair şunları söylemiştim: ‘’Dert edinen, acı çekenler mesailerini bir şey için harcayanlardır. Ben de bu anlamda Kirmanckî’yi dert edindiğimi söyleyebilirim. Dolayısıyla bu yaklaşımım, kültürel değerlerime ve onların merkezinde anadilime verdiğim önemden kaynaklanıyor.’’

 

Albümde daha çok ‘Bao’ adlı parçanın ön plana çıktığını gördük. Hatta Kürd müziğinde belki de bir ilk gerçekleşti. Yüzlerce kişi bu parçaya amatör klip çekip, sosyal medyada yayınladı. Bu ilgi üzerinizde nasıl bir etki yarattı?

 

Evet, şimdi biraz güzelliklerden söz edelim. Doğrusu çok ciddi prodüksiyon imkanımız olmamasına rağmen bazı şarkılarımızın özellikle de Bao’nun bir anda insanlar tarafından kabul görmesi gayet tabi bizi epey mutlu etti. Gördük ki insanlar, çok farklı gruplardan insanlar,  Kirmanckî bir şarkıya da eşlik edilebiliyor -yaşı, dili, yaşadığı yer ne olursa olsun- ve Kirmanckî bir şarkıyla da dans edebiliyor. Hüzünlenebiliyor ya da sevinebiliyoruz. Aslında bu durum hiç de planlı-projeli bir şey değildi. Bazı insanlar bunun bir prodüksiyon ürünü olduğunu düşünüyor oysaki öyle bir şey söz konusu dahi değil.

 

Birkaç güzel video geldi, cep telefonuyla yürürken çekenler oldu, küçük bir kız çocuğunun baştan sona söylediği oldu. Bu çok hoşuma gitti, insanlar yavaş yavaş dinliyorlar, albümüme güzel eşlik ediyorlar. Videolar geldikçe ben sosyal medyada yayınlamaya başladım ve bu sıcak bir etki yarattı. Annemin tabiriyle ‘’Sanki insanlar bir yerde beklemiş, bize ait bir şey olsun da kendimizi içinde hissedeceğimiz bir şey olsun da, biz de bir şey söyleyelim’’ iş oraya döndü.

 

İnsanlar sevdi, dediğim gibi 640’ın üzerinde klip geldi. Ben de bunları birleştirip yayınladım, çok mutlu oldum. İnsanların birden bire bir şarkının içine girip onu kendilerine ait hissetmesi, benim dezavantajlarını sıraladığım müzik dünyamda derin bir nefes almamı sağladı. Zira müziğimin insanlara ulaştığını gördüm. Sanki ‘Bao bir kanal açtı’ türünden bir ifadeden imtina ederim çünkü bir şarkıyla sivrilen biri olmak istemem doğrusu. Son bir husus ise insanların Kirmanckî müziğine gerçekten aç olduklarını fark ettim.

 - kerem sevinç-- (20).JPG görüntüleniyor

Geleneksel Kürd müziği üzerine düşünceleriniz nelerdir? Müzikal çizginizi oluştururken etkisinde kaldığınızı hissettiğiniz Kürd sanatçılar oldu mu? Olduysa birkaç örnek verir misiniz?

 

Kürdlerde biliyorsunuz Erivan Radyosu kavramı genlerimize işlemiş adeta. Daha çok Kurmanclara hitap etmesine karşın, biz Kirmancların da dünyasında önemli bir yeri var. Babam çok dinlerdi mesela. Kürdçe’nin genel anlamıyla yasak olduğu yıllarda Avrupa’da yaşayan Kürdlerin kasetleri, video kasetleri gelirdi bize. Sanki yasak bir inancın ritüellerini gizlice gerçekleştirir gibi kapıya gözcüler dikerlerdi. Biz kapıda gözetmenlik yapardık. Amcalarım, babam herkes oturur yasak kasetleri o şekilde izlerdi. Bu sahneleri, o vakitler dinlenen müzikleri hep anımsarım. Ortaokul yıllarıma Rençber Aziz damgasını vurmuştur. Bir komşumuz vardı, ondan kasetlerini alırdık.

 

Kısacası her şey yasaktı o dönem ve biz o yasaklardan uzaklaştırılmaya çalışılan çocuklardık. Her şey bizimle paylaşılmıyordu. Bahçeye gizli gizli gömülen kaset ve kitaplara ilişkin anımsadıklarım ergenlik dönemime denk geliyor. Asimilasyon politikası giriyor işin içine ve yavaş yavaş ondan kopup özüne dönüyorsun. Kurmancî veya Kirmanckî müziğinin bende varoluşu, ifade ettiği anlam bu şekildedir. Genel anlamda Kürdistan’daki dengbêj kültürünü saymazsak, neredeyse her şey 90’larda başlıyor gibi. Öncesi işte Şakirolar, Miradê Kinêler, son zamanlarda Necmedînê Dêrikîler vs. o dengbêj kültürünün modern Kürd müziğine evrildiği bir döneme denk geliyor. Benim jenerasyonum bu anlamda şanslı çünkü her ikisine de tanıklık edebildik. Toparlayacak olursam, o dönemin müzikal mirasının üzerimde derin bir etki bıraktığını söyleyebilirim.